Çiçekleri gözyaşlarıyla sulayan halk: Boşnaklar |
Troya Yılı'nda, Kral Priamos'un tanrılara kurban edilen küçük ve asi kızı Poliksena'nın izini sürüp bir belgesel film çekmeye girişmiştik. Prenses Poliksena'nın hikâyesini anlatan lahit, doğduğum, büyüdüğüm ilçede, Biga'da bir köyde, adı "Kızöldün" olan bir tepenin derinliklerinde bulunmuştu. Lahitin bulunduğu tepeye neden "Kızöldün" denmişti? Bu sorunun peşine düşmüştük yazar ve araştırmacı İsmail Şen'le birlikte. Troya Kazı Başkanı Prof.Dr. Rüstem Aslan, "Troya kültürü ve efsanelerinin bu bölgede hâlâ izleri var; adlar, durumlar değişse de öz yaşıyor" deyince, film çalışmamız ikimizin de içinde yoğrulduğu coğrafyada heyecanlı bir kültürel yolculuğa dönüşmüştü.
Troya ve çevresi, Anadolu'nun en çok göç alan bölgelerinden, belki de en önde olanı. Kafkaslar'dan Balkanlar'a uzanan bir coğrafyanın tam ortasında, bitmeyen bir insan akışının sonsuzluk kervansarayı gibidir, Çanakkale. Şimdilerde kalmadı ama benim çocukluğumda, pazarın kurulduğu gün sergilerin önünde, kahvehanelerde, sokaklarda beş - altı dili bir arada işitebilirdiniz. Binbir çiçekli bir bahçe gibiydi, kasabalar, kentler. İşte biz de bir soru peşinde, en derin köklerden izler arıyorduk: Acaba Poliksena'nın yazgısı da unutulmazlar arasında mıydı? Bu sorunun en yakın ve ilk yanıtını annem vermişti. Yakın çevresinde masalcı olarak tanınan ve Poliksena'nın adını bile duymamış olan annem onun masalını tatlı Rumeli şivesiyle bir çırpıda anlatıvermişti. Sonra yaşlı bir Pomak teyze, kendi dilinde türküsünü söylemişti: "Düşmanlar geliyor/ şehir yanıyor/ genç kızlar kaçışıyor..." Türkünün devamında ise tüyler ürperten bir betimleme vardı: Düşmandan (Akhalar?!) kaçarlarken bir kadın yol ortasında doğuruyordu; kan kaybından ölürken bebeğinin adının barış olmasını vasiyet ediyordu...
İz süre süre, yolumuz Biga'da bir Boşnak köyü olan Kalafat'a (eski adıyla, Bosna) çıkmıştı. Birçok arkadaşımın da olduğu bu köyde, Ergün Erkap'ın yönlendirmesiyle eski bir evin kapısını çaldık. Bastonuna dayanarak zorlukla yürüyen, (klişe olacak ama) gerçekten nur yüzlü bir yaşlı teyze açtı kapıyı. Sohbet ederken bir yandan türlü sorularla konuyu yokluyorduk ki "Ben size o türküyü söyleyivereyim" dedi ve Boşnakça'nın o pamuk gibi yumuşacık sözcükleriyle bir türkü okumaya başladı. İlk dizelerde birden canlanmış, konuşurken çatallanan sesi bir pınar gibi akmaya başlamıştı. Gözlerini kapatmış bambaşka bir dünyaya gitmişti söylerken. Arkadaşımız sözlerini Boşnakçadan Türkçeye çevirmeye başladığında biz de donup kalmış ve olağanüstü bir şiirin karşısında olduğumuzu anlamıştık: Bir genç kız saraya götürülmüş ve birine verilmişti, belli ki istemeden ya da tutsak edilerek. Annesine sesleniyordu türküde. Diyordu ki "Anneciğim benim için ağlarsan eğer, gözyaşlarını biriktir. Senden ayrılırken tomurcuk çiçeklerimi bıraktım geride, bana döktüğün gözyaşlarıyla onları sula."
