menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İstanbul-Ankara-Çanakkale: Üç şehir, üç belediyecilik örneği

14 0
11.05.2026

Türkiye’de belediyecilik artık yalnızca yol, su, park, otobüs ve imar meselesi değildir. Belediyeler, merkezi devletin tıkandığı, sosyal devletin zayıfladığı, ekonomik krizin gündelik hayatı ezdiği bir dönemde yeni bir kamusal akıl üretme alanına dönüşmüştür. İstanbul’da Ekrem İmamoğlu, Ankara’da Mansur Yavaş, Çanakkale’de Ülgür Gökhan deneyimleri, üç farklı ölçek ve üç farklı belediyecilik dili üzerinden aynı soruya cevap arıyor: Türkiye, ikinci yüzyılında modernleşmesini hangi ritimle, hangi kurumlarla ve hangi toplumsal denge içinde sürdürecek?

Belediyecilik artık yalnızca yerel hizmet değildir

Türkiye’de belediyecilik üzerine konuşurken çoğu zaman yanlış yerden başlıyoruz. Tartışma, ya günlük siyaset üzerinden kişilere sıkışıyor ya da belediyecilik, teknik hizmetlerin toplamı gibi görülüyor. Oysa Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı büyük dönüşüm, belediyeyi artık yalnızca çöp toplayan, asfalt döken, imar planı yapan, otobüs çalıştıran bir yerel idare olmaktan çıkardı. Belediye, ekonomik kriz karşısında hane halkının nefes aldığı, merkezi yönetimle toplum arasındaki mesafenin açıldığı yerde yeni bir kamusal temas alanı üreten, yurttaşın devleti en somut biçimde hissettiği bir demokrasi laboratuvarı haline geldi.

Bu nedenle İstanbul, Ankara ve Çanakkale belediyeciliklerini birlikte okumak gerekir. Çünkü bu üç deneyim, yalnız üç belediye başkanının icraat sicili değildir. Aynı zamanda üç farklı ölçeğin, üç farklı modernleşme biçiminin ve üç farklı kamusal akıl tarzının görünür hale geldiği bir karşılaştırma alanıdır. Daha önce kurduğumuz çerçevenin söylediği gibi, Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnızca büyüme, demokrasi ya da dış politika değildir; daha derinde, “bu ülke hangi ritimle ve hangi ölçek üzerinden yeniden kurulacak?” sorusu vardır. Yanlış politika telafi edilebilir; fakat yanlış ritim, uzun vadede sistem üretmez.

Bu yazının temel iddiası şudur: İmamoğlu belediyeciliği İstanbul’da enerjiyi, dalgayı ve küresel temas yüzeyini yönetmeye çalışan bir modeldir. Yavaş belediyeciliği Ankara’da kurumu, hesap verebilirliği, sosyal destekle kırsal üretim arasında bağ kuran bir kamusal sadeliği temsil eder. Gökhan belediyeciliği ise Çanakkale’de süreklilik, hafıza, insan ölçeği ve gündelik hayat kalitesi üzerinden sessiz ama kalıcı bir modernleşme pratiği sunar. Bunların hiçbiri tek başına Türkiye modeli değildir. Ama üçü birlikte okunduğunda, ikinci yüzyıl için ihtiyaç duyulan şeyin “yeni bir belediyecilik mucizesi” değil, doğru bir bileşim olduğu görülür: Ankara’dan kurumsal akıl, İstanbul’dan ekonomik dinamizm, Çanakkale’den toplumsal denge.

Ölçek meselesi: Aynı politika üç şehirde aynı sonucu üretmez

Türkiye’de modernleşme tartışmaları çoğu zaman içerik üzerinden yürür: laiklik, sanayileşme, demokrasi, küreselleşme, refah devleti, kentleşme, üretim modeli… Oysa en az bunlar kadar önemli olan bir değişken vardır: ölçek. Aynı politika farklı ölçekte bambaşka sonuçlar üretir. Aynı hizmet anlayışı İstanbul’da dev bir sistem mühendisliği meselesi haline gelirken, Ankara’da kurumun güven üretme kapasitesiyle, Çanakkale’de ise yaşam kalitesi ve süreklilikle ölçülür. Bu nedenle Ankara, İstanbul ve Çanakkale yalnız üç şehir değildir; üç ayrı modernleşme rejimidir.

İstanbul, Türkiye’nin küresel ekonomiyle, finansla, göçle, teknolojiyle, kültürel üretimle, rantla ve krizle en yoğun temas ettiği yerdir. Burada belediyecilik, dalgayı yönetme sanatıdır. İstanbul’da hata büyüktür; gecikme pahalıdır, plansızlık bir süre sonra yalnız trafik sıkışıklığı değil, toplumsal yorgunluk üretir. Bu nedenle İstanbul belediyeciliği, yalnız hizmet üretmek değil, devasa bir metropolün enerjisini yönlendirmek zorundadır.

