menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir sofranın etrafında toplanan herkes bu sergide: Ferahfeza

21 1
previous day

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

18 Ocak 2026

Büyük, kalabalık sofraların aynı anda hem neşe hem de huzur verici bir yanı vardır. Gürültülü, başka yerde bulamadığınız, en sevdiğiniz yemeklerin sofrada olduğu, birilerinin muhakkak daha fazla yemeniz için ısrar ettiği, hatırladıkça gülünen sofralardan bahsediyorum. İnsanı çocukluğuna, yaz aylarına ya da en sevdiklerinin seslerine götüren sofralardan. Zamanla yeni kişilerin katıldığı (ve o sofralarda sınandığı) ya da birilerinin eksildiği ve muhtemelen o eksikliğin yerinin hiç dolmadığı sofralardan. Şahsen, çok özlediğim sofralardan.

Farklı kültürlerde, çok farklı sofraları deneyimleyerek geçen çocukluğum ve ilk gençliğimin kendim olabildiğim neşeli sofraları da vardı, başımı tabağımdan kaldırmadan, kaşığımdaki yutabilmek için, her lokmanın üstüne su içtiğim sofraları da. Bu sofralardan öğrendiklerimle arkadaşlarımda kalıp onların aileleri ile akşam yemeğine oturduğum ilk zamanlarda her masanın kendi dinamiği olduğunu fark etmiştim. Bu da bana hala daha devam eden bir merakı ve alışkanlığı getirmişti: Başkalarının sofralarında neler yaşandığını görme merakı. Akşam saatlerinde sokaklarda evlerden gelen çatal-kaşık-konuşma seslerini dinleme alışkanlığını. Bu seslerin en çok izlenen ASMR videolarından daha fazla etkisi var üstümde. İstanbul’da kentsel dönüşümün yok ettiklerinden biri bu sesler. Ancak Kurtuluş’un ara sokaklarında, Arnavutköy’ün tepelerinde yani hala mahalle olan yerlerde duyulabilen sesler bunlar. Bir annenin çocuğunu masaya çağırışı, babanın tuz nerde diye soruşu, küçük çocuğun çatalı yere düşürüşü, kaşığın tabağa çarpan çınlaması ve fonda haberlerin sesi… Ancak alt katında cafelerin, büyük mağazaların olmadığı binalarda, dar sokaklarda duyulur bu sesler. Ya da yazlıklarda… Bugünün şehir yapısında, akşam saatlerinde sokaklarda daha çok binaların önüne yaklaşan yemek kuryelerinin motor sesleri, zil çalışları, açılıp kapanan kapı çarpışları duyuluyor. Ya da kalabalık restoranların, cafelerin gürültüsü…

O yüzden OMM’un yeni sergisi Ferhafeza’yı gezerken kendimi çok sevdiğim bir ara sokakta, sesleri duyabilmek için özellikle ağır ağır yürüyormuşum gibi hissettim. Hatta bazı evlerin önünde durup parmak uçlarıma kalkıp içeri baktım gizlice.

Müzenin 3 kata yayılan sergisinin zemin katında, önce Kıbrıs’taki kocaman, gürültülü, neşe, dedikodu, anne tarafındaki ailemin şakalaşma dolu sofralarının hissettirdiği güneş sıcaklığı vurdu yüzüme. Merve Şendil’in “Aynı Gökyüzü Altında” adlı üç parçalı enfes işi ile başlayıp ÇOK sevdiğim Robbie McIntosh’ın Öğle Yemeği Yiyen İnsanlar fotoğrafının önünde durunca gelen İtalya’nın güneşi ve makarna kokusu, deniz havası etkiliydi bunda elbette. Fotoğraftaki ekmek bile anneannemin sofrasındaki ekmekti. Azade Köker’in Yaz Sabahı’nı selamlayıp Özer Toraman’ın Hikayeleri Bekleyen Sandalyeler resminin önünde durunca çektiğim onlarca boş sandalye fotoğrafı geldi aklıma. Hiçbirini böyle güzel bir isimle, bu renklerle betimleyemezdim. Özer Toraman, kendi çektiği fotoğraflardan yola çıkıp kurguladığı işlerinde bu kez yazlık yerlerdeki o plastik sandalyelerin (Sahi neydi adı o sandalyelerin? “Selpak” gibi, markasıyla özdeşleşmiş bir ismi vardı…) dokusunu hissettiriyordu insana. Çünkü birazdan birileri gelip o sandalyeleri çekip oturacaktı. Birisi masadan uzakta oturacak, yemek yerken kırıntıları eteğine dökülecek, “sandalyeni biraz öne........

© T24