Bir Macaristan’dan ötekine |
Magyar’ın seçilmesi Macaristan’da radikal bir değişikliğe tekabül etmiyor, etmeyecek, onu hemen belirteyim. Sistemi alt üst edecek bir değişim değil bu. Mevcut yapının revizyonunu öngören ve yine sağdan gelen bir farklılaşma.
Yine de başta Amerika olmak üzere Orban’ın etrafına dizilmiş hegemonya bir nebze de olsa yenilgiye uğradı. Sonucu, Magyar’ın Amerika ve hegemonya karşıtlığı değil, Orban’ın tüm Avrupa Birliğini şiddetle rahatsız eden Rus yanlısı tutumu sağladı. Magyar, ona karşı çıkınca istediğini elde etmek yolunda önemli bir aşama kaydetti.
Bu işaretlerin de dışa vurduğu gibi, Magyar’ın kazanarak Macaristan’da yeni bir iktidarı başlatması hızla geçiştirilecek ve sadece yüzeyindeki ifadeyle benimsenecek bir ‘olay’ değil. 16 yıldır neredeyse ‘tek adam’ olarak ülkeyi yöneten ve bir demokratik sistemde mevcut olması gereken tüm kurumları teker teker ortadan kaldıran kişinin ağır bir yenilgiye uğratılarak uzaklaştırılması elbette önemli. Burada Macar halkını Magyar’dan daha fazla kutlamak gerekir, ama o da halkı hareketlendirmek bakımından yabana atılmayacak bir politika izledi. O politika, bu sonuç, bizi siyaset biliminin en temel sorunuyla karşı karşıya getiren bir çelişki: bir öncü siyasetçi olmasaydı, hatta hiç siyasetçiler olmasaydı halk kendi kendisini yönetebilir miydi, nasıl yönetecekti?
Bana Shakespeare’in en şaşırtıcı ve üstünde en çok düşünülmesi gereken oyunlarından birini, Coriolanus’u, tersinden hatırlatan bu soruyu şimdilik bir yana bırakıp ele alırsak asıl mesele şu ki, Magyar, bekleneceği gibi, soldan bir hareket değil. Tam tersine. Ciddi ciddi sağda bir siyasetçi Magyar ve bu niteliğiyle Orban’ın öteden beri geliştirdiği popülist siyasete karşı literatürde merkezci popülizm denen bir damarı işlek tuttu.
Partisinin merkezde kalmasına, ortalama seçmene hitap etmesine ve onların duygularını okşayacak bir politika geliştirmesine özel bir önem verdi. Sonunda herhangi bir sağ partinin herhangi bir ülkede savunması gereken siyaseti ve kurumsal yapıyı ortalama deyimlerle savundu. Böylece mevcut ideolojik çizgiden kopmadı ama o çizginin büsbütün tahrip ettiği dokuyu onaracağını söyleyerek iktidar oldu. İşin ‘yanisi’ şu: ülke o kadar akıl almaz ölçüde sağa kaymıştı ki, hani ‘ılımlı sağ’ diyeceğimiz bir iktidar insanları sevindiriyor. Neo-liberal düzeni bu başarısından (!) dolayı kutlamak gerek.
Burada kritik bir nokta var. Magyar’ın başarısını asla küçümsemeden, aksine önemseyerek şunu belirteyim ki, herhangi bir siyasi düzende halkın sorunlarını dile getiren, ortaya koyan ve itiraz edilmeyecek derecede somutlaştıran bir parti seçimi kazanır. Magyar’ın ulaştığı sonucu bu zeminde aramak gerekir. İdeolojik açıdan bir kopuşu temsil etmeyen hareketi, yepyeni bir düzeni tanımlamayan çıkışı ve kampanyası onu başarıya taşıdı ve Orban döneminde beliren, artık hasır altı edilemeyecek, görmezden gelinemeyecek sorunları çok ciddi şekilde belirginleştirdi. Radikal bir çözüm önermedi ama sorunları zihinlerde somutlaştırdı.