Ankara farklıdır. Cumhuriyet’in kurucu aklının mekânsal karşılığı olan Ankara’da belediyecilik, sembolik olarak da pratik olarak da kurum meselesidir. Ankara’da başarı, gösterişli bir kentsel sıçramadan çok, kamu kaynağının nasıl kullanıldığı, ihalenin nasıl yapıldığı, sosyal yardımın nasıl dağıtıldığı, belediyenin yurttaşla nasıl konuştuğu üzerinden ölçülür. Ankara’nın hafızasında devlet vardır; dolayısıyla belediyecilik burada devlet aklının daha mütevazı, daha hesap verebilir, daha yere yakın bir versiyonunu üretme imtihanıdır.

Çanakkale ise üçüncü bir yol sunar. Ne İstanbul gibi dalganın merkezindedir ne Ankara gibi kurucu devlet aklının sembolik yükünü taşır. Ama tam da bu nedenle önemlidir. Çanakkale’de belediyecilik, büyük sıçramalarla değil, süreklilik içinde kurulur. Hafıza güçlüdür ama yük değildir. Kurum istikrarlıdır ama katı değildir. Büyüme ile yaşam kalitesi arasında bir tercih yapılmaz; daha çok bu ikisi arasında bir denge aranır.

İmamoğlu belediyeciliği: İstanbul’da dalgayı yönetmek

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul deneyimini anlamak için ilk bakılması gereken alan ulaşımdır. Çünkü İstanbul’da ulaşım yalnız teknik bir hizmet değil, metropolün ekonomik verimliliği, toplumsal zamanı ve gündelik hayat kalitesi demektir. Metro yatırımları, bu açıdan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin öne çıkan başlıklarından biridir. İBB kaynaklarına ve kamuya yansıyan verilere göre 2019 sonrasında İstanbul’da 65 kilometrenin üzerinde yeni raylı sistem hattı ve 62 istasyon hizmete alınmış; raylı sistem üretim hızı yıllık ortalama 13 kilometrenin üzerine çıkarılmıştır. Bu veri, İstanbul gibi finansman, kamulaştırma, mühendislik, merkezi idare onayı ve döviz maliyeti baskısı altında yaşayan bir kent için yalnız teknik değil, kurumsal kapasite göstergesidir.

İstanbul’da metro, yalnız ulaşım yatırımı değildir; aynı zamanda bir eşitlik politikasıdır. Çünkü metropolde yoksulluğun en görünmez maliyetlerinden biri zamandır. Merkeze uzak mahallelerde yaşayanlar, işe, okula, hastaneye, kültürel hayata ve kamusal alana erişmek için hem para hem zaman kaybeder. Raylı sistem yatırımı, bu anlamda kentin çevresinde yaşayan yurttaşın merkeze erişim hakkını güçlendirir. İstanbul’un kent hakkı meselesi, yalnız meydanların ya da sahillerin kullanımıyla değil, işçinin, öğrencinin, annenin, emeklinin ve genç çalışanın günde kaç saatini yolda kaybettiğiyle de ilgilidir.

İmamoğlu belediyeciliğinin ikinci ayağı sosyal destek mimarisidir. Askıda Fatura bu bakımdan yeni bir sosyal dayanışma teknolojisi olarak önemlidir. Sistem, ihtiyaç sahibi hanelerin faturalarını hayırseverlerle dijital ortamda eşleştirir. İBB’nin Askıda Fatura platformunda toplam ödenen miktar ve askıdan alınan fatura sayısı güncel olarak kamuya açık biçimde izlenebilmektedir; bu da sosyal yardımın hem görünür hem de aracısız bir dayanışma zemini üzerinden işlemesini sağlar.

Bu uygulamanın önemi yalnız dağıtılan yardımın miktarında değildir. Asıl yenilik, sosyal yardımın klasik “yardım eden iktidar-yardım alan vatandaş” dikeyliğinden çıkarılıp, kent ölçeğinde yatay bir dayanışma ilişkisine dönüştürülmesidir. Askıda Fatura, belediyenin doğrudan yardım dağıtmasının ötesinde, İstanbul toplumunun kendi içinde dayanışma kurmasına aracılık eder. Bu, sosyal belediyecilikten kamusal dayanışma platformuna geçiş anlamına gelir.

