Bırakın “bizim çocuklar” topunu oynasın |
TERSİNE DÜNYA KUPASI - 2
15-20 yıl önce düzenli futbol yazdığımda, Milli Takım’dan “bizim çocuklar” diye söz ettiğimi hatırlıyorum. Öncesinde insanı Millilerden soğutan bir süreç vardı. “Bizi sevenler/sevmeyenler”, “bizim için dua edenler/etmeyenler” cinsinden ayrıştırmalar… Milli Takım maçları üzerinden köpürtülen ve ırkçılığa varan nefret dalgası… Güç oyunları, çekişmeler, kavgalar… Dönemin zirvesi ise, 2005’te İsviçre’yle oynanan Dünya Kupası play-off ikinci maçı oldu. “Turu geçeceğiz” diye konuk takıma karşı uçak kapısından başlayarak toplu ve örgütlü bir şiddet kampanyası uygulandı.
Sonrasında, durum biraz durulduğunda, “Elbette Türkiye Milli Takımı’na özel ilgiyle yaklaşıyorum. Onlar, huyunu suyunu bildiğimiz, yetişmelerine tanıklık ettiğimiz, aynı dilden, aynı topraklardan, aynı kültürel çeşitlilikten gelen insanlar, onlar bizim çocuklarımız. Yenseler, yenilseler de fark etmez, sempatik olsunlar yeter. Benim için Milli Takım’ın anlamı bu kadar” gibisinden bir şeyler karalamıştım.
Türkiye sadece bir takım, ama iyi bir takım
“Bizim Çocuklar,” hamasetin yerine sevecenliği, savaş naraları yerine herkesin oynadığı bu ‘basit’ oyunu koyan bir ifade. Bir futbol takımına takılabilecek en güzel adlardan biri… Dünya Kupası’na çok zor bir yoldan gitmeyi başaran şimdiki takıma Tarkan’ın şarkısıyla birlikte pek de yakışıyor.
Onlara “altın jenerasyon” demek Ay-Yıldızlıları sanki rastlantıyla bir araya gelmiş bir topluluğa indirgemek gibi. Daha da önemlisi, bu takımın sancılı ve sabırlı oluşumunu göz ardı ediyor bu saptama.
Başka takımlarda ya da geçmişte başarılı olmuş futbolcuları para saçarak toplamanın ve her transfer döneminde en az altı-yedi futbolcu almanın takım oluşturmak sanıldığı bir ülkedeyiz. Böyle bir ülkede, “takım gibi takım” olmanın özelliklerini taşıyan Milliler şaşılası bir “aykırılık” olarak öne çıkıyor her şeyden önce.
Futbol takımı dediğiniz şey tek tek 11 futbolcunun........