Sibel Köse: Bir şey kusursuz olduğu için mi güzeldir, yoksa başka bir şey için mi?

“10 Usta 10 Albüm” projesinin değerli bir parçası olan Sibel Köse’nin In Good Company albümüne 16 Aralık’ta kavuştuk. Bahar aylarında long play/plak (LP) olarak da çıkacak.

Projedeki ustalar şöyle: Nilüfer Verdi, Ayşe Tütüncü, Randy Esen, Sibel Köse, Selen Gülün, Emin Fındıkoğlu, Neşet Ruacan, İmer Demirer, Ali Perret ve Oğuz Büyükberber.

Sibel Köse ile (caz atölyesi için kapısını çaldığımda) yaklaşık 10 yıl önce tanışmış olmalıyım. Hocalık yaptığı Puławy’deki caz okuluna katılmıştım. Gig’ler okulumuz olduğu için fırsat buldukça çeşitli mekanlarda da dinledim onu. Bizi müzik buluşturdu.

Siz de buluşmak isterseniz lansman konseri 24 Şubat’ta Babylon’da.

Sibel hocam, TED Ankara Koleji’nden sonra ODTÜ yolculuğuna çıkıyor ve oradan mimarlık bölümünden mezun oluyor. ODTÜ’de tiyatroya da gönlünü kaptırmış. Bir süre Sanart Türkiye’de (Görsel Sanatları Destekleme Derneği’nde) çalışıyor.

13 yaşında eline geçen Ella Fitzgerald’ın Airmail Special şarkısından (bu upuzun scat’ten) etkileniyor ve onu günlerce dinliyor, çalışıyor, söylüyor.

Zamosc Uluslararası Caz Vokalistleri Yarışması’ndan birincilik ödülü var.

Ben onu Türkiye’nin yurt dışına açılan caz köprülerinden biri olarak görüyorum. Hemen her sene bir festivalde çalıyor, yaklaşık 40 yıldır caza emek veriyor ve bugüne dek 20’den fazla ülkede konserler verdi.

2008 yılında “Nina Simone Tribute” konserinde Dee Dee Bridgewater, Raul Midon ve Stacey Kent ile aynı sahneyi paylaştı.

Tuna Ötenel, Janusz Szprot, Önder Focan, Ali Perret, Jean Loup Longnon, Dave Allen, Ricky Ford, Michiel Borstlap gibi değerli caz ustalarının proje ve kayıtlarında yer aldı.

Sibel Köse Caz Vokal Atölyesi katılımcıları olarak bambaşka bir döneme şahitlik ettik. Uzun seneler her pazar buluşup bazen geç saatlere kadar vakit geçirdiğimizi biliyorum. Her birimiz sahneye tek tek çıkıyorduk ve arkadaşlarımızın yolculuğunu da izlerken biraz daha öğreniyorduk: Dinlemeyi, belki kendimizi aynalamayı, phrasing’i, müzisyenlerle doğru iletişim kurmayı… Akademide impact (etki) diyorlar, “bundan ala impact mi olur” diyorum bazen içimden. Bir topluluk oluşturmak hiç kolay değil.

Sibel Köse, Bahçeşehir Üniversitesi lisans ve sertifika programlarında da eğitmenliğe devam ediyor.  

In Good Company albümü yılların birikimi ve dostluğun süzülüp gelmiş hali. Piyanoda Kürşad Deniz, trompette İmer Demirer, trombonda Bulut Gülen, saksafonda Engin Recepoğulları, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Berke Özgümüş var.

Caz tarihimiz için çok kıymetli kayıtlar. Hem konserlere gidememiş olanlar için de müzikle buluşma anı yaratıyor.

Kurukahveci Mehmet Efendi’nin desteğiyle Hayyam Stüdyoları ve Baykuş Müzik tarafından gerçekleştirilen “10 Usta 10 Albüm” projesine dijital platformlardan ulaşabilirsiniz. 

Sibel Köse bizim divamız. Aslında ben onu Empat, Cimcoz ve Kırçıl’ın ve pek çok pisinin yoldaşı olarak da anlatmak isterim de belki o bir başka yazının konusu. Sibel hocamla gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiyi sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.

- Caz müzisyenlerini caz kulübünde dinlediğim zaman yan yana, göz göze, hissederek çalıyorlar. Kayıt olunca, stüdyoda birbirinizi görebildiniz mi, farklı odalarda mıydınız?

