K6 çağında Türkiye: Yapay zekâ, sanayi politikası ve uzun akıl Amerika’nın Çin’e karşı yaptığından Türkiye ne öğrenebilir?

Donald Trump'ın öngörülemez çıkışlarının, Joe Biden'ın sanayi politikalarının ve Çin'in devlet destekli teknoloji hamlelerinin arkasında aynı tarihsel gerçek yatıyor: Dünya yeni bir teknolojik dönüşüm çağının içine giriyor. Buhar makinesinin, elektriğin ve internetin yarattığı büyük kırılmaların ardından şimdi yapay zekâ, biyoteknoloji, kuantum teknolojileri ve enerji dönüşümü ekonomileri yeniden şekillendiriyor. Böyle dönemlerde mesele yalnızca büyümek değildir; dönüşebilmek, uyum sağlayabilmek ve yeni teknolojik düzen içinde kendine yer açabilmektir. Türkiye'nin önündeki soru da budur: K6'nın seyircisi mi olacağız, oyuncusu mu?

Uzun dalgalar ve büyük dönüşümler

Ekonomi tarihi çoğu zaman büyüme oranlarının, krizlerin, faiz kararlarının veya seçim sonuçlarının tarihi gibi anlatılır. Oysa daha derine bakıldığında görülen şey farklıdır. Ekonomi tarihi aynı zamanda teknolojilerin, kurumların ve toplumların birlikte değişim hikâyesidir. Buhar makinesi yalnızca üretim süreçlerini hızlandırmadı; fabrikayı ve modern sanayi toplumunu yarattı. Demiryolları yalnızca ulaşım maliyetlerini düşürmedi; ulusal pazarları, yeni şehirleri ve yeni ticaret ağlarını mümkün kıldı. Elektrik yalnızca fabrikalara enerji vermedi; üretim organizasyonunu, kent yaşamını ve gündelik hayatın ritmini değiştirdi. Otomobil yalnızca yeni bir ulaşım aracı olmadı; petrol ekonomisini, banliyöleşmeyi ve kitlesel tüketimi doğurdu. İnternet ise yalnızca iletişim teknolojisi değildi; küresel ekonominin sinir sistemine dönüştü. Bu nedenle büyük teknolojik sıçramaları yalnızca mühendislik başarıları olarak okumak eksik kalır. Her büyük teknoloji dalgası aynı zamanda yeni kurumlar, yeni şirketler, yeni toplumsal sınıflar ve yeni güç dengeleri yaratır. Tarih boyunca ekonomik liderlik çoğu zaman teknolojiyi ilk keşfedenlerin değil, onu ekonomik ve toplumsal yapıya en başarılı biçimde entegre edenlerin eline geçmiştir.

Yaklaşık bir asır önce Rus iktisatçı Nikolai Kondratieff bu olguyu açıklamaya çalışan önemli bir kuramsal çerçeve geliştirdi. Kondratieff'e göre kapitalist ekonomiler düz bir çizgi üzerinde ilerlemez; yaklaşık kırk ila altmış yıl süren uzun dönemli dalgalar hâlinde gelişir. Her dalga yeni bir teknolojik paradigma etrafında şekillenir, yükselir, olgunlaşır, yavaşlar ve sonunda yerini yeni bir dalgaya bırakır. Bu yaklaşım zaman zaman aşırı yorumlandı, zaman zaman eleştirildi; ancak aradan geçen yüz yılın ardından bile güçlü bir sezgisel değere sahip olduğu görülüyor. Çünkü ekonomi tarihine baktığımızda gerçekten de belirli teknolojik kümeler etrafında şekillenen büyük dönüşüm dönemleri görüyoruz. İlk uzun dalga buhar gücü ve tekstil sanayii üzerine kurulmuştu. İkinci dalga demiryolları ve çelik üretimi etrafında yükseldi. Üçüncü dalga elektriğin, kimyanın ve ağır sanayinin damgasını taşıdı. Dördüncü dalga otomotiv, petrol ve kitlesel üretim çağını yarattı. Beşinci dalga ise bilgisayarlar, yarı iletkenler, yazılım ve internet üzerine inşa edildi. Bugün giderek daha fazla araştırmacı dünyanın altıncı büyük teknoloji dalgasına doğru ilerlediğini düşünüyor. Bu yeni dalganın merkezinde yapay zekâ bulunuyor; ancak mesele yalnızca yapay zekâ değil. Biyoteknoloji, kuantum teknolojileri, enerji depolama sistemleri, robotik ve ileri malzemeler de yeni dönemin temel yapı taşları hâline geliyor. Burada önemli olan nokta şudur: Tarihte hiçbir teknoloji kendi başına refah yaratmadı. Elektrik ortaya çıktığında bütün ülkeler aynı ölçüde zenginleşmedi; internet ortaya çıktığında bütün toplumlar aynı ölçüde dönüşmedi. Yapay zekâ da tek başına refah üretmeyecek. Asıl belirleyici olan, ülkelerin bu teknolojileri hangi kurumlarla, hangi eğitim sistemiyle, hangi sermaye yapısıyla ve hangi kalkınma vizyonuyla birleştirebildikleridir.

