menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye yeni silah sistemleri mi geliştiriyor, yoksa kendi çevresinde yeni bir düzen tahayyülü mü kuruyor?

7 0
previous day

İHA’lardan uzun menzilli füzelere, elektronik harp sistemlerinden uzay teknolojilerine uzanan savunma sanayii yükselişi artık yalnız askerî kapasite tartışması değil. Türkiye, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında teknoloji, devlet kapasitesi ve jeopolitik etki arasında yeni bir ilişki kurmaya çalışıyor. Ancak tarihte hiçbir “Pax” yalnız askerî güçle kalıcı olmadı; kalıcılık, düzen üretme kapasitesinden geldi. Bugün Ankara’nın önündeki asıl soru da tam burada ortaya çıkıyor: Türkiye yalnız yeni silah sistemleri geliştiren bir ülkeye mi dönüşüyor, yoksa kendi çevresinde “Pax Turcica”[1] tarzında yeni bir stratejik düzen tahayyülü mü kuruyor?

Dünyayı yalnız fethedenler değil, düzen kurabilenler şekillendirdi

Tarih boyunca büyük güçler yalnız savaş kazanarak yükselmediler. Kalıcı hale gelenler, çevrelerinde ekonomik dolaşımı güvence altına alan, ticaret yollarını açık tutan, hukuk sistemi kuran ve jeopolitik öngörülebilirlik sağlayan devletlerdi. Bu nedenle tarihçiler zamanla belirli dönemleri “Pax” kavramıyla tanımlamaya başladılar. “Pax”, yalnız barış anlamına gelmiyordu; aynı zamanda belirli bir gücün kendi çevresinde uzun süreli bir düzen kurabilme kapasitesini ifade ediyordu.

En bilinen örnek elbette Pax Romana’dır. Roma İmparatorluğu yaklaşık iki yüzyıl boyunca Akdeniz dünyasında görece istikrarlı bir düzen sağladı. Ancak Roma’nın başarısı yalnız lejyonların askerî gücüyle açıklanamazdı. Roma’yı kalıcı hale getiren şey yollar, limanlar, hukuk sistemi, vergi mekanizması ve şehirleşme ağıydı. Akdeniz ilk kez bu ölçekte ortak bir ekonomik alan gibi işlemeye başladı. Mallar, insanlar ve fikirler imparatorluk içinde büyük ölçüde kesintisiz dolaşabiliyordu. Roma, korku kadar öngörülebilirlik de üretiyordu.

Ardından gelen Pax Mongolica ilk bakışta paradoks gibi görünür. Çünkü Moğol fetihleri tarihin en yıkıcı askerî hareketlerinden biriydi. Ancak fetihlerin ardından oluşan geniş imparatorluk alanı, Avrasya ticaret yollarını güvenli hale getirdi. İpek Yolu yeniden canlandı. Çin’den Ortadoğu’ya, oradan Avrupa’ya uzanan ticaret ağları hızlandı. Pusula, kâğıt, matbaa teknikleri, matematik bilgisi ve hatta salgın hastalıklar kıtalar arasında daha hızlı dolaşmaya başladı. Bazı tarihçiler bu dönemi erken küreselleşmenin ilk büyük aşamalarından biri olarak görür.

Pax Ottomana ise özellikle 16. yüzyıl Osmanlı düzenini tanımlamak için kullanılır. Osmanlı yalnız askerî fetihler gerçekleştirmedi; Balkanlar’dan Doğu Akdeniz’e, Karadeniz’den Ortadoğu’ya uzanan geniş bir coğrafyada ticaret yollarını, liman güvenliğini ve çok dinli bir yönetim yapısını sürdürdü. Kervan yolları, vakıf sistemi, merkezî vergi düzeni ve şehir ağları imparatorluğun ekonomik dolaşımını destekledi. Osmanlı düzeni yalnız askerî değil; lojistik, ekonomik ve idarî bir sistemdi.