Biz çok uzun zamandır beraberiz zaten. Kürşad’la herhalde 15-20 yıl, Kağan’la öyle, Engin’le 10 yıl. Çok çaldık beraber. Stüdyoda herkesin ayrı odası vardı. Nefeslilerin ayrı bir odası, kontrbasın ayrı odası, vokalin ayrı odası. Zaten birbirimizi hissetmeye alışık müzisyenleriz. O kadar uzun zaman birlikte çalışınca kimin, nerede, ne zaman, ne yapacağını da biliyoruz.

- İzleyici olmayınca?

Ben biraz geriliyorum stüdyoda genel olarak, çünkü canlı performansa alışkınım. Orada izleyici olmadığı için eksik kalıyor gibi hissediyorum. Bir de kalıcı olacağı için hata yapma korkusu biraz performansı baskılıyor, “doğru olsun” derdine düşülüyor. Halbuki yüksek performans biraz da risk almayı gerektiriyor. Çok göz teması yoktu ama kalp teması vardı.

- Şarkıları nasıl seçtiniz?

LP formatına uygun olan seçtiğimiz parçaları düzenleyerek çaldık.

- Ne kadar sürdü?

İki günde kaydettik toplam. Portekizce, Fransızca parçalar vardı, onların telaffuzlarını gözden geçirdim. Herkes birlikte çalıştı. Kimse hiçbir şeyi problem etmedi. Bence az rastlanır bir durum. Mesela İmer geldi, “Ballad çalalım,” dedi. “Ne olur, işte şu olur, başka ne olur?” diye o anda karar verdik. Someone to Watch Over Me kafamızda vardı ama The Meaning of Blues biraz sürpriz oldu. Bence en güzel parçalardan biri de o; son an sürprizi. 

İmer Demirer

- Benim için The Meaning of Blues Bakınca Shirley Horn, Carmen McRae söylemiş, onu gördüm.

Ben Shirley Horn’dan duydum ilk kez. Julie London da yorumlamış. 

- Route 66’i yazan kişi yazmış, Bobby…

Bobby Troup, evet.

- Adında blues geçiyor ama blues gibi değil.

ODTÜ’den bir arkadaşıma gönderdim. “Çok güzel olmuş ama bu blues değil,” dedi. “Evet,” dedim, “konusu blues olan bir ballad.”

- 10 Usta 10 Albüm…

Ben içinde olmaktan çok mutlu oldum.

- Sağ olsunlar, çok isabetli bir iş yapmışlar. Albümün adı In Good Company… Cuk oturmuş.

Benim başka fikirler de vardı kafamda isim iç Berke “İlk” dedi, bu grupla kaydettiğimiz ilk albüm olduğu için, ben “Conversations” önermiştim.

- Conversations…

Albüm kapağını Polonya’da tanıştığım Ukraynalı Ekaterina Konsulova yaptı. Son 5 yıldır her sene eğitmen olarak yer aldığım (ve aynı zamanda pek çok konsere de yer verdiği için aynı zamanda festival havasında geçen) Chodziez caz kampında hem eğitim alıyor hem de fotoğraf çekiyor. Göl kenarında yürürken “Aslında bir albüm kapağı tasarlamayı çok istiyorum,” dedi. Ben de kayıt durumunda arayabileceğimi düşündüm. Kayıtlar bittiğinde ilk ona gönderdim. Beraber çalıştığımız için biliyor o da. “Harika, her şarkının bir hikayesi var, onları anlatan conversations (konuşmalar) gibi” dedi. Biraz araştırdık; sonunda isim hepimizin içine sinen In Good Company oldu.

- Dinleyicinin önüne bir albüm geliyor ama arka planda sizin yaşadıklarınızı görmüyoruz tabii. Farklı coğrafyalar, farklı ruh halleri de var değil mi?

10 parça olsaydı, öyle olacaktı. Bir Portekizce, bir de Fransızca parçayı süre nedeniyle çıkarttık; bir tane İspanyolca kaldı geriye. O da biraz yalnız kaldı: Alfonsina y el mar.

- Onu ben Londra’da her şey üstüme geldiğinde açıp açıp dinliyordum. Hikayesini bilmiyordum.

Sen onu Kamil Erdem’le beraber Mitanni’de çaldığımız zaman da dinlemiştin. 

- Evet, değil mi?

