Savaşların görünen yüzü devletlerdir, derin yüzü rejimlerdir

Tarih, savaşları çoğu zaman ülkeler ve milletler arasındaki mücadeleler olarak yazar. Oysa modern çağın büyük kırılmalarına daha yakından bakıldığında, devletlerin arkasında çoğu kez birbirleriyle bağdaşmayan rejim tipleri, meşruiyet anlayışları ve siyasal medeniyet tasarımları görülür. Türk Kurtuluş Savaşı’nı yalnız Ankara ile Atina arasında, Holokost’u yalnız Almanlar ile Yahudiler arasında, bugünkü Trump–Avrupa gerilimini yalnız NATO bütçesi üzerinden, Trump–Netanyahu yakınlığını da yalnız taktik bir ittifak olarak okumak bu yüzden eksik kalır. Derinde işleyen fay hattı, çoğu zaman devletler arasında değil, rejimler arasındadır.

Tarihi yalnız bayrakların ve orduların hareketi olarak okuyanlar, çoğu zaman olayların en görünür katmanını yakalar ama en belirleyici katmanını kaçırır. Çünkü savaş meydanında karşı karşıya gelen şey her zaman sadece iki ulusal çıkar değildir. Çoğu zaman iki ayrı meşruiyet iddiası, iki ayrı egemenlik anlayışı, iki ayrı hukuk fikri, iki ayrı toplum tasavvuru da çarpışır. Devletler sahnededir; fakat sahnenin arkasında rejimler vardır.

Bu yüzden “savaşlar özünde rejim çatışmalarıdır” cümlesi, ilk bakışta fazla iddialı görünse de modern tarihin büyük bölümü açısından son derece açıklayıcı bir önermedir. Elbette her savaş tek sebebe indirgenemez. Jeostrateji, enerji, ticaret yolları, sömürge rekabeti, sınırlar, güvenlik kaygıları ve güç dengeleri son derece önemlidir. Ama yine de özellikle 1789 sonrasının dünyasında, büyük çatışmaların çok önemli bir bölümü aynı zamanda rejimlerin, siyasal düzenlerin ve meşruiyet biçimlerinin çatışması olarak okunabilir. Rejim tipi, liderlerin savaşa girme ve savaşı sürdürme hesaplarını etkiler; demokratik rejimler birbirleriyle daha seyrek savaşır, otoriter rejimlerle demokratik rejimler arasındaki güvensizlik ise daha yapısal bir nitelik taşır.

Buradan bakınca, Fransız Devrimi sonrasında Avrupa’yı sarsan savaşlar yalnız Fransa’nın Avusturya ve Prusya ile savaşı değildi. Devrimci halk egemenliği ilkesi ile hanedan meşruiyetine dayanan monarşik düzen, aynı kıta içinde birbiriyle savaş haline girmişti. Bir yanda egemenliğin kaynağını “ulus” ta gören yeni siyaset, öbür yanda egemenliği hanedanın ve kutsal meşruiyetin devamı sayan eski düzen vardı. Fransız Devrim Savaşları bu nedenle sadece jeopolitik bir mücadele değil, aynı zamanda Avrupa’nın siyasal meşruiyet kodlarının yeniden yazılmasıydı.

Aynı şey 20. yüzyılda daha da açık hale gelir. İkinci Dünya Savaşı’nı yalnız Almanya, İtalya ve Japonya’nın yayılmacılığı olarak görmek eksik kalır. Savaşın derin mantığında faşist-totaliter rejimlerle liberal-demokratik ve parlamenter rejimler arasındaki büyük bir hesaplaşma vardır. Soğuk Savaş da aynı şekilde yalnız iki süper gücün küresel nüfuz rekabeti değildi; liberal-demokratik kapitalizm ile tek-partili sosyalist rejim tipi arasındaki bir sistem mücadelesiydi. Devletler yarışıyordu; ama her devlet kendi rejim modelini, kendi hukuk anlayışını, kendi toplum tasarımını da taşıyordu.

Buradan Türkiye’ye geldiğimizde tez daha da berraklaşıyor.

Türk Kurtuluş Savaşı sadece Türk-Yunan savaşı değildi

Türk Kurtuluş Savaşı’nı yalnız Türklerle Yunanlar arasındaki askerî çatışma olarak okumak, olayın dış görünüşünü doğru yakalar ama iç mantığını eksik bırakır. Çünkü Anadolu’daki mücadele yalnız işgale karşı verilmiş bir bağımsızlık savaşı değildi; aynı zamanda egemenliğin hanedandan millete devredildiği büyük bir rejim dönüşümünün savaş içindeki doğumuydu.

Millî Mücadele’nin amacı yalnız tam bağımsızlık değil, aynı zamanda kayıtsız şartsız egemenlikti. Yani mesele sadece dış düşmanı kovmak değil, içeride egemenliğin yeni sahibini tayin etmekti. TBMM’nin açılışı, Ankara’nın tek meşru merkez haline gelişi ve devamında Saltanatın kaldırılması, bu yüzden askerî süreçten ayrı değil, onun siyasal özüdür.

