Dünden Bugüne ‘Al İşte İstanbul’ (5): İstanbullu olmak mı, İstanbul'u tanımak mı? |
Diğer
Konuk Yazar
26 Aralık 2025
Fotoğraflar: Mustafa Çakırtaş
Ustalar, Alageyik Sokağı’ndan Karaköy’e inmeyi tercih etmişler. Bu yokuştan indiğinizde, Saint Benoit Fransız Okulu’nun köşesine ulaşabilirsiniz. Bu yokuşun bir diğer özelliği ise, genelevlerin yer aldığı ünlü Zürefa Sokağı’nın bulunması. Sokak, geçmişte bıçkınların ve karanlık işler çevirenlerin takıldığı kahvehaneleriyle de tanınır. Çetin Altan ve Ara Güler, birgün yokuştan inerken, kahvehanedekilerden biri Çetin Altan’ı tanıyıp içeri davet ediyor. Çetin Altan, kahvedekilerle yaptığı sohbeti detaylandırıyor.
Zürefa Sokağı, 1884’te Şura-yı Devlet kararıyla kurulmuş. Sokağı’nın girişinde büyük bir demir kapı yer alıyordu ve bu kapı çalışma saatlerine göre açılıp kapanıyordu. Kapının hemen yanında bir bekçi kulübesi bulunurdu. Bekçi, 18 yaş altında olduğunu düşündüğü kişilere kimlik sorar, küçük olanları içeri almazdı.
Genelev 20 Aralık 2021’de kapatılıp sokaktaki tüm evler yıkılmıştı. Ancak o meşhur demir kapı ve bekçi kulübesi kalmış. Bu alanın, Beyoğlu’ndan Karaköy’e uzanacak Kültür ve Sanat Vadisi’nin bir parçası olması planlanıyor. Keşke o kapı ve bekçi kulübesi orada bir anıt gibi korunup, gelecek kuşaklara burada bir zamanlar, devlet eliyle insan eti ticareti yapıldığını hatırlatsa.
Bugünkü güzergahımız Haliç’in Kasımpaşa, Hasköy, Halıcıoğu istikametini kapsıyor. Ustaların bu bölgeyi gezdiği tarihlerde, üç büyük tersane faaliyet gösteriyormuş; Haliç, Camialtı ve Taşkızak tersaneleri. Bu tersanelerin yanı sıra bölge, özel kişilere ait irili ufaklı tersane ve bakım merkezleri de ev sahipliği yapıyormuş. Günümüze kalan tek tersane ise Haliç Tersanesi.
Ustalar, o günlerdeki panoramayı şöyle tasvir ediyor:
“Haliç’in Sütlüce – Kasımpaşa kıyısı fabrika ve tersanelerle dolu. Şayet burasını Haliç’in karşı kıyısıyla kıyaslarsak, burası daha rahat, daha az çarpık çurpuk, daha az eski.
İlk göze çarpan şey, fabrika sahiplerinin çapulculuğu ile savrukluğu. İşletmelerinin çevresini albenili yapamıyorlar. Daha doğrusu önem vermiyorlar buna. Moloz yığınları, hurda kalıntıları, ambalaj döküntüleri parça parça kümeleşiyor fabrikaların çevresinde. Oysa uygarlık teferruat titizliği demektir. Kapıyı yapar da tokmağına boş verirseniz, uygar sayılamazsınız. Bizde ise kapı yapıldı mı, tokmağına kimse önem vermiyor. Ve bu laubalilik çirkin bir özenti eksikliği yaratıyor… Ne fabrikacı, ne kızakçı, ne de apartmancı özeniyor yaptığı işe. Alelacele yasak savar gibi kuruyor kurduğu şeyi.
Bu anlayış derhal bir seviye düşüklüğünün tablosunu çiziveriyor her yerde.
Bir fabrikanın içini dışını tertemiz tutmak, bir toprak kümbeti kaldırıvermek, hırdavatları istifleyip depolamak alt tarafı kaç günlük bir emek alır? Ama böyle bir itina bir iş titizliğinin, bir yaratma sorumluluğunun belgesidir.
Haliç'in Kasımpaşa kıyısındaki işletmeler böyle bir keşmekeşin döküntülü itinasızlığı içinde. Oysa aynı kıyıda bir de askeri işletmeler var. Onların görünüşü derli toplu, çiçek gibi. Aynı temiz görünüşü siviller de pekâlâ yaratabilirler. Ne yazık ki pasaklı kadın kayıtsızlığında buradaki işverenler. Paraları belki artmış ama görgüleri hiç de artmamış. İşlettikleri yerlerin manzarasından belli bu...”
Ustaların bahsettiği tersane ve işletmelerden bugün geriye çok az şey kalmış. Ayakta kalan tesislerden biri Haliç Tersanesi ve ustalarımızın düzenini övdüğü askeri binalar. Haliç Tersanesi hala faaliyette ve çevreyi rahatsız etmiyor.
Kasımpaşa sahilindeki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Kasımpaşa İskelesi’nin ilerisinde faaliyetlerine devam ediyor. Arkasındaki Cezayirli Hasan Paşa Kışlası ise yıkılmış, Camiiyle birlikte restore ediliyor. Bu eserin nasıl kullanılacağı konusunda henüz net bir bilgi yok. Halıcıoğlu’ndaki Askere Alma Dairesi faaliyetlerine devam ederken, çevre düzenlemeleriyle ferah bir hale gelmiş.
Haliç vapur iskeleleri yerli yerinde duruyor ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesi (İ.B.B.) yeniden vapur seferlerini başlattı. Bu sefer, İstanbul’un yoğun trafiğinde hızlı ve keyifli bir yolculuk sunuyor.
Halıcıoğlu’ndan Hasköy’e ilerlerken, ustalarımızın anlattığı manzara son derece iç karartıcıydı.
“Halıcıoğlu'ndan Hasköy'e doğru İstanbul mezbahasının kuruluşları uzanıyordu. Kırkılmış, kınalanmış koyunlar, yirmi dört saatlik ömrü kalmış birer idam mahkûmu olduklarından habersiz mezbahanın karşısındaki küçük sundurmaların altında iki tutam ot geveleyerek bekleşiyorlardı.
Aslında mezbahanın da oraya kurulmuş olması İstanbul için bir cinayetti. İstanbul her yanıyla planlı, zevkli, akıllı bir itina isteyen bir yeryüzü mucizesiydi. Çürük bir kavunu bıçaklar gibi bu canım kenti orasından burasından bıçaklamak, sade Türkiye'ye karşı değil insanlığa karşı da affedilmez bir barbarlık oluyordu.”
Yıllar boyunca ülkemizde taşımacılık deniz yoluyla yapıldığından, İstanbul Boğazı dahil bir çok sahilde depolar ve işletmeler yer alıyordu. Ortaköy ve Kuruçeşme sahilindeki yakıt ve kömür depoları yakın zamanda kaldırıldı. Muhtemelen, Haliç’teki mezbahalar da kesimlik hayvanların kolay nakliyesi için bu bölgelere kurulmuştu.
Neyse ki günümüzde bu tür tesisler buralardan taşındı ve tüm sahil şeridi yemyeşil parklarla, yürüyüş alanlarıyla donatıldı. Beton yığınları arasında........