Bigada eski bir Boşnak evi
Bu türküyü söyleyen Fatma Duru, Saraybosna'dan Anadolu'ya göç eden Boşnakların ikinci kuşağındandı. Balkanlar'ın derin vadilerinde, yüksek dağlarında, gür nehirlerin çevresindeki topraklarda yaşayan Boşnaklar, tarihsel ve kültürel olarak çok dikkat çekici, renkli bir halktır. Ortodoks Hıristiyanlığa bayrak açarak Bogomillik adıyla yeni bir yol oluşturan bu halkın, 15. yüzyılda Osmanlı akıncılarıyla karşı karşıya geldiklerinde hayatlarıyla birlikte yazgıları da değişecekti. Sonraki yüzyıllarda, Osmanlı-Rus Savaşları ile başlayan dalgalanma, bir daha asla durulmadı. 19. yüzyılda Osmanlılar Anadolu'ya doğru çekilmeye başladığında açılan yoldan ardı sıra gelenler arasında Boşnak muhacirler de vardı. Göç, Balkan Savaşları ile doruğa varacak, büyük altüst oluşların yorgunluğu Anadolu derinliklerinde giderilmeye çalışılacaktı. İşte o kasabalardan biriydi Biga. Mahallemizin bir sokağında, konak gibi büyük evlerde yaşarlardı ve onlarla komşuluk yapmayı çok seven babaannemin deyişiyle "usûl erkân bilen insanlardı." Kalafat da o köylerden biriydi; karpuzun, kavunun en tatlılarının yetiştiği, ahalisinin inşaatçılıkta uzman olduğu küçük bir yerleşimdi. Arkadaşlarımızı ziyarete gittiğimizde annelerinin ikram ettiği "Boşnak böreği" olağanüstü lezzetli olurdu. Kalafat köyünde, belgesel çalışmaları sırasında ziyaret ettiğimiz ve yakınlarda kaybettiğimiz sevgili dostum Eşref Temiz'in kurucularından olduğu "Biga Bosna Hersek-Kültür ve Dayanışma Derneği"nde Türkiye Cumhuriyeti bayrağı ile Bosna-Hersek bayrağını yan yana görmek birçokları için şaşırtıcı gelebilirdi ama gerçekte Anadolu'nun özgürlük temelinde sağlamlaşan birleştirici gücünü de simgeliyordu bu durum.
Türkiye'deki Boşnaklar, dillerini, geleneklerini bir buçuk asırdır özenle korumayı başarmışlarsa da, bütün dünyayı saran tektipleşmenin sığlığından etkilenmediklerini söylemek mümkün değil elbette. Türkiye'deki Boşnak kökenli yurttaşların kültürel örgütlenmelerinde görev alan, bir dönem Türkiye Bosna-Hersek Kültür Dernekleri Federasyonu Başkanlığı da yapan Ergün Erkap, "Biz altı kardeşiz, üçümüz Boşnakça biliyor, üçümüz bilmiyor" diyor ve "50 yaş altı herkes geleneklerimizden uzak yaşıyor, şehir hayatı derin köklerimizi sarsıyor" diye ekliyor.
Yugoslavya'nın parçalanma sürecinde, 1991'de başlayıp beş yıl süren iç savaşta, Bosna Hersek, katliamların soykırıma dönüştüğü bir yer olarak tarihe geçti. Varlığını büyük bir direnişle koruyan Boşnak halkına en büyük yardımın Türkiye'den gittiğini biliyoruz. Ergün Erkap "İlk örgütlenmeler, kültürel uyanış bu döneme rastlar. Topladığımız yardımları devletimiz bir şekilde soydaşlarımıza ulaştırıyordu. Bu yardımlaşmalar önce derneklerin kurulmasına neden oldu, savaştan sonra da uzak akrabalarımızı aramaya, onlarla buluşmaya dönüştü" diyor. "Ondan önce pek bilgi sahibi değildik. Sadece, 1961'de bir büyüğümüz, hacca gitmeden helallik almak için orada bıraktığı kardeşlerini ziyarete gitmiş, bu ziyaret çok büyük yankı yaratmış. Onun dönüp anlattıklarını ilgiyle dinlediklerini anlatırdı büyüklerimiz. Savaştan sonra hepimiz gidip gelmeyle başladık. Akrabalarımızı bulduk. Kimi arkadaşlarımız vatandaşlık alıp yerleşmek de istedi ata topraklarına ama Dayton Anlaşması böyle bir şeye izin vermiyor ne yazık ki."
