menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Montrö’den Hürmüz’e: Egemenlik, geçiş serbestisi ve boğazlar çağında barışın hukuku

11 0
10.04.2026

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’nin boğazlar üzerindeki egemenliğini uluslararası deniz ticaretinin gerekleriyle uzlaştıran ender metinlerden biridir. Bu yüzden mesele yalnız İstanbul ve Çanakkale değildir. Bugün Hürmüz’de yaşanan kriz de aynı temel soruyu yeniden önümüze koyuyor: Dünyanın hayati bir boğazı, kıyı devletinin güvenliğini çiğnemeden ve büyük güç rekabetini serbest bırakmadan nasıl açık tutulur? Montrö, Hürmüz’e bire bir kopyalanacak bir şablon sunmaz; ama çok güçlü bir siyasal-hukukî mantık sunar.

Boğaz rejiminin asıl başarısı

Montrö’nün tarihsel önemi, boğazları ne “tam uluslararasılaştırılmış” bir alan, ne de “tam kapalı ulusal mülk” olarak kurmuş olmasındadır. 1936 rejimi, Türkiye’nin güvenliğini gözeterek geçiş rejimini yeniden düzenledi; ticaret gemileri için serbest geçiş ilkesini korudu, ama savaş gemileri için tür, tonaj, ön bildirim ve Karadeniz’de kalış süresi bakımından ayrıntılı sınırlamalar getirdi. Böylece Karadeniz’e kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan devletler arasında makul ve uygulanabilir bir menfaat dengesi kuruldu.

Bu yüzden Montrö’yü yalnız teknik bir boğaz sözleşmesi olarak değil, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin hukukileşmiş biçimlerinden biri olarak görmek gerekir. Çünkü ilke, ancak somut kurallara dönüşürse devlet davranışını etkiler. Montrö bunu yaptı: Türkiye’ye savaş halinde, savaşan devlet değilse çatışan tarafların savaş gemilerini sınırlama; savaşan tarafsa geçişi kendi takdirine bırakma; yakın savaş tehlikesi gördüğünde ise daha geniş yetkiler işletme imkânı verdi. Bu çerçeve, barışın iyi niyete değil, düzenlenmiş ihtiyata dayanmasını sağladı.

Montrö’nün savaş yıllarındaki gerçek değeri

Montrö’nün gerçek tarihsel değeri, yalnız barış zamanında bir geçiş rejimi kurmuş olmasında değil, savaş zamanında Türkiye’ye bir hukukî siper sağlamış olmasındadır. İkinci Dünya Savaşı boyunca Ankara, Boğazlar üzerindeki denetimini salt egemenlik iddiasıyla değil, uluslararası bir sözleşmenin verdiği yetkiyle kullandı. Bu sayede Türkiye, ne Mihver’in ne de Müttefiklerin taleplerine doğrudan boyun eğen bir ülke görüntüsü verdi; tersine, her iki tarafa da aynı temel cevabı verebildi: Türkiye kendi keyfine göre değil, Montrö hükümlerine göre hareket ediyordu.

Bu nokta küçümsenmemelidir. Büyük güçlerin baskısı karşısında bazen en önemli güç, yalnız askerî kapasite değil, kararın hukukî meşruiyetidir. Montrö, Türkiye’ye tam da bunu sağladı. Savaşan devletlerin savaş gemilerinin geçişini sınırlayan hükümler, Boğazlar’ı büyük güçlerin doğrudan deniz rekabetine açmayan bir güvenlik rejimi yarattı. Daha da önemlisi, Türkiye’ye yapılabilecek baskıları siyasal pazarlığın çıplak alanından çıkarıp hukuk alanına taşıdı. Böylece Ankara’nın verdiği kararlar yalnız ulusal iradenin değil, uluslararası sözleşmenin uygulanması olarak sunulabildi.

İkinci Dünya Savaşı boyunca bu hukuki zemin, Türkiye’ye pasif değil, aktif bir tarafsızlık alanı açtı. Almanya Karadeniz’de Sovyetler’e karşı deniz gücü ihtiyacını farklı yollarla aşmaya çalışırken, Müttefikler de Boğazlar meselesini kendi savaş hesapları içinde değerlendirdi. Türkiye ise bu iki baskı arasında kendisini büyük güçlerin serbest rekabet alanına dönüştürmedi. Montrö burada yalnız bir metin değil, bir diplomatik kalkan işlevi gördü. Türkiye’nin asıl kazanımı da buydu: askerî gücünden daha büyük bir hukukî caydırıcılık elde etmek.

Barışın korunması, NATO ve Batı ile entegrasyon

Montrö tek başına Karadeniz’de barışı üretmedi; ama barışın bozulmasını zorlaştıran bir rejim kurdu. Bunun yakın dönem en açık örneği, Türkiye’nin 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını “savaş” olarak nitelemesi ve ilgili hükümleri uygulayarak Boğazlar’ı çatışan tarafların savaş gemilerine kapatmasıydı. Montrö’nün gerçek değeri tam burada yeniden ortaya çıktı: Türkiye, bir blokun deniz koridoru gibi değil, denge üreten bir boğaz bekçisi gibi hareket edebildi.

NATO üyeliği açısından da Montrö’nün etkisi dolaylı ama derindir. Savaş sonrası dönemde Sovyetler Birliği’nin hem sınır hem de boğazlar rejimine ilişkin baskıları, Türkiye için meselenin yalnız hukuk değil egemenlik meselesi olduğunu gösterdi. Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişi elbette sadece Boğazlar’la açıklanamaz; ama Boğazlar üzerindeki egemenliği koruma ihtiyacının bu yönelişin merkezindeki başlıklardan biri olduğu açıktır.

Batı ile ekonomik ilişkiler ve Avrupa hattı bakımından da benzer bir durum vardır. Montrö, ne Ankara Anlaşması’nın ne Gümrük Birliği’nin ne de adaylık statüsünün doğrudan kaynağıdır. Ama Türkiye’yi ticaret yollarına açık, aynı zamanda kurallı ve öngörülebilir bir boğaz rejimi uygulayan devlet olarak konumlandırdığı için bu ilişkilerin jeopolitik zeminini güçlendirmiştir. Ekonomik yakınlığın hukuki temeli ayrı olsa da, güvenlik coğrafyasının istikrarı ekonomik entegrasyonun sessiz önkoşullarından biridir.

Büyük güçlerin hassasiyeti neden normaldir?

Bu nedenle dünyanın jeopolitik olarak güçlü devletlerinin........

© T24