On dokuzuncu yüzyılda dünyanın merkezine bu kez Pax Britannica yerleşti. Bu dönemde düzenin omurgası kara ordularından çok deniz üstünlüğüydü. Britanya’nın Kraliyet Donanması yalnız askerî bir güç değil; küresel ticaret yollarının güvenlik mekanizmasıydı. Londra finansın merkezi haline gelirken sterlin dünya ekonomisinin ana omurgalarından biri oldu. Telgraf ağları, demiryolları, limanlar ve sanayi devrimi modern küreselleşmenin ilk büyük dalgasını yarattı. Pax Britannica’yı mümkün kılan yalnız savaş gemileri değildi; sanayi üretimi, finansal derinlik ve teknolojik üstünlüktü.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ise dünya Pax Americana dönemine girdi. 1945 sonrası kurulan Amerikan düzeni yalnız askerî üslerden oluşmuyordu. NATO ittifakı, dolar sistemi, Bretton Woods kurumları, teknoloji şirketleri, Hollywood, Silikon Vadisi ve internet birlikte çalışan devasa bir mimari oluşturdu. Amerika yalnız güvenlik sağlamadı; aynı zamanda küresel ekonominin, finansın, teknolojinin ve kültürel etkinin merkezine yerleşti. Bugünkü uluslararası sistem hâlâ büyük ölçüde bu mimarinin üzerinde duruyor.

Fakat artık bu düzen ilk kez ciddi biçimde tartışılıyor. Çin yükseliyor. Avrupa savunma kapasitesi sorunlarıyla karşı karşıya. Amerika kendi iç kutuplaşmasıyla mücadele ediyor. Küresel tedarik zincirleri parçalanıyor. Enerji güvenliği yeniden jeopolitiğin merkezine yerleşiyor. İşte tam bu dönemde Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi yeni bir soruyu gündeme getiriyor: Ankara yalnız yeni silah sistemleri mi geliştiriyor, yoksa kendi çevresinde yeni bir düzen tahayyülü mü kuruyor?

Yıldırımhan haberinin asıl önemi

Financial Times’ın kısa süre önce yayımladığı “Turkey unveils new missile touted as able to hit US mainland” başlıklı haber ilk bakışta sıradan bir savunma haberi gibi görünüyordu. Oysa haberin asıl önemi teknik ayrıntılarında değil, işaret ettiği zihniyet dönüşümündeydi. Haberde Yıldırımhan’ın 6.000 kilometre menzile, 3.000 kilogram harp başlığına ve Mach 25 hız iddiasına sahip olduğu aktarılıyor; ancak aynı haber, sistemin henüz tam olarak inşa edilip test edilmiş bir prototipinin bulunmadığını ve kapasite iddialarına yönelik şüpheleri de vurguluyordu.

Tanıtım videosunda Amerika Birleşik Devletleri haritasının hedef olarak gösterilmesi ise yalnız teknik değil, psikolojik bir mesaj niteliğindeydi. Çünkü burada artık klasik NATO çevre ülkesi psikolojisinden farklı bir zihinsel çerçeve görülüyordu. Türkiye uzun yıllar boyunca Batı güvenlik mimarisine büyük ölçüde bağımlı bir ülke olarak hareket etti. NATO üyeliği Ankara’ya güvenlik sağladı; fakat aynı zamanda ciddi teknoloji bağımlılıkları yarattı. Uçaklardan radar sistemlerine, motor teknolojilerinden hassas mühimmata kadar pek çok kritik alan dış kaynaklıydı.

1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında uygulanan Amerikan ambargosu bu yapının kırılma anlarından biri oldu. Türkiye ilk kez savunma alanındaki dış bağımlılığın aslında stratejik bağımlılık anlamına geldiğini çok sert biçimde gördü. ASELSAN’ın kuruluşu bu nedenle yalnız teknik bir yatırım değil; jeopolitik bir refleks olarak okunmalıdır. Bugün Yıldırımhan’dan Tayfun’a, elektronik harp sistemlerinden insansız platformlara uzanan çizgi aslında yarım yüzyıllık bir stratejik dönüşümün sonucu olarak görülebilir.

Fakat burada önemli olan yalnız yeni füze sistemleri değildir. Daha büyük olan soru şudur: Türkiye bu teknolojik kapasiteyi nasıl bir devlet modeline bağlayacaktır? Eğer mesele yalnız menzil, hız ve harp başlığı üzerinden tartışılırsa, savunma sanayiinin asıl politik ve tarihsel anlamı kaçırılır. Yıldırımhan bu nedenle yalnız bir füze projesi değil; Türkiye’nin kendisini nasıl gördüğüne, nasıl göstermek istediğine ve çevresindeki güç mimarisinde nasıl bir yer aradığına dair sembolik bir işarettir.