Halk Süt, Kent Lokantaları, Yuvamız İstanbul kreşleri, öğrenci yurtları, Anne Kart, Bölgesel İstihdam Ofisleri ve geri ödemesiz burslar da aynı mantığın parçalarıdır. İmamoğlu’nun kendi faaliyet sayfasında Kent Lokantalarının sayısının 18’e ulaştığı, Halk Süt kapsamında yüz binlerce çocuğa milyonlarca litre süt ulaştırıldığı belirtilmektedir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2024 yatırım ve hizmet programı da Yuvamız İstanbul, Halk Süt, öğrenci yurtları, burslar ve annelere ücretsiz ulaşım gibi uygulamaları İBB tarihinde ilk kez hayata geçirilen sosyal politika başlıkları arasında saymaktadır.

Burada ortaya çıkan model şudur: İstanbul gibi dalga etkisinin en güçlü olduğu kentte belediye, ekonomik krizin hane halkı üzerindeki baskısını azaltmak için doğrudan gündelik hayata dokunur. Kent Lokantası yalnız ucuz yemek değildir; enflasyonun öğrenciyi, emekliyi, düşük gelirliyi ve yalnız yaşayan kentliyi nasıl sıkıştırdığını gören bir yerel refah aracıdır. Kreş yalnız çocuk bakımı değildir; kadının çalışma hayatına katılımını, hane ekonomisini ve çocukların erken yaşta eşit başlangıç hakkını ilgilendiren bir sosyal yatırım alanıdır. Bölgesel İstihdam Ofisleri yalnız iş bulma masası değildir; metropolde işgücü piyasası ile iş arayan arasında yerel bir eşleştirme kurumu oluşturma denemesidir.

Bu nedenle İmamoğlu belediyeciliğini yalnız “hizmet belediyeciliği” diye adlandırmak yetersiz kalır. Bu model, İstanbul’un enerjisini kontrolsüz bir piyasa dalgasına bırakmama çabasıdır. Üç dosyadaki teorik çerçevenin ifade ettiği gibi, İstanbul Türkiye’nin küresel sistemle temas yüzeyidir; bu temas olmadan büyüme, teknoloji ve rekabet mümkün değildir. Ama dalga ile temas arttıkça istikrar üretme kapasitesi de zayıflayabilir. O nedenle İstanbul’da mesele küresel dalgaya kapılmak değil, onu yönlendirebilecek kurumsal çerçeveyi kurmaktır.

Yavaş belediyeciliği: Ankara’da kurumu yeniden sadeleştirmek

Mansur Yavaş’ın Ankara deneyimi, İstanbul’daki metropol enerjisinden farklı bir yerden okunmalıdır. Yavaş belediyeciliği, büyük sembolik projelerden çok, kamu kaynağının kullanımı, sosyal yardımın örgütlenmesi, kırsal kalkınma ve belediye-yurttaş ilişkisinin sadeleşmesi üzerinden anlam kazanır. Ankara’da belediyecilik, gösterişli bir kent vizyonundan çok, kamusal güvenin yeniden inşasıdır.

Bu modelin merkezinde Başkent Kart vardır. Başkent Kart, sosyal yardımın koli, paket, dağıtım görüntüsü ve politik aracılık üzerinden değil, yurttaşın kendi ihtiyacını kendi tercihine göre karşılayabileceği bir kart sistemiyle yapılmasını sağlar. Bu, yardım alan yurttaşın saygınlığını koruyan, yerel esnafla ekonomik dolaşım kuran ve sosyal desteği daha izlenebilir hale getiren bir yöntemdir. Mansur Yavaş’ın resmi sayfasında Başkent Kart ve sosyal yardımlar başlığı altında doğalgaz desteği, öğrenci ulaşım desteği, kömür desteği, emeklilere destek ve bebek destekleri gibi başlıklar yer almaktadır.

Ankara modelinin ikinci ve belki daha özgün ayağı kırsal kalkınmadır. Ankara, çoğu zaman yalnız başkent bürokrasisiyle, bakanlıklarla, üniversitelerle ve merkez ilçelerle düşünülür. Oysa Ankara aynı zamanda geniş kırsal ilçeleri, üreticileri, hayvancılığı, tarımı ve köyden mahalleye dönüşmüş yerleşimleri olan büyük bir coğrafyadır. Yavaş belediyeciliği, bu gerçeği belediyecilik meselesinin içine çekmiştir.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kırsal destek projeleri arasında mazot, tohum, fide, gübre, sulama borusu, damızlık hayvan ve üretim destekleri yer alır. Belediyenin mazot desteği sayfasında 34 bin 460 üreticiye 84 milyon TL’nin üzerinde destek verildiği belirtilmektedir. Tohum ve fide desteği sayfasında ise 2019’dan bu yana yerli üreticiyi ve kırsal kalkınmayı desteklemek amacıyla Macar........

© T24