Dünyanın savaşı, dünyanın sonu ve dünyanın edebiyatı

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği henüz bitmişken gözümüzün önünde eriyip tükenen bir hasta gibi çaresiz dünya, her geçen gün canından bir parça kaybediyor. Öylesine yıpratılmış ki dünyanın organizması, ölen hücrelerini yenileyecek gücü de kalmamış artık. Dünyadakilerin gözü önünde dünyanın düştüğü bu durum anlatılabilecek gibi değil doğrusu. Bir devletin başındaki ‘adam’ başka bir ülkenin devlet başkanını gece yatağından karısıyla birlikte alıp kendi devletinin başkentinin sokaklarında rezilce dolaştırdıktan sonra hapse tıkıyor. Dünyanın diğer devletlerinin başkanları da büyük bir erdemlilikle (!) ‘efendim!’ diyerek ‘sizin bu yaptığınız, uluslararası hukuka aykırıdır’ türünden açıklama yapıyor. Kuruldu kurulalı dünya, böylesine aymaz seyirci kitlesiyle karşılaşmamıştı herhalde. Bugün, ‘yılan bana dokunmadı’ avuntusuyla küçülerek saklananları yarın, ‘kral çıplak’ diyerek oldukları küçüklükte anlatanların suçlanma gerekçeleri bellidir: büyükleri küçük düşürmek! Bütün bu aymazlıkların sonunda dünya batacak olsa önceliği kimseye vermemek için her birimizin ‘Ben dememiş miydim böyle giderse dünya batacak’ haykırışı koroya dönüşecek ve bu hengâmede dünyanın akıbetini önceden kimin bildiği anlaşılamayacak gibi görünüyor.

Hocaların hocası toplumbilimci Anthony Giddens’ın, dünyanın önemli merkezlerinde konuştuklarından oluşturduğu Elimizden Kaçıp Giden Dünya kitabı çeyrek yüzyıldır ellerde dolaşıyor da dünya elden gidiyor. Farabi, El-Medinetü’l Fâzıla kitabında, “tam sıhhatte bir vücuda benzer” dediği “fazıl şehir” bilgisinden sonra “aykırı” (kötü/erdemsiz) şehirleri sayıyor: cahil şehir, zaruri şehir, değiştirici şehir, bayağılık ve bedbahlık şehri, haysiyet şehri, tegallüp şehri, cimaî şehir, fâsık şehir, değişmiş şehir, şaşkın şehir… İyi olan devlet ‘bir’ iken kötülerin ‘çok’luğuna bir bakınız! Yoldan çıkmış dünyanın nereye toslayacağına dair işe yarar bilgi de somut bir öneri de yok ortalıkta ne yazık ki! Dünyanın yazılı ilk metinleri ‘Sümer Tabletleri’ ile Gılgamış Destanı’nda bugünün kötülükleri var ise ‘elden giden’ ya da ‘çivisi çıkmış’ bir dünyanın kayıplarına kronoloji belirlemenin de anlamı yok.

Osmanlının, on yedinci yüzyıldaki ‘hikemî’ şairi Nabi’nin, ‘görmüşüz’ redifli bir gazeli vardır ki dünyayı yöneten muhterislere bir dünya deneyimidir o gazel:

Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbalde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz 

Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz

Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi
Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz

Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh
Bî-aded mağrûrun sadr-ı i’tibârın görmüşüz

Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz

(Görmüş geçirmiş şair, özetle şöyle diyor anlayana: Biz dünya bahçesinin baharını da gördük güzünü de; bu dünyada üzerimizden neşe rüzgârları da geçmiştir kederin fırtınaları da.// Mevki sahibi olunca zafer sarhoşu oluverme sakın çünkü böylesine sarhoş olup da sabah olunca gerçek baş ağrısı çeken binlerce kişiyi görmüşlüğümüz vardır.// Garibanların ‘âh’ topunun nice büyük kralların çok sağlam kalelerini yıkıp yerle bir ettiğini biliriz.// Dertli kişilerin gönül kırıklığıyla döktükleri gözyaşlarının selleri önünde nice gösterişli sarayların, malikânelerin yerle bir olduğunu biliriz.// O gariban kişilerin bütün sermayesi can yakıcı bir ‘âh’ silâhıdır ama o silahı öyle bir attıkları zaman, nice çevik süvarilerin vurulup yere serildiklerini görmüşüz.// İktidarda gururla oturan nicelerini gördük ki günü geldiğinde onlar kapı dibinde el bağlayıp duran hizmetçi olmuşlardır.// O elinde gururla kadeh........

© T24