Şarkı Alfonsina’nın sonu denize karışarak biten son yolculuğunu anlatan bir ağıt aslında. İlk kez Polonya’da Kamil (Erdem) ile seslendirmiştik, YouTube’da ses kaydı olması lazım. Kadınlara ithaf ettiğim bir şarkı. Daha önce konserlerde Kağan’la da (Yıldız) çalmıştık. Derinden hissettiğim bir şarkı. Sadece kontrbasla ikili olarak seslendirdiğimiz için Sinan (Sakızlı) da çok sevdi. Albümde yer almasını istedi.

- Ben de dönüp dönüp dinliyorum.

Çok dişi, çok yalnız, özel bir şarkı. Acıya şifa tarafı var.

Sibel Köse

- Arjantinli Alfonsina Storni feminist şairmiş, meme kanseri olmuş. Okuyunca şaşırdım, o vakte kadar niye bakmadım diye. Bir de ben dinlerken ne güzel tasarlanmış albümün geneli diye düşündüm. Bir şarkıda beş kişi çalıyor, birinde iki kişi. İlk şarkı big band gibi giriyor. O matematiksel çeşitliliği de sevdim.

Evet, olabildiğince farklılık yaratmaya özen gösterdik. LP formatında basılacağı için 22 dakika bir yüz, 22 dakika diğer yüz hesap edildi. Her yüzün kendi içinde renkliliği olmasını dikkate aldık. Dijital ortamda ise tabii A yüzü B yüzü bir arada yayımlandı ama sıralama LP düşünülerek tasarlandı. 

- Kaç take aldınız?

2 veya en fazla 3, zaten fazlası çok da verimli olmuyor. Hep birlikte 2 gün boyunca kaydedebildiğimiz tüm parçaları girdik; sonra ben bazı şarkılarda ufak tefek düzeltmeler yaptım.

- Oradaki halinize dair anekdot var mı?

Kayıtlar boyunca herkes bana çok destek oldu. Enginciğim (Recepoğulları) benim tek başıma gittiğim gün de gelerek beni yalnız bırakmadı; varlığı ve yorumlarıyla güç verdi. 

- Paris Blues (Martin Ritt, 1961) diye bir belgeselde “I don’t play music, I live music” (Çalmıyorum, müziği yaşıyorum) diyordu, çalmak ve yaşamak...

Janusz (Szprot) şey derdi, “Kendi tarzını nasıl oluşturursun?” deyince, “Sünger gibi,” derdi. Alacaksın, alacaksın her şeyi, o sünger nasıl dolup dışarıya vermeye başlarsa öyle bir şeydir. Yani mesela gençken çok daha fazla müzik dinliyordum. Şimdi işim. Gittiğim her yerde müzik var. Hayatım müzik oldu. Dersler, konserler, festivaller... Yüzlerce insanla beraber müzik yaptım, bir o kadar insanla şarkıcılık üzerine çalıştım. Onun için çok doğal geliyor.

- Peki, albümde neler yok?

Beste yok maalesef... Modern olmak için aşırı bir çaba da yok. Kayıttan sonra arkadaşlarıma “Şurada 22 dakika bir yüz, 22 dakika öbür yüz toplam 44 dakika ama ardında kaç yıl yatıyor, değil mi?” dedim.

- Tam onu diyecektim. Bir karikatür görmüştüm. Grafik tasarımcıdan logo istemişler. Tasarımcı yüksek bir fiyat söylemiş ve sonra logoyu 20 dakikada hazırlayıp teslim etmiş. Müşteri şaşırmış ve demiş ki: “Çok kısa sürede yaptın ama çok yüksek fiyat istedin.” Tasarımcı da demiş ki: “Onu 20 dakikada yapabilmek için 20 senemi verdim.”

Ben onu Picasso diye biliyordum. Sevgi olmadan yapılacak iş değil. Tuna Abi’ye (Ötenel) dinlettim, benim ustam. Oturup ağlamış. “Sana söylediğimiz hiçbir şey boşa gitmemiş,” dedi bana. “Bu çocuğu da Allah göndermiş,” diyor Kürşad için. “Hepiniz harika çalmışsınız,” dedi. Bunu bu ülkenin en değerli müzisyenlerinden olan ustamdan duymak beni çok mutlu etti. Ustam işimizi beğendi, daha ne olsun!

