Tuncer Tercan ile operada 40 yılını konuştuk: Hayatımdaki en değerli miras babamın 'cura'sı ve onun türküleriydi
Geçen haftalarda Ankara'da sahnelenen Don Giovanni Operası'nda sahnede yükselen bariton sesin sahibi Tuncer Tercan, son kez ışıkların altında, alkışların hedefindeydi. 40 yıl önce adım attığı sahnelere Mozart'ın bestelediği büyük bir yapıtla veda ediyordu. Tuncer Tercan, yalnızca bir opera sanatçısı değil; aynı zamanda Ruhi Su'nun izinden giderek türküleri özgün bir yorumla seslendiren bir sanatçı. O aynı zamanda çağdaş dünyayı temsil eden birçok etkinliğin gönüllü sanatçısı olmayı da seçmiş biri. Bağlamasına iliştirdiği bariton sesiyle Anadolu'nun sesi ve nefesi olmayı yeğlemiş bir sanatçı. Öte yandan olağanüstü şarkılarıyla müzik dünyamıza bambaşka bir boyut kazandıran Yeni Türkü grubuna ilk yıllarında omuz vermiş biri. Son oyunundan sonra sahneden indiğinde neredeyse makyajını temizlemeye fırsat bulamadan oturup konuştuk. Operadan türkülere; hayallerinden umutlarına, 40 yılı aramıza koyup baktık, neler var, neler yok...
Tuncer Tercan İstanbul doğumlu ama Ordu kökenli. Babası Muhsin Tercan bilinen yöre türkülerinin bir bölümünün derleyicisi ya da bestecisi. Astsubay okulunda okurken Ankara radyosunda görev yapmış. Ancak, Tuncer altı aylıkken yaşamını yitirmiş babası. Geriye bir curası kalmış. "Hayatımdaki en değerli miras o cura ve onun türküleriydi" diyor, çocukluğuna bakınca. Daha ilkokuldayken babasının parmak izlerini taşıyan enstrümanı eline alıp kendiliğinden öğrenen Tuncer Tercan, köyde kına gecelerinde bağlama çalmaya başlamış. Okulunun yıl sonu gösterilerinde çalmış, halk oyunlarında görev almış. Tercan ailesinin 1975'te Ankara'ya taşınması genç Tuncer'in de hayat çizgisini belirlemiş. Ankara Atatürk Lisesi'nde öğrenciyken devrimci akımlarla tanışmış. Dünya görüşünü adım adım sosyalist düşünceyle oluştururken, okulun müzik öğretmeni "Sen konservatuvarda okumalısın" demiş. Bu öneri heyecanlandırmış genç Tuncer'i. Tam da o günler içinde bulunduğu partinin kitaplığında Sovyetler'den gelen plaklar gözüne ilişmiştir. Azeri tenorlar, Kızılordu Korosu, bambaşka bir dünyayı sermiştir önüne. Ardından Ruhi Su türküleriyle tanışmıştır. "Biz de türkü söylüyorduk ama Ruhi Su bambaşka bir dünya yaratıyordu o türkülerle, eserin özünü zedelemeden çağdaş dünyanın birikimini ona katarak olağanüstü bir müzik atmosferi oluşturuyordu ve onu hayranlıkla dinliyordum" diyor.
- Önce, opera ve sahne yaşamını konuşalım isterim. Ardında kalan 40 yılına bakınca, hikâyen nasıl başladı, nasıl devam etti?
Konservatuvar sınavına ailemden gizli girdim ve kazandım. Ankara Devlet Konservatuvarı öğrencisi oldum. Orası gerçek bir konservatuvardı. Ne yazık ki 12 Eylül orayı da mahvetti. Konservatuvar, sahneden, uygulamadan beslenir; sadece akademik bilgiyle olmaz. Ne yazık ki YÖK'le birlikte akademik bir kuruluş oldu ve niteliğini yitirdi. Oradaki öğretmenlerimi sayarsam, bu kurumun niteliği daha iyi anlaşılabilir. Örneğin Cüneyt Gökçer vardı. Ejder Akışık, Cihan Ünal, Walter Strauss, Necil Kâzım Akses vardı. Bunlar sadece ders anlatmazdı, birikimleriyle yetişmemize büyük katkıda bulundular. Konservatuvarın Şan Bölümü'nü okul birincisi olarak bitirdim. 1986'da, Ankara Devlet Operası'nda stajyer olarak göreve başladım. İlk rolüm Carmen operasında, Morales rolüydü. İlk perdede rolü olan bir subaydır Morales. Ertesi yıl da bariton repertuvarının en büyük ve zor rollerinden biri olan İl Trovatore'deki Kont di Luna'yı oynadım. Sonra arkası geldi; Verdi, Puccini, Borodin, Vagner gibi büyük bestecilerin eserlerinde rol aldım. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Bilkent Senfoni Orkestrası gibi ülkemizin büyük orkestralarına solistlik yaptım. Yurtdışında İtalya, Moldova, Azerbeycan, Yugoslavya, Almanya gibi ülkelerde........
