menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnsan anlaşılamadığı yerde yorulur

16 0
05.04.2026

Kim bilir kaçıncı mitingiydi CHP'nin. Alan boşalmış, az önceki kararlı uğultuların yerini alışılmış sokak sesleri almaya başlamıştı. Seyyar satıcılar dağılmış, görevliler bayrakları, flamaları, dövizleri toplamaya başlamışlardı. Onu bir bankta otururken gördüm. Yalnız. Sessiz. Öylece, bir sfenks gibi.  "Yorgunsunuz" dedim, yanına ilişirken. "Evet, yorgunum ama ayakta kalmaktan değil" diye yanıtladı. Yüz çizgileri belirginleşmiş, alın çizgileri  kalınlaşmıştı ama gözlerindeki ışıltı yerli yerindeydi. Onu dikkatle izlediğimi fark edince usulca çevirdi başını, "Bu memleket, bu olaylar yordu bizi" dedi. Cümlesinin her  hecesinde bir hayal kırıklığının izi vardı. Sormadım nedenini. Anlatacaklarını çok iyi biliyordum. Çünkü nedenini memleketin yarısından oluşan bir koro, hüzünlü bir oratoryonun dizeleri gibi sıralayıverirdi, tıpatıp aynı vurgularla, tonlamalarla. Tam o anda partinin otobüsü şarkıdan oluşan bir rüzgârı peşine takarak geçti yanımızdan: "Güzel günler göreceğiz çocuklar / güneşli güzel günler..." Gülümsedik ikimiz de. O ne düşündü bilemem. Ben, bir kamyon arkası yazısını hatırladım o an: "Daha ne kadar gideceğiz güzel günleri görmek için?"

Ülkeyi adım adım kuşatan yorgunluğu hissetmemek olanaksız. Bu yorgunlukta anlaşılamamak büyük etken sanırım. Kimse kimseyi anlamıyor. Miting alanlarında söylenenenleri öteki mahalle anlamıyor, anlamazlıktan geliyor. Onların söyledikleri bu tarafta duyulmuyor. Gülten Akın'ın şiirindeki gibi "aynı dille konuşuyor ama aynı dili konuşmuyoruz." Bu da giderek derin bir sessizliği büyütüyor insanlar arasında. Büyük bir kakofoni içinde susmayı yeğliyoruz.

Büyük müzisyen Gomidas Vartabet'i anımsadım. Anadolu'nun derinliklerinde kalmış birçok türküyü gün yüzüne çıkaran, döneminde ezanı en iyi okuyan Ermeni  müzisyeni... Tehcirde tanık olduklarından sonra bir daha hayatı boyunca hiç konuşmamış, ağzından tek kelime çıkmamıştı. Onu anlatan bir oyun izlemiştim birkaç yıl önce. Fransa'da hastanede tedavi gören  Gomidas, oyunda şöyle diyordu: "Bana 'neden konuşmuyorsun' diyorlar. Aslında konuşuyorum. Sizler duyuyorsunuz beni değil mi? Bakın şimdi konuşuyorum. Değil mi? Ben hep konuşurum. Siz duymuyorsunuz, diyorum insanlara. Ağaçlar duyuyor; siz duymuyorsunuz. İnsan kalbinin sesinden nasıl kaçar?" 

Bu replik, oyunu izleyenlerin  kelimelerine gözyaşları karıştırmıştı. İnsan kalbinin sesinden kaçamaz elbette. O ses anlaşılma isteğinin sesidir. Çok yüksektir bir sestir ama günlük hayatın hayhuyu içinde, gürültüler arasında yitip gider. Bağırırız; seslendiklerimizin kalbi, çoğu kez kalbimizin frekansıyla aynı değildir; o nedenle kimse kolay kolay işitemez, işitse de anlayamaz. İşte o zaman biliriz ki konuşmayı bırakmış, gözlerindeki pırıltıyı gölgelerle gizlemiş, dudaklarını tedirgin iki bıçak gibi yatırmış insan, sessizliğin uçurumuna bırakmaktadır kelimelerini. Tıpkı Gomidas gibi.  

Camus "Dünyanın bu kadar sessiz, benimse bu kadar konuşmaya muhtaç olmam ne acı. Kendimle konuşmaktan yoruldum, ama susarsam yok olacağımı biliyorum" derken hayatın sessizliğine bir ses düşürme telaşını, yazarak konuşma arzusunu dile getiriyordu.. Bu telaşını, arzusunu yapıtlarıyla gidermeye çalıştı, kendi sesine tutunarak yazdı.

Sait Faik de, kendi sesine ağlayabilen bir yazardır. Şimdi Sevişme Vakti şiirinde şöyle der:

"Sonra oturup hüngür hüngür
ağlasam
Boş geçirdiğim bağırmadığım
sustuğum günlere"

Sustuğu günler çoktur onun. Yukarıdaki dizeler, kavuşamadığı sevgilisi Aleksandra içindi. Sevgilisine susmuş, onun sesini de  duyamamıştır ama, Sait Faik bu; bambaşka seslere açıktır kalbi ve zihni: "Nerden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…” 

O "hişt" bir bahar dalının rüzgârda salınışı da olabilir. Bir sabah pencerenizi açtığınızda duyduğunuz bir kuş sesi de olabilir. O,  gökkuşağından oluşan kanatlarında, insanlara güzel  sözcükler taşıyan tanrıça  İris'in sesi de olabilir. İris, belki bilmez  ama onun  gökyüzünden serptiği sözcükler en çok yazarların işine yarar; biriktirip biriktirip kullanırlar.  

Yaşamın içinde duyulmayan sesler, hayatımızın görünmeyen, asıl gerçek yanını fısıldar aslında bize. Müzik öyledir örneğin.  Chopin'in noktürnleri'ni düşünün.  Piyano tuşlarında saklı sihir çözülürken duyduğumuz sesler  de bir tür "hişt"tir. Heyecan veren bir pencere açar gibidir o sesler. Çağırır sizi camın önüne. Kimi zaman o "hişt"  bir film repliğidir ve fena halde çarpar insanı: "Bazen en uzun yolculuk iki insan arasındaki mesafedir."

Yorgun yaşlıdan ayrılıp yürürken bunları düşündüm. Anlaşılamama duygusunun  hayatımızın her alanına, en çok da kalbimizin tertemiz alanlarına kirli bir su gibi yayıldığını, geçtiği yerlerde çıkmaz lekeler bıraktığını düşündüm.  Asıl büyük yorgunluk bu olsa gerek; çünkü insan anlaşılamadığı yerde yorulur. Gerçi Cahit Külebi o güzelim şiirinde her şeye rağmen sadece bir insan tarafından bile anlaşılmanın ne kadar değerli olduğunu fısıldar. O tek bir kişi  "hişt" desin,  o bile yeter hayatı seslerle doldurmaya:

"Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın,
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın.

Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın.
Mavi bir gökyüzümüz olsun, kanatlarımız
Dokunarak uçalım.

İnsanlardan buz gibi soğudum,
İşte yalnız sen varsın.
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın."


© T24