menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Erol Babaoğlu: Yolunu kaybetmiş gençler, yolunu bulmuş abilerin eseridir

13 0
08.03.2026

Erol Babaoğlu denince  aklınıza onlarca rolünden hangisi canlanıyor? Ben onu çok uzun süre boyunca Kaosun Anatomisi’nde canlandırdığı “Kenan” rolü ile hatırlayacağım. Çok sevdiğimiz Sıfır Bir ekibinin yine çok iyi bir işi olan Kaosun Anatomisi, bir HBO Max dizisi ve şu ana kadar izlemediyseniz; bugüne kadar Türkiye’de yapılmış en iyi “mafya” dizisini kaçırıyorsunuz demektir. Dizinin çok erkek dizisi gibi görünürken kadını konumlandırması, beyaz Torosların bugününü, yakın ülke tarihimizin karanlık düğüm noktalarını hatırlatması bir yana; en küçük roldeki figüranın bile oyunculuğunun harikalığı, mekan-renk-kostüm seçimleri, hikaye anlatımı ile daha fazla bilinmeyi hak eden bir dizi. Erol Babaoğlu’nun yanı sıra, Diren Polatoğulları, Galip Erdal, Serkan Taştemur, Yerman Gür gibi her zaman oyunculukları ile öne çıkan isimler de var dizide. Başrolleri Erol Babaoğlu ile paylaşan Aytaç Şaşmaz ve Serra Arıtürk, doğru reji ile oyunculuğun nasıl güzellik ve yakışıklılığın önüne geçip “bravo” dedirteceğini gösteriyor. Kenan’ın eşi Nazmiye karakteri ve onu canlandıran Deniz Barut ise başka bir makale konusu olacak kadar iyi ve beklenmedik. Erol Babaoğlu ile sohbet edecek olmasak bu dizi belki de gözümden kaçacaktı. Sizin kaçmasın.

Bu sene oynadığı 4 kısa film ve 2 uzun filmi ile dünya festivallerinde olacak Erol Babaoğlu. Tabii tiyatroya ve dizilere de devam ediyor. Hatta Eşref Rüya dizisine katılan en yeni karakteri canlandırıyor. Yıllarca hapis tutulduğu hücreden kaçıp, İstanbul’a dönen, kızının hastalığı nedeniyle yer altı alemine hızlı dönüş yapan ve uluslararası silah ticaretini yöneten “Ölü Yaşar” karakterinde, elinde tespihi ile ekranlarda.

Sosyal olaylarda her zaman emekçinin ve hak arayanın yanında gördüğümüz için kalbimizde oyunculuğundan öte bir yeri olan Erol Babaoğlu ile hem canlandırdığı kült karakterleri hem de son zamanlarda daha çok konuşulan sinema ödüllerindeki konuşmalar ve ödül alanların konuşmalarını masaya yatırdık.

- Sizi ilk kez sahnede Red Speedo’da izlemiş ve çok etkilenmiştim. Ancak bu soruları hazırlarken fark ettim ki, seneler boyunca çok kez oynadığınız rollerdeki oyunculuğunuza hayran kalsam da isminiz hep yeni bir rolde izleyince yeniden aklıma geliyor. Popüler kültürün parçası olmamak, canlandırdığınız karakterlerin sizin isminizden daha çok öne çıkması bilinçli bir tercih diye anlıyorum röportajlarınızı okuyunca. Peki bu durum yeni karakterler canlandırırken işinizi kolaylaştıran bir şey mi, daha çok mu inandırıcılık yaratıyor izleyicide?

Evet, canlandırdığım karakterlerin ismimden daha çok öne çıkması bilinçli bir tercih.  Zaten oyunculuğun doğasının böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Benim  için bu, popüler kültüre karşı bir “kaybolma sanatı” değil; daha çok oyuncunun kendine dair bütün savunmalarını da çözen, hikâyeye kendini teslim etme pratiği. Konstantin Stanislavski’nin sözünü dinliyorum, sanatta kendimi değil, kendimde sanatı seviyorum.