Schumpeter'den Perez'e: Teknoloji neden herkese aynı sonucu üretmiyor?

Kondratieff'in fikirlerini geliştiren iktisatçılardan biri Joseph Schumpeter oldu. Schumpeter ekonomik gelişmenin merkezine girişimciliği ve yeniliği yerleştirdi; kapitalizmin temel özelliğinin denge değil, sürekli dönüşüm olduğunu savundu. Ona göre yeni teknolojiler eski sektörleri yıkar, yeni şirketler yaratır ve ekonomiyi yeniden şekillendirir. Bu nedenle kapitalizm bir denge sistemi değil, bir "yaratıcı yıkım" mekanizmasıdır. Ancak teknoloji ile refah arasındaki ilişkiyi en ayrıntılı biçimde inceleyen isimlerden biri Carlota Perez oldu. Perez'in çalışmaları bugün K6 tartışmalarını anlamak açısından son derece önemlidir. Çünkü ona göre büyük teknolojik devrimler iki farklı aşamada gerçekleşir. İlk aşamada teknoloji ortaya çıkar; finansal sermaye hızla yeni sektörlere yönelir, büyük servetler oluşur, spekülasyon artar ve teknoloji şirketleri olağanüstü değerlemelere ulaşır. Ancak bu aşamada refahın geniş toplum kesimlerine yayılması sınırlıdır. İkinci aşamada ise kurumlar dönüşmeye başlar. Eğitim sistemi uyum sağlar, altyapılar tamamlanır, düzenleyici çerçeveler oluşur, finansal sistem daha üretken alanlara yönelir ve teknoloji ekonominin geneline yayılır. Refah asıl bu ikinci aşamada ortaya çıkar. Elektrik bunun en iyi örneklerinden biridir. Elektrik motorunun icadı ile üretkenlik patlaması arasında onlarca yıl vardır; çünkü fabrikaların yeniden tasarlanması, şehirlerin elektrifikasyonu ve yeni üretim süreçlerinin oluşması zaman almıştır. İnternet de benzer bir yol izledi. Teknik temelleri 1970'lerde atıldı; ancak üretkenlik üzerindeki büyük etkisi 1990'lar ve 2000'lerde görüldü. Bugün yapay zekâ konusunda da benzer bir geçiş döneminde olabiliriz. Devasa veri merkezleri kuruluyor, trilyonlarca dolarlık piyasa değerleri oluşuyor, yapay zekâ şirketleri küresel yatırımcıların odağı hâline geliyor. Fakat asıl soru henüz cevaplanmış değil: Yapay zekâ toplumun genel üretkenliğini ne ölçüde artıracak? Yeni orta sınıflar yaratacak mı? Gelir dağılımını nasıl etkileyecek? İstihdam yapısını nasıl değiştirecek? Bu soruların cevabı teknolojinin kendisinde değil, kurumlarda yatıyor. Tam da bu nedenle K6 tartışması aslında teknoloji tartışmasından çok bir kurumsal dönüşüm tartışmasıdır.

Washington uzlaşısının sonu mu?

