"Hadi kızım, misafirlere kolonya ver"
Çocukluğumuzun bayramlarının starter pack’inde şunlar vardı: Kristal şekerlikteki parlak folyoya sarılı çikolatalar, dantel örtüler, ikramlık tatlılar, misafire verilen terlikler, nerede yaşadığınıza göre değişmek sureti ile likör ve kahve, kahve ve Madlen çikolata ya da iyi demlenmiş çay ve tabii ki nerede olursanız olun, hangi bayram olursa olsun; naylon çorapla yemek ve ağır parfüm kokusunu bastıran kolonya ikramı.
O kolonyayı genelde ailenin kız çocuğu ikram eder ve muhakkak bir büyük “Elini korkak alıştırma kızım, dök dök” derken alan kişi de “Yeter yeter” der. 1-2 damla kolonya misairin parmakların arasından yere damlar. Kolonyayı kabul etmeyen kişiye çok da iyi düşünceler beslenmez, temizlik mi sevmiyor, kolonyanın kokusunu mu beğenmedi?
Doğrusu bu ya, her kolonyanın kokusu da aynı derecede güzel değildir. Uzun süre beklemiş ucuz ıslak mendiller gibi gaz yağına benzer ağır bir kokusu olanlara nasıl katlanır insanlar mesela? Misafire tütün kolonyası ikram edilmesi tuhaflık değilse nedir? Herkesin koyu ahşap renkli mobilyaları olan bir otobüs yazıhanesi gibi kokmak isteyeceğini kim düşünür Allah aşkına? Ama lavanta kolonyası ikram ediliyorsa orada bir gusto vardır, Batılılık vardır. Yine de ne olursa olsun en iyisi esas kolonya yani limon kolonyasıdır. Ferah ferah, sürdüğün anda serinleten, temiz hissettiren, mis gibi, “oh” dedirten…
Limon kolonyası sizde de nedenini hiç düşünmediğiniz bir güven yaratmıyorsa ya başka bir ülkede büyümüşsünüzdür ya da 2000’lerden sonraki jenerasyondansınızdır. Çünkü kolonya demek ailenin bir arada olduğu zamanlar, anneanneler, dedeler demektir. Ellerinizi ve gözlerinizi kocaman hissettiğiniz o ateşli hastalıklarda aldığınız kokulardan biri, düştüğünüzde dizinizdeki yarayı silen pamuk, misafirlikte küçücük ellerinizi doldurarak sizi büyüklerle eşitleyen o andır.
Kolonya varsa misafirperverlik vardır, temizlik vardır, tuhaf bir aidiyet vardır. Bayramlarda,........