Tarihsel “Pax” Düzenleri ve Taşıyıcı Güç Mantıkları

Savunma sanayiinden teknoloji ekosistemine

Son on yılda Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi yalnız askerî kapasite üretmedi; aynı zamanda yeni bir teknoloji psikolojisi yarattı. Baykar’ın geliştirdiği sistemler Libya, Karabağ ve Ukrayna savaşlarında görünür hale geldikçe Türkiye’de teknoloji üretimine dair toplumsal algı da değişmeye başladı. Uzun yıllar boyunca büyük altyapı projeleri, inşaat sektörü ve tüketim ekonomisi üzerinden kurulan modernleşme anlatısı ilk kez yüksek teknoloji eksenine kayıyor.

Bu değişim küçümsenmemeli. Çünkü modern devletlerin özgüveni yalnız ekonomik büyüklükten değil, karmaşık teknoloji üretebilme kapasitesinden de beslenir. Bugün Türkiye’de genç mühendis kuşakları için savunma sanayii yalnız bir iş alanı değil; aynı zamanda ulusal kapasite duygusu anlamına geliyor. ROKETSAN, “Turkish Aerospace Industries”, HAVELSAN ve STM etrafında oluşan yeni yapı artık klasik anlamda yalnız savunma üretimi yapmıyor. Yapay zekâdan elektronik harbe, yazılımdan uydu teknolojilerine kadar uzanan geniş bir teknoloji alanı oluşturuyor.

Türkiye ilk kez orta-yüksek teknoloji yoğunluklu bir sektörde küresel ölçekte görünür hale geliyor. Bu nedenle savunma sanayiinin yükselişi yalnız askerî değil; aynı zamanda ekonomik, kültürel ve sosyolojik bir dönüşüm anlamına geliyor. Türkiye uzun yıllar boyunca tekstil, beyaz eşya, otomotiv yan sanayii, inşaat ve düşük-orta teknoloji üretimiyle büyüyen bir ekonomi görüntüsü verdi. Savunma sanayii ise ilk kez daha karmaşık mühendislik, sistem entegrasyonu, yazılım, elektronik, sensör teknolojisi ve hassas üretim gerektiren bir alanda küresel rekabet iddiası oluşturuyor.

Bu nokta Cumhuriyet’in modernleşme tarihi açısından da önemlidir. Erken Cumhuriyet’in sanayileşme tahayyülü demiryolu, fabrika, şeker, demir-çelik ve temel üretim kapasitesi üzerine kuruluydu. İkinci yüzyılın stratejik modernleşmesi ise daha çok veri, yazılım, platform, sensör, füze, uydu ve yapay zekâ üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle savunma sanayii, Türkiye’nin geç kalmış sanayi modernleşmesini yüksek teknoloji alanında telafi etme arzusunun da bir ifadesi olarak okunabilir.

Egeli ve Mevlütoğlu’nun işaret ettiği dönüşüm

Sıtkı Egeli ve Arda Mevlütoğlu’nun International “Institute for Strategic Studies” için hazırladıkları çalışmalar, Türkiye savunma sanayiini yalnız teknik gelişme olarak değil, devlet kapasitesi ve stratejik otonomi meselesi olarak okuyor.

Egeli ve Mevlütoğlu’nun füze programlarına ilişkin 2026 tarihli çalışması, Türkiye’nin artık balistik ve seyir füzeleri alanında genişleyen bir portföy geliştirdiğini ve bu yönelimin bölgesel tehdit algıları kadar savunma-sanayi özerkliği arzusuyla da bağlantılı olduğunu gösteriyor. Raporda dikkat çekici olan noktalardan biri, Türkiye’nin füze kapasitesini yalnız askerî caydırıcılık açısından değil, teknoloji tabanı oluşturma çabası olarak da değerlendirmeleri. Çünkü modern füze sistemleri yalnız metal işleme veya mühimmat üretimi değildir; aynı zamanda yazılım, elektronik, sensör, navigasyon, malzeme........

© T24