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra dünya ekonomisine hâkim olan anlatı son derece açıktı. Devlet küçülecek, piyasalar serbestleşecek, ticaret önündeki engeller kaldırılacak ve küresel sermaye en verimli alanlara yönelerek refah üretecekti. Bu yaklaşım daha sonra "Washington Uzlaşısı" adıyla anılmaya başladı. IMF, Dünya Bankası ve uluslararası finans çevreleri uzun yıllar boyunca gelişmekte olan ülkelere benzer reçeteler önerdi. Mali disiplin, özelleştirme, dışa açıklık ve piyasa mekanizmasının güçlendirilmesi kalkınmanın temel araçları olarak sunuldu. Bu yaklaşımın tamamen başarısız olduğunu söylemek doğru olmaz. Dünya ticareti büyüdü, yüz milyonlarca insan küresel ekonomiye entegre oldu ve özellikle Doğu Asya ülkeleri ihracata dayalı büyüme stratejileriyle önemli başarılar elde etti. Ancak aynı dönemde daha az konuşulan başka bir süreç yaşandı. Teknolojik liderlik giderek daha fazla sayıda ülke için ekonomik bir mesele olmaktan çıkıp jeopolitik bir mesele hâline geldi. Bilgisayarlar, yarı iletkenler, iletişim ağları, yazılım platformları ve veri altyapıları yalnızca ekonomik değer üretmiyor; aynı zamanda ulusal güç kapasitesini belirliyordu.

2008 küresel finans krizi bu tartışmayı derinleştiren ilk büyük kırılma oldu. Kriz, finansal serbestleşmenin tek başına sürdürülebilir refah üretmediğini gösterdi. Ardından Covid-19 pandemisi geldi. Küresel tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı. Enerji piyasalarında yaşanan dalgalanmalar, yarı iletken krizleri ve ABD-Çin rekabetinin sertleşmesiyle birlikte yeni bir soru gündemin merkezine yerleşti: Kritik teknolojiler tamamen piyasanın kararlarına bırakılabilir miydi? Bugün Washington'un verdiği cevap büyük ölçüde hayırdır. Bu nedenle son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan dönüşümü yalnızca korumacılık ya da Çin karşıtı politika olarak okumak eksik kalır. Aslında gördüğümüz şey, devletin teknolojik dönüşüm süreçlerinde yeniden koordinatör rolü üstlenmesidir. Devlet geri dönmektedir; ancak fabrikaları yönetmek için değil, teknolojik dönüşümün yönünü belirlemek için.

Morozov'un gördüğü şey

Evgeny Morozov'un Le Monde Diplomatique'de yayımlanan son makalesi tam da bu dönüşüme odaklanıyor. Morozov'un dikkat çektiği nokta Donald Trump'ın siyasi tarzı ya da Washington'daki günlük tartışmalar değil. Asıl mesele, Amerika'nın Çin karşısında teknolojik üstünlüğünü koruyabilmek için devlet, sermaye, üniversiteler, savunma sanayii ve teknoloji şirketleri arasında yeni bir koordinasyon modeli kurmaya başlamasıdır. Morozov'a göre Trump ile Biden arasındaki görünür farklılıklara rağmen iki yönetim arasında dikkat çekici bir süreklilik vardır. Yarı iletkenler, yapay zekâ, kritik mineraller, enerji teknolojileri ve veri altyapıları artık yalnızca ekonomik sektörler olarak görülmemektedir. Bunlar ulusal güvenliğin ve küresel güç rekabetinin temel unsurları hâline gelmiştir. Bu nedenle Pentagon'un bütçesi, kamu araştırma programları, teknoloji şirketleri ve özel sermaye fonları arasında daha önce görülmemiş ölçekte bir etkileşim ortaya çıkmaktadır.