Kürşad Deniz

- Evet…

Onunla ilk kez söylediğimde oturduğumuz masada bir tuzluk vardı, tuzu böyle masaya boca etti. Ortadaki o yığın için “Bu, caz” dedi. Bir de en köşede tek bir tuz tanesi vardı, “Bu da Türkiye,” dedi. “Bunu hiç unutma eğer bu işi yapacaksan,” dedi. Doğru söylemiş, onun ne demek istediğini 30 yıl sonra çok daha iyi anladım.

- Öyle ama, şey de çok güzel değil mi, bir yerlerde birileri caz standartlarını dinliyor, çalışıyor, sonra dünyanın başka bir yerlerinde o müzisyenler buluşuyor ve çalıyor, söylüyor. Her şey o an orada oluyor, sonra herkes dağılıyor. Sonra dünyanın daha da başka yerlerinde tekrar buluşup yapı Bu başka hangi alanda var? Onu anlayınca çok büyülenmiştim ben.

Evet, mesela Piotr Baron, Polonya’da tanınmış bir caz müzisyeni; çocukları da müzisyen olmuşlar. “Önce tereddüt ettim, bu işin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Sonra düşündüm, bir Eskimo, bir Kizilderili, bir Afrikalı, bir Çinli bir gece jam session’da çalıyorlar ve hayat boyu dost kalıyorlar. Bunu başka neyle yapabilirsin?” dedi.

- Yakında çalacak mısınız?

Albüm lansman konseri olacak. 24-25-26-27 Şubat tarihlerinde, 10 grubun katıldığı caz günleri gibi bir etkinlik düzenlenecek. Bizimki 24’ünde Babylon’da. (link: Babylon 10 Usta 10 Albüm: Ali Perret, Sibel Köse, İmer Demirer) İzmir’de festival konserimiz olacak.

- Sen kendine bir soru sorsan ne sorardın?

“Bundan sonra ne olacak,” diye sorardım ama onun cevabını bilmiyorum.

- Yapay zeka caz albümü yapabilir mi?

Tatsız, bence imkansız ama zamanla nasıl gelişecek kimbilir.

- Film de yapıyor ama ben beğenmiyorum yaptıklarını.

Ruh yok çünkü. Şimdi yaptıklarını beğenmezsin ama mesela bir on yıl sonra… Albümün basın bülteni mesela, Fransızca’ya çevirir mi diye baktım, çok hızlı ve hatasız çeviriyor ama sonra İngiliz editör arkadaşıma gönderdim, o tabii bambaşka bir şey yazdı. Henüz öyle değil ama çok hızlı. Faydalanılacak çok şey var ve bir süre sonra geçecek bir sürü seviyeyi bir çok alanda. Çeviri insanların yıllarca uğraştığı bir şey, saniyeler içinde yapıyor.

- Müzikte?

Müzikte de parçayı veriyorsun, big band aranjmanını hemen yazıyor. Sen sonra onun üzerine renk verirsin. Bir besteyi “şu stilde yap” diyorsun, hemen onu yapıyor; tabii ki sesler mekanik. Reklam jingle’larında var mesela, ben duyuyorum; eskiden onu birilerine söyletir, para verirlerdi. Kimse umursamıyor ki o mu söylemiş, bu mu söylemiş... Bunlar çoğaldıkça belki de bazı şeyler daha kıymetli olacak. Stüdyoda o kadar çok şeyi düzeltebiliyorsun ki giderek sentetik, suni bir his geliyor. Bir şey kusursuz olduğu için mi güzeldir yoksa başka bir şey için mi? Başka bir şey içinse insani olan taraf nedir, duygu nedir? Şiir yazar mı AI? Ara aşamalarda kullanmak için çok kolaylık ve zaman sağladığı şüphesiz ama yaratıcılık kısmını inan bilmiyorum. Göreceğiz. 

10 Usta 10 Albüm | Sibel Köse

Sibel Köse Septet | Spotify

Vokal: Sibel Köse
Piyano: Kürşad Deniz
Trompet: İmer Demirer
Trombon: Bulut Gülen
Saksafon: Engin Recepoğulları
Kontrbas: Kağan Yıldız
Davul: Berke Özgümüş
Mix/Mastering: Sinan Sakızlı
Kayıt: Sinan Sakızlı, Ceylan Akçar - Hayyam Stüdyoları
Kayıt Asistanı: İlker Çiçek, Hazal Odabaşı
Video: Ebru Aksoy

 


© T24