menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’de yazarın sorumluluğu: Yazmayınca deli olmak ve yazınca bir şey olmamak

35 0
sunday

Yakın bir zamanda (30 Mayıs 2026), iki yüz altmış iki edebiyatçının bir siyasal parti (CHP) içindeki ‘derin’ kargaşada ‘taraf’ olarak bildiri yayınlamaları, yazarın (aydının ve/veya entelektüelin) bir ‘aktivist’ olarak toplumsal işlevini yeniden gündeme getirdi. Türkiye, bu çıkışı yeterince gör(e)memiş olabilir ancak bu protesto, ‘edebiyat’ adına tarihe düşülmüş bir not bilinmelidir. Bu yazımın, entelektüel ya da aydın sayılan yazarın toplumsal/politik işlevini belirlemek iddiası yoktur çünkü konu, beni aşan boyutlardadır. Listesi uzar ya Aydınların İhaneti (Julien Benda), Entelektüel (Edward Said) ve Entelektüelin Siyasal İşlevi (Michel Foucault) kitaplarıyla bakışıp dururken benim sözüm de ne ola ki… Âlemin malumudur ya yine de iki derginin ilgili sayılarını anmak isterim. Cogito 31, Bahar 2022: “Entelektüeller Gerekli mi?” ve Doğu Batı 35-36-37, 2006: “Entelektüeller I-II-II”. Cogito’daki “Yazar ve Entelektüellerin Kamusal Rolü” yazısında, entelektüelin yerine “uyuşmazlıklarda otoriteye karşı görüş ayrılığını bildirmesi şeklinde kendini gösteren karşıt tavrı” daha çok yazarın üstlendiğini söyleyen Edward Said’in, özün özü yargısıyla sadede geleyim: “Mısır, Irak, Libya ya da Suriye gibi hanedanlık cumhuriyetinin hüküm sürdüğü devletlerde baş gösteren ahlaki boşlukta, hükümetler entelektüelleri kendi sözcüleri olarak atasalar da, pek çok insan siyasi otoritenin sağlayamadığı liderliği dini ya da seküler entelektüellerde aramaya başladılar. Ancak tıpkı mücadelenin sürdüğü gibi gerçek entelektüel arayışı da sürüyor.”

Yakup Kadri’nin, Anadolu için “kaybettiğim şeyleri burada bulmağa geliyorum” diyen Ahmet Celal’i orada bir şeyi “daha iyi” anlar: “Türk ‘entelektüel’i. Türk aydını, Türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir. Bir münzevi mi? Hayır; bir acayip yaratık demeliyim. Öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. Kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. Hissetmese bile etrafında hâsıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor.” Yakup Kadri’nin 1932’deki romanının başkarakteri, Reşat Nuri’nin on yıl sonra yakındığı, “kendi mesleğine ait bilgilerde kuvvetli, hatta çok kuvvetli, fakat, umumi hayat, fikir ve sanat meselelerinde çocuk kadar saf” (Vatan, 5 Nisan 1941) entelektüeldir. Edward Said’in “arayış” vurgusu, ‘evlatlarını yiyen’ Türkiye için de önemlidir.

Modern Türk edebiyatının öncü ismi İbrahim Şinasi, kurucusu olduğu ilk özel gazete Tercümân-ı Ahvâl’in çıkış sayısındaki (22 Ekim 1860) manifesto sayılmış ‘mukaddime’ yazısına kadim zamanların düşünce-iktidar çatışması sorununu dillendiren cümlesiyle başlar: “Mâdem ki bir hey’et-i içtimâ’iyyede yaşayan halk bunca vezâif-i kânûniyye ile mükellefdir, elbette kâlen ve kalemen kendi vatanının menâfi’ine dâir beyân-ı efkâr etmeği cümle-i hukuk-ı muktesebesinden addeyler.” Şinasi, o güne dek bizde söylen(e)memiş olanı açık seçik söyler: “Mademki bir sosyal toplulukta yaşayan halk bunca kanuni görevlerle sorumludur, elbette ki sözle ve kalemle kendi vatanının menfaatine dair fikirler belirtmeyi kazanılmış haklarından sayar.” Şinasi, “padişahım çok yaşa” kültürünün egemen olduğu bir zamanda “beyan-ı efkâr” ve “cümle-i hukuk-ı müktesebe” derken sonrasındaki kuşağın yolunu açmakla kalmamış, aydın sorumluğu ile bu sorumluluğun kanıtı cesareti yazıyla göstermiştir. Sorunun evrensel boyutları yadsınamaz elbette ancak Şinasi’nin bu hak arayışının bizde bir tür ‘milat’ sayılması gerekir. Onun kısıtlı da olsa bu ‘fikir beyanı’ vurgusu, aydınların -bu yazım için edebiyatçıların- sıkça tartışılacak ‘devekuşu’ ile ‘Donkişot’ ayırımlarına işaret sayılabilir.

Şinasi’nin manifesto cümlesindeki ‘halk’ ile ‘vatanın menfaati’ sözlerindeki belirsizlik, kişinin fikir beyanında özgürlük sınırlarının daraltılma aracıdır. Öncelikle fikrini beyan edecek ‘halk’ kimdir, bunun belirlenmesi gerekir. Zamanın iktidarına muhalif olanlar ‘halktan biri’ olarak görüşlerini açıklamaya kalkışırsa ‘vatanın menfaati’ zedelenmiş olabilir. Politik söylemde vatan iktidardan sorulur olduğundan vatanın menfaatlerini de yalnızca iktidar gücü savunabilir, muhaliflerin önerileri potansiyel kuşku barındırdığından uygun tabiriyle sakıncalıdır. Bu kişi, bir yazar ise beyan-ı efkâr, tehlike boyutuna varmış demektir. İnsanın ‘düşünme özgürlüğü’ doğal koşullarda engellenemediğinden yasak kapsamı dışındadır oysa engelleme, düşünceyi ‘ifade etme’ aşamasındaki sorundur. Sabahattin Ali’nin, 1931’deki “yıkıcı propaganda” suçlamasına yazdığı savunmanın, “bir fikre sahip olmak cürüm[suç] değilse ona ona lisan vermek de cürüm değildir.” cümlesi, Tercümân-ı Ahvâl Mukaddimesi’nin bir kazanımı sayılmalıdır. Sabahattin Ali’nin, ifade özgürlüğünü engelleyenlere karşı ‘kazanılmış hak’ açıklaması, düşünen (aydın/entelektüel) bir insan olarak edebiyat sanatçısının tanımı olmak yanında onun yazma gerekçesidir de: “Ben bir kafa taşıyorum. Bu kafa yalnız karnımı doyurmak, üstümü giydirmek imkânlarını ihzar edecek bir makine, bir uşak değildir. İnsan dimağlarının ekmek parasından maada[ayrı, başka] da meşgul olması icap eden bir takım meseleler vardır ki bunların gündelik hayatla bir guna [gidiş, tarz] alakaları yoktur. Fakat münevver adam diye, işte bu ‘ekmek parasından başka şeyleri de düşünen’ adamlara derler.” (Mahkemelerde, 2012)

Yazar, ‘fildişi kule’ ile ‘fildişi kuyu’ arasındaki tekinsiz yolunda duruşuyla vardır. Onun; durduğu yerinden gördükleri, gördüklerini anlatma biçimiyle zamanı, sanatçılığının ölçütüdür. Sanatçı, herhangi birisi olmayan kişidir çünkü o, “ekmek parasından maada[ayrı, başka] da meşgul olması icap eden bir takım meseleler” ile ilgilenebilen kişidir. Erich Fromm’un,........

© T24