Bu tabloyu devlet kapitalizminin yükselişi olarak tanımlamak mümkündür; ancak yeterli değildir. Çünkü Amerika'nın yaptığı şey piyasa ekonomisini terk etmek değildir. Nvidia, Microsoft, Google, Amazon veya OpenAI kamu kuruluşları değildir. Yenilik üretmeye devam edenler girişimciler ve özel şirketlerdir. Değişen şey, devletin geleceğin teknolojik altyapılarını şekillendirme konusundaki rolüdür. Aslında bu durum Amerika için tamamen yeni değildir. İnternet DARPA'nın araştırma projelerinden doğmuştur. GPS savunma ihtiyaçları için geliştirilmiştir. Yarı iletken sanayiinin ilk büyük müşterilerinden biri Pentagon olmuştur. Morozov'un işaret ettiği şey, Amerika'nın uzun süredir sahip olduğu fakat çoğu zaman görünmeyen kalkınmacı devlet kapasitesinin yeniden görünür hâle gelmesidir. Burada Türkiye açısından önemli olan, Morozov'un eleştirilerini birebir benimsemek değil; onun teşhis ettiği dönüşümden ders çıkarmaktır. Çünkü asıl mesele devlet ile piyasa arasında tercih yapmak değil, büyük teknolojik dönüşümlerin gerektirdiği koordinasyon kapasitesini anlayabilmektir.

Amerika'nın yeni teknoloji devleti

Bugün Amerika'nın attığı adımlara yakından bakıldığında ortak bir mantık görülür. CHIPS Act yalnızca çip üretimini artırmayı hedeflemiyor; aynı zamanda yarı iletken ekosistemini Amerika içinde yeniden güçlendirmeyi amaçlıyor. Inflation Reduction Act yalnızca iklim değişikliğiyle mücadele programı değil; aynı zamanda enerji teknolojileri ve ileri üretim kapasitesi için devasa bir sanayi politikası niteliği taşıyor. Üniversiteler, ulusal laboratuvarlar, savunma araştırma kurumları ve özel sektör arasında kurulan ağlar ise yapay zekâdan biyoteknolojiye kadar birçok alanda yeni bir yenilikçilik mimarisi oluşturuyor. Buradaki temel fikir basit: Geleceğin teknolojileri yalnızca bugünün piyasa sinyalleriyle şekillenmeyecek kadar büyük ve karmaşık yatırımlar gerektiriyor. Devletin görevi bu alanlarda belirsizliği azaltmak, ortak altyapılar kurmak ve uzun vadeli yön duygusu yaratmak.

Türkiye açısından bakıldığında asıl dikkat çekici olan nokta da burada ortaya çıkıyor. Amerika'nın yaptığı şey yeni bir planlı ekonomi kurmak değil; uzun vadeli teknoloji vizyonu oluşturmak. Sorun devletin ekonomiye dönmesi değil, devletin geleceğe dönmesi. Türkiye'nin son yıllardaki temel açmazlarından biri ise tam tersine, gündemin giderek kısa vadeli sorunlar tarafından belirlenmesi. Enflasyon, döviz kuru, bütçe dengesi ve seçim döngüleri elbette önemlidir. Ancak bunların hiçbiri tek başına bir kalkınma stratejisi değildir. Büyük dönüşümler kısa vadeli kriz yönetimiyle değil, uzun vadeli yön duygusuyla gerçekleşir. K6 çağında Türkiye'nin önündeki temel soru da budur: Günlük ekonomik yönetimin ötesine geçerek geleceğin teknolojik ekonomisini inşa edecek kurumsal kapasiteyi oluşturabilecek miyiz? Eğer bu soruya olumlu cevap verebilirsek, yapay zekâ çağını yalnızca izleyen değil, şekillendiren ülkeler arasında yer alma şansımız hâlâ vardır.

Türkiye'nin başlangıç şartları: Umutsuzluk için sebep yok

Türkiye'nin teknoloji yarışına geç kaldığını söylemek kolaydır. Son yıllarda yaşanan yüksek enflasyon, kur istikrarsızlığı, yatırım ortamına ilişkin tartışmalar ve beyin göçü gibi sorunlar dikkate alındığında kötümser bir tablo çizmek de mümkündür. Ancak tarihsel perspektiften bakıldığında daha dengeli bir değerlendirme yapmak gerekir. Çünkü büyük teknolojik dönüşümler yalnızca bugünkü göstergeler üzerinden okunmaz; ülkelerin birikimleri, üretim kapasiteleri ve kurumsal hafızaları da dikkate alınmalıdır. Türkiye'nin önündeki fırsatları anlamak için önce sahip olduğu başlangıç koşullarını doğru değerlendirmek gerekir.

