NATO’ya dair ezberleri değil, tarihi konuşalım |
Türkiye’de ABD ve NATO üzerine konuşurken çoğu kez öfke hafızası öne çıkıyor, tarihsel bilanço ise geri planda kalıyor. Oysa 1945’ten bugüne uzanan çizgiye soğukkanlı biçimde bakıldığında görülen şudur: Türkiye NATO’dan kusursuz, eşitlikçi ve her zaman güven veren bir müttefiklik görmedi. Ama Sovyet baskısından Körfez savaşlarına, Suriye krizinden bugünkü İran kaynaklı füze tehditlerine kadar uzanan güvenlik hattında NATO üyeliği Türkiye’yi zayıflatmadı; tersine çoğu durumda güçlendirdi. Eleştiri başka şeydir, tarihsel muhasebeyi tersyüz etmek başka şey.
Türkiye’de NATO tartışması akılcı bir dış politika meselesi olmaktan çok, çoğu zaman kimlik ve refleks meselesi gibi yaşanıyor. Bir kesim için NATO neredeyse vazgeçilmez bir medeniyet tercihi. Bir başka kesim için ise Türkiye’yi kullanan, bağımlılaştıran, gerektiğinde de yalnız bırakan bir dış çerçeve. Oysa gerçek hayat, sloganların sevdiği kadar saf değil. Türkiye’nin NATO tecrübesi ne toptan bir başarı hikâyesidir ne de toptan bir aldanma öyküsü. Ama soğuk bir bilanço yapılacaksa, özellikle güvenlik perspektifinden bakıldığında genel toplamın artıda olduğu söylenmelidir. NATO’nun kurucu metni de ittifakı sadece askerî bir blok olarak değil, demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkeleri etrafında tanımlıyordu. Bu yönü çoğu zaman unutuluyor.
Mustafa Kemal’den başlayan hat: Amerika’ya teslimiyet değil, denge gözüyle bakmak
Bu tartışmayı anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. Cumhuriyet’in erken döneminde Ankara’nın Amerika’ya bakışı bugünkü basit kutuplaşmalarla açıklanamaz. Mustafa Kemal’in Marcosson söyleşisinde Amerika ve Türkiye’yi, İngiliz İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık savaşını kazanmış iki demokratik tecrübe olarak aynı cümlede düşünmesi, aslında yeni Cumhuriyet’in Batı ile kurduğu ilişkinin nüansını gösteriyordu. Burada bir teslimiyet değil, Avrupa emperyal merkezlerine karşı daha uzakta duran bir güçle denge ilişkisi kurma arzusu vardı. Chester Projesi de aynı bağlamda okunmalıdır. Erken Cumhuriyet, Amerikan sermayesiyle ilişkiyi doğrudan boyun eğme değil, güç dengesi üretme imkânı olarak görüyordu. Türk-Amerikan ilişkisinin başlangıcı bir aşk hikâyesi değil, serinkanlı bir jeopolitik hesaptı.
Türkiye’yi NATO’ya götüren asıl neden: Stalin tehdidi
Türkiye’nin NATO’ya girişini anlamak için asıl kırılma noktasına, yani 1945 sonrasına bakmak gerekir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerinde baskı kurması, Kars ve Ardahan çevresinde talepler ileri sürmesi ve Türkiye’yi kendi nüfuz alanına çekmeye çalışması, Ankara’da gerçek bir güvenlik alarmı yarattı. Amerikan arşiv belgeleri de bu tehdidin sadece Türkiye’ye değil, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu dengesine yönelik daha geniş sonuçlar doğurabileceğini açıkça yazıyordu. 1946’da USS Missouri’nin İstanbul’a gelişi de bu nedenle yalnızca sembolik bir ziyaret değildi; dönemin Amerikan kayıtları, bunun Türkiye’de ABD’nin daha belirgin biçimde destek vermeye başladığı hissini güçlendirdiğini gösteriyor. Türkiye o aşamada Batı’ya ideolojik yakınlıktan önce, jeopolitik mecburiyet yüzünden yöneldi.
Kore ve 1952 üyeliği: tercih değil, güvenlik sigortası
Kore Savaşı’na asker gönderilmesi ve ardından Türkiye’nin 18 Şubat 1952’de NATO üyeliğine kabul edilmesi, bu jeopolitik yönelişi kurumsallaştırdı. Türkiye artık yalnız bir sınır ülkesi değil, kolektif savunma sisteminin parçasıydı. NATO açısından Türkiye güneydoğu kanadının kritik dayanağıydı; Türkiye açısından ise üyelik, Sovyet baskısına karşı tek başına kalmamak demekti. Yani Türkiye’nin NATO’ya girişi,........