Benim için oyunculuk, kişinin isminin ötesinde o karakterin sorumluluğunu üstlenmek. Karakter öne çıktığında inandırıcılık artıyor; hikayeyle birlikte insanın zaaflarını ve çelişkilerini daha  katmanlı olarak görebiliyoruz.

- Sizle konuşurken, “Kurak Günler”den bahsetmemek olmaz. Geriye dönüp bakınca kariyerinizde ve kalbinizde nasıl bir yerde Kurak Günler?

Bittikten sonra sizden ayrılmayan bazı işler var. Kurak Günler bence onlardan biri. Kurak Günler, sahici bir toplumsal bellek filmi, hatta toplumsal bir deneyim filmi olarak duruyor bende.

Emin Alper’in metni ve rejisi, sadece kasabayı, oradaki ilişkileri ve susuzluğu değil; bir kasaba metaforunda, kurutan, nefessiz bırakan bir havada, bir ülkenin vicdanını da gösteriyor.

Bu film sadece bir olay örgüsü değil, bir soru filmi. İçimizde taşıdığımız bazı soruları daha görünür hâle getirdi. Güç, adalet, erkeklik, sessizlik üzerine… “Adalet, güçle çakışınca ne olur ve nasıl çarpıtılır?” diye sordu ve sadece suçun değil, kötülüğün meşrulaştırılmasının anatomisini de görmemizi istedi.

- Peki filmde canlandırdığınız Avukat Şahin’in sert ama nüanslı karakteri, bugün Türkiye’nin güç-adalet tartışmasına nasıl aynalık ediyor sizce?

Şahin, klasik “kötü karakter” klişesinin ötesinde, hukukun ve iktidarın gölgesinde güçle kuşatılmış biri. O sadece kötü değil; kötü olmanın makuliyetini üretmeye çalışan biri. Burada asıl trajedi, bir karakterin “kötü adam” etiketiyle değil, hukukun ve güç ilişkilerinin içinden bize bakıyor oluşu. Hukuk kavramını elinde bir oyun alanı haline getiren, iktidarı meşrulaştıran bu karakterler; sistemin aslında nelerden oluştuğunu gösteriyor bize. Bu, sadece Türkiye’nin değil, evrensel olarak modern toplumun da bir sorunu. Hukuk ile güç arasındaki sürekli oyun bu. Kurak Günler’de bu oyun yüzeysel bir suç hikâyesi değil, izleyicinin iç vicdanıyla sürekli tartıştığı bir ahlâk alanı hâline geliyor.

- Her ödül konuşmanızda muhakkak ince bir noktaya değiniyorsunuz ve elinizdeki ödülü de -bence-  onurlandırıyorsunuz. Sanatçı olarak toplumsal söz söylemenin bedeli/sorumluluğu sizce nedir?

Aslında ödül törenine yakın günlerde neyi düşünüyorsanız, ne üzerine çalışıyorsanız; neye karşı sorumluluk hissediyorsanız, törende de onun üzerine konuşma eğiliminiz oluyor.  Orası kamusal bir alan. O an susmak da bir tercih, konuşmak da. Konuşmalarımızın amacı zamanın ruhuna bir tanıklık bırakmak aslında.

Sanatçı sadece bireysel sevincini, acısını veya öfkesini değil, zamanın ruhunu da paylaşmalı. Bu ruh, bazen keskindir, bazen de susar ama sürekli bir diyalog yaratır.

Fotoğraf: Fatih Metin Demirkol

- Ödül törenlerinde tüm dünyada artık politik bir duruş sergilemek, bir söz söylemek adeta trend oldu. Çok değil 10 sene öncesine kadar o anlar ya sadece duygu dolu teşekkürler ya da espriler içindi. Şimdi bu değişim ve herkesin bir şey söylemesi, bazen normal duruşu ile hiç ilgisi olmayan konuşmalar dahi yapmaları önemli konuların içini boşaltıyor olabilir mi sizce? Berlinale’de Wim Wenders’ın söylediği gibi, sinemacıların kendileri değil işleri mi konuşulmalı?

