Hatırlamak hayatı onarır (mı?)

Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi romanından uyarlanan diziyi izleyip ardından müzeyi gezen bir arkadaşımla sohbet ederken "Anladım ki hayatımızı saran objeler bizimle konuşurmuş da biz duymazmışız" dedi. Pamuk'un romanda işlediği aşk kavramını iyi anlatan bir değerlendirmeydi doğrusu. "Onlar hayatımızın hatırlatıcıları" diye onayladım arkadaşımı. "Yaşamımızın çerçevesini çizen, bize ilişkin gerçekçi bir portre oluşturan şeyler onlar. Ve onların çağrıştırdığı anlamları yüklenen sözcüklerle yargılara varıyoruz."

Sonra bunun üzerine düşündüm. Sözcüklerin yaşantımızdaki yeri gerçekten de sadece onların taşıdığı sözlük anlamı değil. Zihnimizde, hayatımızı etkileyen, bazen belirleyen özellikleri de var. Örneğin, işte "hatırlamak" ve "unutmak" sözcükleri... Zihnimizde biriken birçok şey bu ikisinin çevresinde şekilleniyor. Unutmak istediklerimizle neredeyse dövüşüyoruz, belleğimizin gerisine itekliyoruz, bilmezden gelmeye çalışıyoruz; hatırlamak istediklerimizi ise hayatımızın içinde tutmaya çabalıyoruz. Davranışlarımızı da bunlar belirliyor. Yaşarken, o "şey"in biraz sonra bir anıya dönüşeceğini bilmek, zamanın ve ân'ın değerini arttırdığı gibi, hüzün de veriyor. Belki bu nedenle insan aslında kendi geleceğinden çok, geçmişiyle ilgileniyor. Geçmiş konforlu bir alan çünkü. İstediği anıyı seçip ayıklayabilir, kendine göre şekillendirebilir; ama yarınına hükmedemez, o yüzden de gelecekten ürker. Bunun bireysel olduğunu, her şeyin kendi içimizde olup bittiğini düşünebiliriz ama aslında hiç de öyle değil; her iki edim birbirinin yerine geçerken çoklu özneler içeriyorlar. Başka bir deyişle, hatırladığın, hatırlatandır; unuttuğun, unutturandır.

Dizinin etkisiyle müzeyi gezen ve geçmişe ait nesnelere başka bir gözle bakmaya başlayan arkadaşım, orada gördüklerinden hareketle, yaşadığı bir olayı paylaştı: "Gerçekten âşık........

© T24