Bu açıdan bakıldığında Kurtuluş Savaşı en az üç cephede verilmiştir. Birinci cephe, işgalci güçlere ve Sevr düzenine karşı dış cephedir. İkinci cephe, İstanbul’daki saray merkezli meşruiyet ile Ankara’daki milli irade merkezli meşruiyet arasındaki iç cephedir. Üçüncü cephe ise, imparatorluk artığı bir siyasî yapının yerine cumhuriyetçi, ulus egemenliğine dayanan yeni bir siyasal düzenin kurulmasıdır.

Dolayısıyla “Türk-Yunan Savaşı” ifadesi askerî düzeyde doğrudur, ama tarihsel-siyasal düzeyde yetersizdir. Esas kırılma, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğmakta olan rejimi ile Osmanlı Saltanatı’nın çözülmekte olan rejimi arasındadır. Dış düşman ile iç meşruiyet kavgası aynı tarihsel süreçte üst üste binmiştir. Bu yüzden Ankara’nın savaşı, aynı anda hem bağımsızlık savaşıdır hem egemenlik devrimidir hem de rejim savaşıdır.

Bu nokta, bugün de çok öğreticidir. Çünkü bir savaşın adını sadece karşı tarafın milliyetiyle koymak, çoğu zaman onun siyasal anlamını örter. “Türk-Yunan Savaşı” derseniz, Yunanistan ile Türkiye arasındaki bir cephe hareketini anlatırsınız. Ama “milli egemenliğin saltanata karşı savaşı” dediğiniz anda, tarihin asıl eksenine yaklaşmış olursunuz.

Holokost’un faili “Almanya” değil, Nazi rejimiydi[1]

Aynı ayrım Holokost için de zorunludur. Holokost’un arkasında Almanya vardı, evet. Alman devlet kapasitesi vardı, Alman bürokrasisi vardı, Alman sanayisi, Alman polisi, Alman demiryolları, Alman idari aklı ve Alman toplumunun çeşitli düzeylerde suç ortaklıkları vardı. Ama özünde belirleyici olan, bütün bu araçları tek bir imha siyasetine dönüştüren şeyin Nazi rejimi oluşudur.

Yahudi karşıtı nefret, tek başına toplumsal bir önyargı olmaktan çıkıp devlet aklına, yasaya, güvenlik kurumlarına, bürokrasiye ve nihayet imha makinesine dönüştürülmüştür. Burada belirleyici olan, bir halkın özünden taşan değişmez bir kötülük değil; belirli bir ideolojinin devlet gücüyle birleşerek kurduğu totaliter rejimdir. Elbette toplum desteği, rıza, korku, iş birliği ve sessizlik çok önemlidir. Ama bunları anlamlı kılan çerçeve yine rejimin kendisidir.

Bu yüzden Holokost’u “Almanlar Yahudileri yok etti” gibi kaba bir milli öze indirgeyerek anlatmak hem tarihsel olarak yetersizdir hem de siyasal olarak yanıltıcıdır. “Millet” ile “rejim” aynı şey değildir; “devlet” ile “iktidar tarzı” aynı şey değildir; “toplum” ile “yürürlükteki iktidar aygıtı” aynı şey değildir. Holokost örneği, bu ayrımın neden vazgeçilmez olduğunu acı biçimde öğretir.

Bu ayrım bugün açısından da kritiktir. Çünkü bir toplumu veya bir halkı toptan mahkûm etmek başka şeydir, belirli bir rejimi veya iktidar blokunu tarihsel-siyasal olarak çözümlemek başka şey. Holokost örneği bize tam da bunu öğretir.

İsrail örneğinde de “ülke” ile “rejim çizgisi” ayrımı şart

Bugünkü İsrail tartışmalarında tam da bu ayrımın çoğu zaman kaybedildiği görülüyor. Bir yanda İsrail devletinin güvenlik kaygıları, toplumun çok katmanlı yapısı, iç muhalefeti, savaş karşıtı sesleri ve kurumları var. Öte yanda ise Netanyahu döneminde belirginleşen ve özellikle aşırı sağ-dinci ortaklarla kurulan koalisyon biçimiyle daha sertleşen belirli bir iktidar hattı var. Analizi berraklaştırmak için eleştirinin hedefini doğru seçmek gerekir: mesele “İsrail halkı” değil, giderek daha fazla çoğulcu ve özgürlükçü olmayan, daha hukukla sürtüşen, daha yürütme-merkezli bir siyasal çizgidir.

Burada kavramsal hassasiyet önemlidir. Bugünkü İsrail’i Nazi Almanya’sı ile özdeşleştirmek ne tarihsel olarak doğrudur ne de analitik olarak faydalıdır. Holokost ile bugünkü Orta Doğu savaşlarını aynı kategoriye yerleştirmek, ölçekleri ve rejim tiplerini birbirine karıştırır. Ama şu söylenebilir: İsrail’de mevcut hükümet çizgisi, liberal-demokratik........

© T24