Her şeyden önce Türkiye sanayisiz bir ülke değildir. Tam tersine, son altmış yıl içinde önemli bir üretim altyapısı oluşturmuştur. Otomotivden beyaz eşyaya, makineden kimyaya, savunma sanayiinden lojistiğe kadar birçok alanda ciddi bir üretim deneyimi bulunmaktadır. Avrupa'nın en büyük otomotiv üretim merkezlerinden biri hâline gelmiş, beyaz eşya sektöründe küresel ölçekte rekabet edebilen şirketler yaratmış ve son yıllarda savunma sanayiinde dikkat çekici bir mühendislik kapasitesi geliştirmiştir. Bu birikim küçümsenmemelidir. Çünkü K6 çağının kazananları yalnızca yazılım geliştiren ülkeler olmayacaktır. Yapay zekâyı üretim süreçlerine, sanayiye, lojistiğe, enerjiye ve hizmet sektörlerine başarıyla entegre edebilen ülkeler öne çıkacaktır. Türkiye'nin elindeki en önemli avantajlardan biri de tam burada yatmaktadır.

İkinci önemli avantaj coğrafi konumdur. Küresel ekonomi son yıllarda yeni bir eğilimle karşı karşıya bulunuyor. Şirketler yalnızca düşük maliyet aramıyor; aynı zamanda güvenilir ve yakın tedarik zincirleri arıyorlar. Pandemi ve jeopolitik gerilimler sonrasında "yakın coğrafyada üretim" anlayışı giderek önem kazanıyor. Avrupa Birliği'nin hemen yanında bulunan, Gümrük Birliği sayesinde Avrupa üretim ağlarına entegre olmuş ve güçlü lojistik altyapıya sahip bir Türkiye bu açıdan önemli fırsatlara sahiptir. K6 çağında yalnızca teknoloji üretmek değil, teknolojik üretim ağlarının bir parçası olmak da kritik öneme sahip olacaktır.

Ancak güçlü yönlerin yanında ciddi zayıflıklar da bulunmaktadır. Bunların başında kronikleşen enflasyon sorunu geliyor. Yüksek enflasyon yalnızca satın alma gücünü aşındıran bir sorun değildir; aynı zamanda uzun vadeli yatırım kararlarını da olumsuz etkiler. Teknoloji yatırımları sabır ister. Bir araştırma merkezinin sonuç üretmesi yıllar alabilir. Bir yarı iletken ekosisteminin oluşması on yıllar gerektirebilir. Buna karşılık yüksek enflasyon ekonomiyi sürekli kısa vadeli düşünmeye zorlar. Şirketler uzun vadeli stratejiler yerine günlük nakit akışlarını yönetmeye odaklanır. Bu nedenle fiyat istikrarı yalnızca bir para politikası hedefi değil, aynı zamanda bir teknoloji politikası ön şartıdır.

Bir diğer sorun eğitim sistemidir. Türkiye son yirmi yılda yükseköğretime erişimi önemli ölçüde artırdı. Üniversite sayısı arttı, mezun sayısı yükseldi. Ancak K6 çağının ihtiyacı yalnızca daha fazla diploma değildir. Asıl ihtiyaç daha yüksek kalite, daha güçlü araştırma kapasitesi ve daha nitelikli insan sermayesidir. Yapay zekâ ekonomisinin temel girdisi veri olabilir; ancak asıl belirleyici unsur insan olacaktır. Matematik bilen, bilimsel yöntem kullanabilen, karmaşık problemleri çözebilen ve disiplinler arası düşünebilen insan kaynağı yaratamayan ülkelerin teknoloji yarışında öne çıkması mümkün değildir.

Savunma sanayiinden yapay zekâ ekonomisine

Türkiye'nin son yirmi yıldaki en önemli başarı hikâyelerinden biri savunma sanayiidir. Bu başarı çoğu zaman yalnızca üretilen ürünler üzerinden değerlendiriliyor. Oysa asıl önemli olan, ortaya çıkan mühendislik ve organizasyon........

© T24