Peki nasıl, hangi yolla bulmuşlar akrabalarını, uzak kuzenlerini? "Aile adlarımızı büyüklerimiz hiç unutmamış, yaşatmışlar. Soyadı yasası çıktığında da, aile adlarını biraz değiştirerek ama hatırasını yaşatacak şekilde kullanmışlar. Örneğin 'Duriç' aile adını taşıyanlar 'Duru' ya da 'Duran' soyadını almış. Bizim kök aile adımız 'Elkasoviç'; büyüklerimiz 'Erkap' soyadını almış. Ben gittim, akrabamız İbrahim Elkasoviç'i buldum; sarılıp ağlaştık. O günden beri iletişimimiz sürüyor. Dönemin Dışişleri Bakanlarından Hikmet Çetin çok çaba harcamıştı bu bağın kurulması ve sürdürülmesi konusunda. Ertuğrul Günay, Kültür ve Turizm Bakanlığı görevindeyken de gençlerin karşılıklı gelip gitmesi konusunda katkılarda bulundu. Zaten kendisi savaş sırasında da Saraybosna'ya gitmiş ve oradaki katliamı gözleriyle görmüştü. Konuya duyarlı bir devlet adamıydı."
Bir köy düğününde Boşnak gençler (Kaynak Rafet Bayraml)
Ergun Erkap, "Artık sağlam bağlar oluştu. Zaten Bosna-Hersek kardeş ülke; ancak buradaki Boşnakça, Saraybosna'dakinden farklılaşmış zaman içinde. Onlar dili geliştirmişler, biz burada eski Boşnakçada kalmışız. Türkçe sözcükler de karışmış zamanla. Bu kültürel yaşantımız için de geçerli. Bunun çaresi yok, yaşadığımız yere göre şekilleniyoruz sonuçta" diyor.
Aynı köyden Rafet Bayram da "Bizim ailemiz 1912'de gelmiş, dedem orada doğmuş" diyor. "Geldikleri yerde yaşadıkları zorlukların üzerine burada da savaşlar eklenmiş. Aile büyüklerimizden Ömer, Çanakkale Savaşı'nda şehit olmuş. Dedem, o zamanki adıyla Yugoslavya'ya, 1960'larda gitmiş, doğduğu evi, akrabalarını bulmuş. Biz de sosyal medyada adlarımızın sonuna eski aile adını ekleyerek araştırmaya başladık. Böylece bulduk akrabalarımızı."
Anadolu'nun tarihsel derinliğine günümüzden bakınca olağanüstü hikâyeler fısıldayabilir bu topraklar. O hikâyeler, dağılmış ailelerin, toprağından, kökünden koparılmış insanların muhaceret türküleriyle, kederli sürgün öyküleriyle doludur. Bitmez tükenmez savaşların onulmaz acıları birikmiştir belleklerde. İnsan, bir türküyü seslendiren yaşlı teyzenin önünde ağlayabilir, bunları düşününce. Masalların büyülü dünyasına dalıp bambaşka hayatları sezebilir. Siyah beyaz fotoğraflarda hüznün belirsiz rengini hissedebilir. Bu hikâyeler binlerce yıl önceki efsanelerle, destanlarla buluşup bugüne ulaşabilir ve Anadolu'da ışıldayan bütün dilllerde kendini gösterebilir. O dillerden biri de Boşnakça. Yüzyılların kederiyle yoğrulmuş, gözyaşlarıyla yaşam çiçeklerini sulamış bir halkın durgun akan bir nehir gibi ışıldayan dili. Bu coğrafyanın anlamını zenginleştiren bir halk onlar ve dilleri.