Ödül törenleri, sadece alkış anı değil; belki de tarihsel bir anda sesin kalıcılığa dönüşme olasılığı. Mesleki, maddi, manevi pek çok riski göze alarak; önemli gördüğü bir konuya dikkat çekmek istiyorsa bir kişi; saygı duyarım. Hele de söylemin niyeti; söyleyenle, tonuyla, zamanı ve bağlamıyla tutarlıysa etkisi de o oranda sahici oluyor. 

Duygu dolu teşekkürler ve espriler bizim bireysel olarak renklerimiz, yaşamı güzelleştiren taraflarımız ve her zaman olmalı tabi ki. Ama bu dünyanın gidişatı; kendinden başka bir şey düşünmemize izin vermiyor gitgide.

- Erol Babaoğlu, Dengeler filminde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandıran karakteri İlyas Kargı ile konuşsa ona neler söylerdi?

Muhtemelen diyalog saygılı bir biçimde birbirini tartarak başlar; İlyas’ın yeni açtığı kulübünün iç dekorasyonunu anlatmasıyla devam ederdi. Daha çok İlyas’ın hakimiyetinde; spor,maça çayı, kelle paçanın kolajen etkisi, saç ekimi, yeni dönem “abiler ve kardeşler” hikayeleri, gece kulübünde boks ringi konsepti, İlyas ‘ın Silivri’deki yazlığının havuz suyu problemi gibi konularda devam ederlerdi. Sohbet biraz daha koyulaştıktan sonra belki; İlyas, Erol’a şöyle derdi: “ Niye yeteri kadar kalabalık değilsin?” Erol da şöyle derdi: “Sen niye bu kalabalıkta yalnızsın?

- Ne öğrendiniz İlyas’tan?

Yolunu kaybetmiş gençler, yolunu bulmuş abilerin eseridir.

- Siz Şahika Tekand eğitiminizden, Şehir Tiyatroları geçmişinizden bugün sette en çok hangi “alışkanlığı, eğitimi” taşıyorsunuz?

Stüdyo Oyuncuları’ndaki eğitimim; oyunculuğun ve tiyatronun toplumsal ve tarihsel bağlarını görmemi sağladı. Performativite, tasarım, şimdi burada olmak kavramlarını işledi zihnime.

İstanbul Şehir Tiyatrosu ve Tiyatro Araştırma Laboratuvarı ise; antropolojik bir yaklaşımla, mesleki araçlarımı sürekli geliştirilecek  bir araştırma alanı içinde kullanmamı sağladı. Pek çok alışkanlık ve eğilimi taşıyorum tabi ki.

- Rahmetli Ayla Algan’dan neler öğrendiniz? Onun tekniği ile yetişmek size neler kattı?

Ayla Algan, oyunculuğu steril bir alan olarak görmezdi. Cesurdu, risk almayan oyunculuğun yaşamadığını gösterirdi. Sınırları zorlamak ve gücü mizahla dengelemek onun felsefesiydi.

Bizde teknikler ortaktı, herkes kendi varoluşunu, kendi düşünme ve eyleme biçimini ortaya koyardı.  Ayla Abla, bambaşka ve hemen akla gelmeyecek malzemeleri cesurca oyun parçalarına dönüştürürdü.

İnandığın fikir, biçim ve malzeme, etrafındakilere ilk başta tuhaf gelse de; eğer inanmışsan, inat ve istidatla, mutlaka kendine özgü doğru bir sonuca ulaşabileceğini öğrendim kendisinden. Her rolün içinde saklı bir meydan okuma olduğunu gösterdi bize.

- Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde okumuşsunuz, İstanbul’un en güzel zamanlarına şahit olmuşsunuz. Şimdi okulunuza bakınca, Cağaloğlu’na, İstanbul’a ve liseli gençlere bakınca neler görüyorsunuz?