Marksizmin öteden beri üstünde durduğu ve pratik siyasetinin neredeyse belkemiği yaptığı bir kabulü vardır: halk sorunlarını yaşar ama bilincinde değildir. Aynı şekilde halk kendi gerçeğinin de bilincinde değildir. Az önce siyaset biliminin en temel sorusu diye Corilianus bağlamında ortaya getirdiğim problemi cevaplamak babında da söyleyeyim, siyasetçinin ve partinin işlevi işte odur: halka kendisini anlatmak, sorununu tanımlayıp somutlaştırmak. Magyar tamı tamına bunu yaptı. Fakat ötesine geçmedi. Orada genel çizgiyi izlemekle yetindi. Örneğin dünyanın en ciddi meseleleri arasında sayabileceğimiz göç konusunda neredeyse Oban’la örtüşen görüşler öne sürdü, Orban’ın yadsımayacağı politikalar önerdi. Kısacası klasik bir sağ siyasetin, klasik popülist/halkçı bir pratiğin genetiğine eklemlendiğini göstermekle kalmadı onu sonuna kadar zorlayarak kullandı.
Şimdi kimseler hatırlamıyor ama Macaristan’ın 1956 ayaklanmasından bu yana dünyaya gösterdiği bir çehresi, bir özelliği var. Bu 8-9 milyonluk ülke kendine özgü bir demokratik reflekse sahip. 1956’da o tepkiselliğiyle Rus tanklarına direnmesini bildi. Bugün de beklenmeyen bir başarıyla iktidarı Magyar’a verdi. İki olay arasında ciddi farklar var elbette. Birbiriyle mukayese edilecek olgular değiller. Üstelik şimdi iktidarın yine sağdan bir partiye verilmesi, 16 yıl süreyle Orban iktidarı altında kalmak öne sürdüğüm görüşü sarsar mahiyette olsa dahi, bugünkü sonuç, yineleyeyim, kendi içinde önemlidir.
Önemli olduğu için de Salı günkü yazımda belirttiğim Dünya Sistemleri görüşünü, onun merkez-çevre ilişkilerini, hegemonya-bağımlılık irtibatını bir nebze de olsa sarsmıştır. Ama şunu biliyoruz: Magyar ne Amerika’ya karşı çıkacaktır ne de asıl ‘kıblesi’ olan AB’ye. Tersine onlarla ittifakını pekiştirecektir. Bu seçimin son zamanlarda git gide artan bir dozda birbirine karşıtlık üretmiş ABD ile AB arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak tezahür ettiğini anımsayalım. ABD’nin desteklediği Orban’a karşı AB’nin canhıraş bir şekilde desteklediği Magyar sahnedeydi ve şimdilik AB kazanmış görünüyor. Onun da sütten çıkmış ak kaşık olduğunu kim söyleyecek?
Burada Macar seçimlerinden neredeyse bağımsız şekilde ortaya çıkan kritik bir sonuç var: Orban faşizme açık sağ bir siyaset izledi, Magyar’ın sağcılığı da yabana atılacak cinsten değil. Fakat ikisi arasındaki fark, Orban’ın tamamen kural dışına çıkardığı, tamamen tahrip ettiği sağ liberal düzeni şimdi Magyar nispeten ‘klasik’ bir sağ liberal düzene taşıyacak. Kısacası büyük planda neo-liberal modeli uygulayacak, mikro planda klasik liberal düzenin bazı temel hak ve hukuk ilkelerini gözetecek ama sistemin dışına çıkmayacak. O zaten olanaksız, çünkü, dediğim gibi, AB’nin sıkı denetimi altında bulunuyor ve onunla hiçbir şekilde çatışmayı göze alamaz. Belki bir başka yazı yazarak cevaplamamız gereken soru klasik veya konvansiyonel liberal düzenin nasıl bu derecede rayından çıkarıldığı sorusudur. Orban’ın Trump ve Amerika ittifakını da bu sularda aramak gerekiyor.
O geçiş nasıl olacak sorusu beni bir başka büyük sorunun eşiğine getiriyor: 16 yıllık, çok yıpranmış bir iktidardan söz ediyoruz. o iktidarın kadroları, kurduğu düzen, geliştirdiği ilişki ağları, meşru ve gayrı meşru ilişkiler, onların özneleri 16 yılda belli bir düzeye erişti. Şimdi değişen iktidarla birlikte o düzende ciddi, radikal, sert bir dönüşüm olmasa bile hiç değilse bürokrasi kendi kendisini nasıl yeniden üretecek? Bu dikkatle izlenmesi gereken bir oluşumdur ve muhtemelen dünya için de bir örnek teşkil edecektir. Herhalde İkinci Dünya Savaşından sonra uygulanan yöntemlere gidilmeyecek ama bundan sonra atılacak adımların da kendilerine özgü bir niteliği olacak.
Küçük Macaristan’ın büyük meseleleri...