Venedik ve bienali
Venedik deyince herkesin aklına çok sevdiğim Venedik’te Ölüm gelir ama, hayır, ben her defasında kışın karanlık kanallarında geçen muhteşem Patricia Highsmith’in Those Who Walk Away romanını anımsıyorum, iç karartıcı, buhran dolu ve sert ama hiç değilse Ian MacEwen’ın yine Venedik’e yerleştirilmiş Yabancı Kucak’ı kadar değil. Bir de Oktay Rifat’ın hüzün dolu ama insana nedense gizli bir mutluluk da veren şiiri: ‘San Marco Meydanında dost olduğum güvercin/Bir Alman misillemesinde/Kurşuna dizilmediyse eğer/Venedik’e gider/Ben kuşumu bulurum/Ben kuşumu bilirim/Milyon güvercin içinde’.
Dünyanın hiç kuşkusuz en güzel şehridir Venedik ve size bir sır vereyim: yeryüzünde trenden denize inilen iki şehirden birisi İstanbul’sa diğeri Venedik’tir. (Galiba bu tanım artık miadını doldurdu. 3 Haziran’da ölüm yıldönümünde andığımız, içimizin derin hasreti büyük Nazım Hikmet’imiz, yer tüketmek pahasına, bahsettiği merdivenlerdeki ‘güneş, yorgunluk ve telaş’ın ritmini vermek için görsel kurgusunu aynen alıntıladığım dizelerinde
‘Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk
ve telaş.
Diyordu. Artık bitti. Kimse o merdivenlerin üstünde durmayacak. Haydarpaşa Garının kendisi şimdi meçhul bir yolculuğa çıktı.)
Ernest Hemingway, ‘Paris bir şenliktir’ demişti. Asıl şenlik galiba Venedik. Her uğradığımda o şenliğin bir parçası içimde kalarak geri dönüyorum. Şenliğin en önemli parçası Venedik’teki sanat örgütlenmeleri. Kışın Karnaval var. Eylül gibi Altın Arslan ödüllü film festivali başlıyor. Mayıs civarında da bir yıl Mimarlık bir yıl sanat bienali gerçekleştiriliyor. Kısacası, dünya kendisini Venedik’ten koparamıyor, dalga dalga o küçücük dünyaya akıyor.
Bir de şehre ‘yüklenen’ turistleri düşünürseniz, neden bir dönem Bolivaya dağlarında Che Guavera’ayla çarpışıp tutuklanan, ardından Salvador Allende’ye yaptığı mülakatlarla tanınan, Mitterand’a Elysée Sarayında danışmanlık yapan, Devrimde Devrim kitabıyla gençliğimizin isimlerinden olan Regis Debray’nin, yayınladığı Venedik’e Karşı (Contre Venise) adlı küçük kitapta bir zamanların bu şehir devletine artık turistlerin alınmaması gerektiğini savunduğunu yerli yerine oturtursunuz. (Andığım kitapları gençlik hülyalarına aittir. Sonrasında, elinden ne çıktıysa okudum. Özellikle lise eğitimi ve laiklik konusunda, sanatın toplum ve bilinç bağlamında hala çok yararlanabileceğimiz kitapları daha fazla tartışılmayı bekliyor.)
Venedik tamam ama bir de Osmanlı/İstanbul Venedik’i var. İstanbul’dan Venedik’e giden ‘tüccaran-ı Yahud’un yani Yahudi tüccarların rahatı için şimdi Giudecca diye bilinen iskele yaptırılmadı mı? İstanbul’un Yahudi tüccarları kalabalığa karışmadan o iskeleye inerdi. Dileyenler E. Natalie Rotman’ın İmparatorluk Simsarları: İstanbul-Venedik Arasında Mekik Dokuyanlar adlı kitabına buyursunlar. Bir de tabii İstanbul’daki Venedik var. Aygül Ağır’ın İstanbul'un Eski Venedik Yerleşimi ve Dönüşümü çok iyi bir rehberdir. Yine de unutmayalım, Venedik 7. Yüzyılda Bizans’tan bağımsızlaşmış ve cumhuriyet olmuştu. (Biz Cumhuriyetimizi 1923’te kurduk!)
Bu defa 1204 yılında Venedikliler İstanbul’u yağmaladılar ve şimdi aslı Vatikan Sarayında bulunan, replikaları San Marco Meydanındaki büyük kilisenin tepesinde yer alan heykeller dahil ne varsa sildi, süpürdü götürdüler. Osmanlılar 1454’te yani İstanbul fethinden hemen sonra anlaşma imzaladıkları Venedik Cumhuriyetiyle 1463-1479 yılları arasında durmaksızın savaştılar ve onca uzun sürenin sonunda kesin bir zafer sağladılar. Mora da Girit de Osmanlılara intikal etmişti. Zamanla İstanbul büyük bir İmparatorluk merkezi oldu, bugün de dünyanın en önemli metropollerinden biri. Venedik ise muhakkak ki, çok büyüleyici ama küçücük bir şehir. Her zaman söylüyorum: tarih affetmez ama kültür de tarihi affetmez.
Bu yazı ‘Venedik ve Bienal’ başlığını taşıdığına göre, şimdi gelelim bienal faslına.
61.’si gerçekleştirilen bienal tarihinde bu derecede hengameli ikinci bir organizasyon olmuş mudur, hatırlamıyorum. Önce bienalin küratörü Koyu Kouh vakitsizce vefat etti. Ardından Venedik Bienali jürisinin toplu istifası geldi, politik tartışmalar bitmek bilmedi, ayrıca bitmemesi gerekir, bitmesin. Bunlar işin kulis veya dedikodu yanı. Bienalin içeriğine bakalım.
Kouh, Kamerun’lu bir küratördü. Ömrünün bir bölümü Senegal’de geçmişti. Sonra........