90’lar boyunca Cağaloğlu, Bakırköy, Beyazıt ve Beyoğlu taraflarındaydım çoğunlukla. Ergenliğim ve gençliğim olduğu için beni şekillendiren ve sevdiğim dönemler. Bilhassa Beyoğlu ve İstiklal Caddesi çok özeldi. Ama en güzel zamanlar mı onu bilemem. Bir gün ressam Edis Tezel’le konuşurken “80’ler 90’lar İstanbul’u ne kadar güzeldi” demiştim de “aman bırak Allah aşkına Erol, 80 lerde 90’larlarda İstanbul mu kalmıştı, 70 lerde bile bozulmuştu. Sizin kuşak  İstanbul’u görmedi ki” demişti bana. O yüzden en güzel zamanlar herkes için değişiyor bence.

- Kaosun Anatomisi’ndeki karakterinizden bahseder misiniz?

Kaosun Anatomisi, güç ilişkilerini romantize etmeyen bir iş. Benim oynadığım Kenan Görüklü, İstanbul’un gayrimeşru alemi içinde güç ve şiddetin sınırlarını zorluyor, ama her zaman gri alanda kalıyor. Ne tamamen karanlık ne tamamen aydınlık. Kenan bir mafya klişesi değil, insanın güçle çatışmasının bir metaforu. Kendi içinde sürekli bir çelişki üretiyor ve insan doğasının karanlık ve kırılgan yüzlerini de ortaya koyuyor. İzleyiciye “gücün cazibesi ile ahlakın sınırı arasında gidip gelen” bir karakter sunuyoruz.

- Kaosun Anatomisi bence yapılmış en iyi yerli dizilerden biri. Ne kadarı gerçek olaylara dayanıyor bu dizinin?

Karakterler ve hikâye, farklı zamanlardaki gerçek olaylardan esinleniyor, gözlemlerden besleniyor. Ama tam olarak bir olayı, bir kişiyi işaret etmiyor. Çok çağrışımlı bir yapı kuruldu aslında. Gayrımeşru alem ve sistemin ilişkilerine odaklanıyor, ki bu yapılar evrensel olarak da birlikte işleyen yapılar. Karakterlerin ve ilişkilerin sadece temsili yanlarına değil; inandırıcılığına, insani yanlarına, zaaflarına ve güçlerine odaklandık bu projede.

- Dizideki gibi, kabadayılığın bile bir raconu, bir ahlakı varken şu an tüm dünyayı tam tersi bir yapının yönetmesi nasıl hissettiriyor size?

Modern dünyada güç, ahlaksız ve kaotik biçimde işliyor. Ama insan psikolojisi ve etik refleks, hâlâ kaçınılmaz bir direnç noktası yaratıyor. Dediğiniz gibi; bir ahlakı, bir raconu olmayan güçlerin yönettiği dünyanın nasıl bir hale geldiğini, tüm değerlerin ayaklar altına alındığını,  en umutlu olması gereken genç kuşakta bile nasıl umutsuzluğa yol açtığını deneyimliyoruz.

Ama kurtuluşun kabadayılar ya da kahramanlarla değil, toplumsal ve sınıfsal mücadelelerle olabileceğini düşünüyorum.

- Devamı gelecek mi Kaosun Anatomisi’nin? (Lütfen gelsin!)

Evet gelebilir. Biz devamı gelecek şekilde düşündük başından beri. Dizinin yapısı, tonu, karakterleri ve ilişkiler ağı beğenildi. Ama bu evrende henüz anlatılmamış çok hikâye var. Daha büyük ölçekte sistem çatışmaları bizi bekleyecek devamı için anlaşılırsa.

Kaosun Anatomisi

- Dijital platformlardaki kadraj/süre/tempo farkı performansa nasıl yansıyor?

Sinema filmlerine ve ana akım dizilere göre daha az zaman var her bölümde. Bu da daha dinamik bir senaryo, reji ve kurgu gerektiriyor. Dolayısıyla oyuncu performansı da daha az zamanda daha çok katmanlı ve yoğunluklu oluyor. Aynı teknikleri kullanıyoruz hepsinde ama mecra değişince, ruhu da değişiyor işin. Evinde çok fazla seçeneği olan bir seyirci kitleniz var. Bölümleri arka arkaya bir gecede izleyebiliyor. Grafiği ve dozu iyi ayarlanmış, iyi bir kompozisyon çizmeniz gerekiyor. Sinema oyunculuğuna daha yakın bulduğum bir alan.

