"Hataların bıçakla düzeltildiği yer"den yazan...
Bizim toplumsal zihnimizde çoğunlukla geleneksel şark kodları baskındır. Bir kişi ya aktır ya karadır; ya dosttur ya düşmandır. Bu edebiyatta da böyle. Ya berbat bir yazardır ya olağanüstüdür. Bu saplantılı inanışta, sanırım bizim gibi ülkelerde sanatçıların radikal politik tutum almalarının, fikirlerini eserleri dışında da topluma yansıtmayı görev bilmelerinin etkisi vardır. Ve biz de onun fikirleriyle eserlerini birbirine karıştırarak yargılara varırız. Oysa hayat öyle akmıyor. Her yazar yaşadıklarıyla imgelem dünyasını, gözlemleriyle izlenimlerini harmanlayıp buna sevaplarını ve günahlarını da katarak yazıyor. Zaman bütün yazarların eserlerini o büyük kalburunda eleyip duruyor, bize kalan üstündekiler.
Birkaç gün önce ölüm yıldönümünde hatırladığımız Kemal Tahir bu tür yazarlardan. Okurunu da, hayata yalnızca politik pencereden bakanları da, kendi durduğu yeri mutlak doğru bilenleri de eserleriyle şaşırtan, hatta sarsan, kimi zaman da kızdıran ama hiç unutulmayan bir yazar.
Onun romanlarıyla tanışmam, 20’li yaşlarımın hemen başında, Trabzon’da üniversite öğrencisiyken, Devlet Ana Romanı nedeniyleydi. Sıcak bir haziran günü romanı bitirip bir rastlantıyla Ayasofya Müzesi’ni gezmeye gitmiştim. Karadeniz’e vakarla bakıyordu, bir tepeciğin üzerinden. Yapının içi sonsuz bir sessizliğe sarınmış, yıkık dökük tarihsel izlerle öylece duruyordu. Tepedeki pencerelerden içeriye sızan akşamüstü güneşi zamanı imliyor gibi gelmişti bana. Her yıl, aynı gün, aynı yere düşen ışık, bitimsiz bir döngü demek değil miydi? Trabzon İmparatorluğu'nun kalıtı kilisenin (şimdi yarı müze yarı cami oldu ne yazık ki) denize bakan duvarına oturmuştum, tarihin ne anlama geldiğini düşünüyor, işin içinden çıkamıyordum; çünkü çok gençtim. Kemal Tahir’in tarihe bakışı bazen huzursuz ediyordu beni; hazır kalıpları zorluyordu belleğimde. Bazen de evet, öyle olmalı, diye heyecanla çeviriyordum sayfaları. Yorgun Savaşçı etkileyici bir yakın tarih romanıydı. TRT adına filmi de yapılmıştı ama tartışmalara yol açmıştı. Yakılmıştı film. Kitap yakmalara alışkındır benim kuşağım ama film yakmak! Bunu da görecektik. Oysa, Yorgun Savaşçı ile birlikte Devlet Ana, yanıtsız kimi sorularla benim belleğimin bir kıyısını çoktan........
