Kürt meselesi: Hobson seçeneği
Kürt meselesi Türkiye Cumhuriyeti kadar eskidir. Her dönemde mevcuttur ve çok tartışılmıştır. Modern Türkiye içinde tartışma İttihat ve Terakki dönemine kadar geri götürülebilir.
Tartışmanın özü, çok uzun süre sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat dile getirdiği gibi, ‘red ve inkâr’dı. Bu resmi politika ilk kez 1991 yılında Süleyman Demirel Başbakan konumundayken ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ dediğinde (nasıl dediğinin hikâyesi bende saklıdır) dönüştü.
Tanınan o Kürt realitesi pek tanınmadı. Devlet Kürt gerçeğini bildiği yoldan halletmeye kalkıştı ve işi silahla çözeceği düşüncesini işletti. Bu muhakemede karşısındaki PKK’nın olmadık işler yapması büyük etkendi. Derken ‘çözüm süreci’ başladı. ‘Realite’ yeniden devreye girmişti, fakat o girişim de son dakikada bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hamlesiyle son buldu.
O günden bu yana devam eden yine silahlı çatışma nihayet ‘Terörsüz Türkiye’ çıkışıyla kesildi. Silahın dışında çözüm aramaya dönük en önemli etken PKK’nın örgüt olarak devre dışı kalmasıydı. Bölgedeki jeo-politiğin değişmesi, Suriye ve Irak’ta meydana gelen yeni siyasal durum, İran’ın başına açılan işler, Kürt meselesini, sadece silahla halledilecek bir problem olmaktan çıkarmıştı.
Dikkat edilirse devletin bulduğu çözüm ‘Terörsüz Türkiye’ diye tanımlanıyor. Devlet, bugüne kadar, bir asırdır önünde duran bu işi silahla tamamlamayı politika veya strateji haline getirdiğinden formüle de silahı çağrıştıran, daha doğrusu silahı içeren bir ad verdi. PKK’yı çözdü ama Kürt problemi masanın üstünde durmaya devam ediyor. Daha önce yazıp söylediğim gibi sorunun halledilmesinde MHP’nin devrede olması hatta onun girişimiyle bu dönemin başlaması tesadüf değildir, tarihin akışına ve gerçeğine uygundur. Büyük toplumsal hatta ulusal problemlerin çözümü ona en karşı olanlar aracılığıyla çözülür.
Terörsüz Türkiye çıkışının önemini kabul etmek gerekir. Sonuna kadar devam ederse bir demokratikleşme penceresi açacaktır. Her ne kadar mevcut yaklaşımda devletin çabası Kürtleri kendi tarif ve tayin ettiği sınırın içine çekmesiyse de bu işlerin kan dökülmeden, müzakereler yoluyla halledilmesi zaruridir.
Hareket şimdilik Kürtleri bölmüş görünüyor. Abdullah Öcalan’ın ‘kurucu önder’ kabul edilmesi, Demirtaş’ın ve kontrolü altındaki çevrenin nispeten ikincilleştirmesini doğurdu… Bu işlerin değerlendirmesinde acele etmemek esas olduğundan onun bundan sonra nasıl bir yol izleyeceğini bilmiyoruz. O yolun sürece nasıl tesir edeceğini de öngöremiyoruz.
Mevcut koşullarda Kürt tartışmasını İngilizce bir terimle açıklayayım. Bizim ‘değişken’ diye tanımladığımız ‘protean’ sözcüğü, Yunan mitolojisinde hava tahminleri yapan fakat bildiğini paylaşmaktan kaçınan Proteus’un kendisine soru sorulmasını engellemek için sürekli şeklini değiştirmesine benziyor. Özü aynı ama her defasında karşımızda başka bir şey varmış gibi hareket ediyoruz. Oysa tartışmayı birkaç madde halinde değerlendirmek mümkün.
Doğrusu bu büyük ve çetin meselenin muhalefetin öncülüğünde dönüştürülmesi beklenirdi. Hayır, olmadı. Çünkü Türkiye’deki muhalefet, bütün o sol ve ilgili terimlerinin zaman zaman zorla da olsa zikredilmesine mukabil, solda değil sağdadır. Sağın bazı tonları sol sanılabilir ama sol değildir, solgun, soluk bir tutumdur. Gerçek sol sosyalist soldur. Türkiye’de o damar körleştirildi. Solcuların çoğu ulusalcı, devlet ideolojisiyle tümleşmek manasında Atatürkçü, CHP’li oldu. Zaten CHP’li idiler, büsbütün ulusalcılığa ve laikçiliğe kaydılar, topluma sırt çevirdiler. Mevcut problemleri anlamak yönünde çaba göstermekten kendi içe dönük dünyalarına sığınarak kaçındılar. Ortada bu kapsamlı probleme ağırlık koyacak bir sol bulunmuyor. En büyük zaaf ve boşluk budur. Tüm işlev AKP’ye ve DEM’e kalıyor. Hatta AKP demek dahi zor. Konu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kontrolü içindedir. Karşısındaki muhatabı DEM partisinden çok uzun süredir bir ses duymuyoruz. Bir talep, bir çözüm önerisi, bir program dinlemedik. Ortada dolaşan ve ne niyete yenirse o tadı veren, maymuncuk ‘süreç’ sözcüğü var. Tüm korku ve endişe o sürecin kesintiye uğraması. Onun ötesinde, talepler konusunda bir görüş öne sürülmedi. Bu boşluk tüm ağırlığın denklemin öteki yanına kaymasına yol açıyor. Kürtler homojen bir kitle değil. Kürt kimliğini ve kimliğe bağlı hakları talep edenler olduğu gibi etmeyenler de var. Kürtlerin din değerleri üstünden siyaset yapanları olduğu gibi kimlik üstünden siyaset yapanları da mevcut. Kürt burjuvazisi olduğu gibi, yoksul Kürt çevreleri de bir gerçek. Kısacası, bu büyük kitlenin sosyolojik katmanlar olarak nasıl bir siyasal davranış göstereceğini ayrıca incelemek gerekir. Gerekir, çünkü, AKP’nin ‘yeniden Kürtleri kazanmak için’ süreci başlattığı yaygın bir kanı. Ama hangi Kürtleri sorusu ortada duruyor. Soru, AKP kadar DEM’i de ilgilendiriyor. DEM, hangi Kürt kesimlerine hitap edecek, hangi politikalarla ve hangi taleplerle? Sorduğum sorunun cevabı berraklaşmadan DEM’in inisiyatif alması olanaksızdır. O durumlarda DEM sürüklenecektir ve önünde sonunda bir radikal çevre ve çıkış mevcut koşulları reddedip başa dönecektir. Bugün görünen nispeten örtülü bölünme o durumda belirginleşecektir ve sorun yeniden zor bir evreye girecektir. Mesele döner........