- Genelde “kötü karakter” rollerindesiniz. Kendi etiğinizle çelişen karakterleri oynamak size ne katıyor? Nasıl barışıyorsunuz bu karakterlerle ön hazırlık süreçlerinizde, mesela savunma ihtiyacı duyuyor musunuz karakterlerinizi?

Aslında rol yelpazem daha geniş ama kötü karakterler biraz daha akılda kalmış olabilir.

İyi yazılmış anti  karakterleri oynamaktan da  büyük zevk alıyorum.  Bu rollerle barışmak; rolün arkasındaki sistem ve insan psikolojisini keşfetmekten geçiyor. Hep birlikte anlamamız ve sorgulamamız için oynuyorum. Seyirciyi rahatlatmayan bir alan bırakmaya çalışıyorum. Bu tarz rolleri oynamak sadece bir performans değil, toplumsal vicdanı sahneye taşımak gibi geliyor aynı zamanda. O yüzden ben bu rolleri savunmak yerine onlarla birlikte hepimiz için birer ayna kurmaya çalışıyorum. Savunmaya gerek yok; çünkü seyirci zaten vicdanıyla sorguluyor.

- Seyircinin etik refleksini provoke etmenin sınırı neresi?

Seyircinin güvenliğine, fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne saygı gösterildiği ölçüde bu sınır her  projede, çağına ve mecraya göre yeniden düşünülebilir.

Seyirciyi aşağılamamak, ama kendini kandırmasına, rahatlamasına da izin vermemek bir ölçü olabilir. Provokasyon, sorgulama alanı açmalı ve seyirciyi ikna etmeye değil, düşünmeye ve eyleme teşvik etmeye çalışmalı bence.

- Tiyatro-sinema-diziler… Hepsi aynı anda bazen birden fazla bile olabiliyor sizin temponuzda. Bir karakterden ötekine geçmede zorlandığınız, tökezlediğiniz, bu nedenle belki komik ya da zor bir an yaşadığınız oldu mu hiç?

Rolden çıktığınızda dönebileceğiniz sağlam bir “kendiniz” varsa; büyük bir sorun çıkmaz. Role girdiğiniz gibi, rolden çıkmayı da sürekli deneyimleyerek bunu, başka mesleklerdeki rahatlık seviyesine getirebilirsiniz. Aynı zamanda farklı rolleri oynamaya da alışıyorsunuz. Rollerin hazırlık süreci, tasarımı ve provası iyi yapılmışsa, siz aradaki geçişte kendinizi sıfırlayıp, diğer role hemen geçebiliyorsanız, her seferinde “o anda ve orada” organik tepki vermeye açıksanız bu sizin mesleki melekeniz oluyor.  Ama tabi ki kimi zaman zorlanabilirsiniz. Setten sete gittiğim bir gün; baskın bir Doğu şivesiyle oynadığım bir rolden,1940’lar İstanbul Beyefendisi olan diğer karaktere geçmem gerektiğinde, provada  bir baktım, sürekli şiveye ve diğer karakterin melodisine kayıyorum. Karavanda  bir cebelleşme yaşamıştım. Kostümü giyince zaten diğer karakter 1940’lar İstanbul beyefendisi olarak  konuşmaya başladı ve şiveli karakteri ikna edip diğer sete gönderdik.

- Türkiye’de sansür/oto-sansür iklimi oyuncunun iç dünyasını nasıl etkiliyor? “Bu repliği böyle söylersem anlamı kaçar” dediğiniz bir an oldu mu hiç?

Sansür ve oto- sansür vicdan perdemizi yıpratıyor maalesef. Ama üretmeye devam etmek de  lazım. Genelde yaratıcı yollarla sansürü aşmaya çalışırım. Oyunculuk sadece sözlerden ibaret olmadığı için, sanatımız çeşitli metaforları, dolaylı anlatımları kullanabildiği için bunları aşmak mümkün. Ayrıca seyircinin  her zaman zeki ve anlamaya odaklı olduğunu unutmamak gerek.

- Şu an 4 farklı kısa filmle de ödülleri topluyorsunuz. Kısa filmlerde ya da “ilk” filmlerde yer almak sizin için ne ifade ediyor?

İlki 1996 yılında olmak üzere, sanırım 40’a yakın kısa filmde oynadım ve hiç bırakmadım kısa filmleri.  Çok önemli buluyorum bu mecrayı. Kısıtlı bir zamanda anlatıyorsunuz hikayenizi, bu oldukça zor aslında. Oyuncunun da aynı kısıtlı zamanda karakter yaratması gerekiyor. Güzel bir meydan okuma.

Yönetmenlerin ilk filmlerinde oynamaya çalışıyorum, çünkü bu insanların desteklenmesi ve yeni meslektaşlarımızın gelmesi gerekiyor. Kısa filmler düşük bütçelerle çekilen ve oyuncuların para almadan çalıştığı projeler. Hepimiz ilk işlerimizde fırsat bekledik. Şimdi benim talep gören bir oyuncu olarak, inandığım projelerde risk alarak, genç arkadaşlarla çalışma zamanım.

- Bu filmleri izleme şansımız olacak mı?

Eksi Bir”, “Tavuk Suyuna Çorba”, “Kendi Saçını Kesen Berber” ve “Bizim Olan Her Şey” kısa filmleri festivallerdeler ve 2026 da da çeşitli ülkelerde seyirci karşısına çıkacaklar. Festival süreci bitince dijital mecralarda izlemek de mümkün olabiliyor.

- “Festival filmi” diye bir kavram var ya… Asıl izlememiz, üstüne konuşmamız gereken o filmler değil mi? Neden bitmeyen bakışmalarla dolu dizilere mahrum bırakılıyoruz televizyonda? (İyi dizileri tenzih ederim)

Dizi ve sinema filmi farklı dünyalar.  Ama ikisinde de  kolay tüketilen işler çoğu zaman daha görünür oluyor. Ana akım, risk almayan ve  kolay tüketilen işlerle dolu.  Ama ekonomik olarak bunların yapılması da bir zorunluluk şu anda. Kalitenin daha yükseldiği bir ana akım medyayı hayata geçirebilsek keşke.  Festival filmleri de denilen sanat sineması ise  zamanın ve vicdanın haritasını çıkarıyor. Çağına tanıklık ediyor. Fakat seyircinin ve desteklerin azalması, aynı zamanda seyirci algısının değişmesiyle birlikte; zor zamanlardan geçtiğini söyleyebiliriz.

- Sırada neler var, bu sezon ve sonrasında nerelerde göreceğiz sizi?

Ferit Karahan’ın yönettiği “Cinlerin Düğünü” yapım aşamasında ve 2026’ da festival yolculuğuna başlayacak. Bu filmde “Yakup” isminde bir imamın üç faklı epizodda gençliği, orta yaşı ve yaşlılığını oynuyorum.  2025 yılında çıkan “Yeni Şafak Solarken “ ve “Noir” filmlerinin yolculuğu devem edecek. Yeni Şafak Solarken, Avrupa’da ortak yapımcı ülkelerde vizyona girecek. Norveç, Hollanda, Almanya’da ayrıca Lincoln Center ve  Moma’da gösterilecek.

Kısa filmler festival yolculuklarına devam edecekler.

Oda” isminde bir kısa film yine 2026’ da festival yolculuğuna başlayacak. Bu filmde geçmişte devrimci olduğu için işkence görmüş  bir boyacıyı oynuyorum.

Tiyatro Araştırma Laboratuvarı ve Kadir Has Üniversitesi Tiyatro bölümü işbirğiyle; 3 yıl süren ve Tübitak tarafından desteklenen bir proje yapıyoruz. Her ay paneller, seminerler ve atölyeler yapıyoruz. Birikimlerimizi paylaşmak istiyoruz. Tüm projelerimiz ücretsiz ve herkesin katılımına açık.

Düğün Günü adlı tek kişilik oyunumu oynamaya devam ediyorum bu arada. Monologlar Müzesi ile projelerimiz de devam ediyor. Ve yeni tekstleri, senaryoları merakla okuyorum.


© T24