Hürmüz krizi ve Türkiye

Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, Türkiye için yalnızca uzak bir savaşın enerji faturası değildir. Mesele, dış enerji şokuna zaten yüksek enflasyon, yüksek finansman maliyeti, reel olarak değerlenmiş kur, zayıf sanayi ivmesi ve kırılgan beklentilerle yakalanmış bir ekonominin yeni bir stres testine girmesidir. Üstelik bu test sadece makroekonomik değildir; Türkiye’nin bölgesel konumu, enerji koridoru rolü, NATO üyeliği, İran’la komşuluğu ve Avrupa için stratejik ağırlığı da aynı anda yeniden fiyatlanmaktadır. Haluk Bürümcekçi’nin 13 Mart ve 20 Mart tarihli iki yazısı tam da bu eşiği işaret ediyordu: önce “yeni bir stres testi”, ardından Şimşek’i en çok tedirgin eden gelişme. Aradan geçen yalnızca bir hafta içinde iyimserliğin neden dağıldığını anlamak için bundan daha iyi bir çerçeve bulmak zor.

Savaşın 28 Şubat 2026’da başladığını Reuters haberleri açıkça yazıyor; bugün 22 Mart 2026 olduğuna göre artık krizin 23. günündeyiz. Bu da artık ilk şokun değil, kalıcılık ihtimalinin tartışıldığı bir evrede olduğumuz anlamına geliyor. Reuters’a göre 21 Mart kapanışında Brent petrol 112,19 dolara çıktı; aynı haber akışı, savaşın ilk 22 gününde küresel arzdan yaklaşık 440 milyon varillik bir kayıp oluştuğunu ve Hürmüz’ün neredeyse kapanma noktasına geldiğini aktarıyor. İran ise boğazın bütünüyle kapanmadığını, ama “düşman bağlantılı” gemiler dışında geçişin koordinasyona bağlandığını savunuyor. Bu tablo, piyasaların artık savaşı geçici bir haber akışı olarak değil, yeni bir fiyat rejimi olarak okumaya başladığını gösteriyor.

1.Kriz öncesi: Zaten kırılgan bir ekonomi

Hürmüz krizini doğru anlamanın ilk şartı, Türkiye ekonomisinin bu şoka hangi zeminde yakalandığını hatırlamaktır. Şubat 2026’da yıllık TÜFE yüzde 31,53’e yükseldi; Merkez Bankası 12 Mart 2026’da politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu; TÜFE bazlı reel efektif kur endeksi şubat ayında 103,17’ye çıktı. TCMB’nin 12 Mart tarihli PPK özeti, ocak ayında cari açığın 6,8 milyar dolar olduğunu ve 12 aylık birikimli cari açığın 32,9 milyar dolara yükseldiğini de teyit ediyor. Aynı dönemde Türkiye ekonomisi 2025 genelinde yüzde 3,6 büyümüş olsa da, imalat PMI şubatta 49,3’te kaldı; yani sanayi tarafı savaşa güçlü bir ivmeyle değil, zaten sınırda bir görünümle girdi.

Bu tablo tek başına şunu söylüyor: Türkiye dış enerji şokuna düşük enflasyonla, gevşek finansman koşullarıyla ya da rekabetçi kurla yakalanmadı. Tam tersine, zaten pahalı para, yapışkan enflasyon ve reel olarak değerlenmiş kur üçgeni içindeydi. Böyle bir yapıda dışarıdan gelen enerji şoku sadece ithalat faturasını bozmaz; beklentileri, fiyatlama davranışını ve kur rejiminin taşıma kapasitesini de zorlar. Başka bir deyişle, sorun yalnız dış şok değildir; dış şoka içeriden zaten kırılgan yakalanmış olmaktır. Bu makalenin geri kalanında tartışacağımız her başlık, aslında bu başlangıç zafiyetinin farklı yüzlerinden ibarettir.

Haluk Bürümcekçi’nin iki yazısı da bu ön zemini çok iyi yakalıyor. 13 Mart tarihli yazıda, savaş birkaç haftada biter ve petrol yeniden daha düşük düzeylere çekilirse etkilerin sınırlı kalabileceği; aksi halde bütün tahminlerin gözden geçirilmesi gerekeceği söyleniyordu. 20 Mart tarihli ikinci yazıda ise ton sertleşmişti: 2026 için OVP’de öngörülen 22,3 milyar dolarlık cari açık hedefinde yukarı revizyonun kaçınılmaz hale geldiği, petrol 100 dolar civarında yerleşirse cari açığın çok daha yüksek patikalara çıkabileceği ve bunun da “yönetilen kur” çizgisini zorlayabileceği anlatılıyordu. Bu iki yazı arasında geçen bir hafta, aslında Türkiye’nin kriz öncesi kırılganlığının piyasada ne kadar hızlı görünür hale geldiğinin de hikâyesidir.

2.Hürmüz sonrası: Arz güvenliği değil, fiyat güvenliği krizi

Hürmüz Boğazı dünya enerji sisteminin merkez sinir uçlarından biridir. ABD Enerji Enformasyon İdaresi’ne göre 2024’te ve 2025’in ilk yarısında bu boğazdan geçen akış, küresel petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 20’sine ve toplam deniz yoluyla taşınan petrol ticaretinin yaklaşık dörtte birine denk geliyordu. Aynı hat üzerinden küresel LNG ticaretinin de yüzde 20’sinden fazlası geçiyordu; 2025’in ilk yarısında Hürmüz’den geçen LNG akışı 11,4 milyar fit küp/gün düzeyindeydi. Bu nedenle Hürmüz’deki her aksama yalnızca tanker takvimiyle ilgili bir sorun değildir; petrol, LNG, sigorta, navlun, rafineri arzı ve enflasyon beklentileri üzerinde aynı anda baskı kuran küresel bir fiyatlama şokudur.

Türkiye açısından burada yapılması gereken kritik ayrım, arz güvenliği ile fiyat güvenliği arasındaki ayrımdır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar 18 Mart’ta Türkiye’nin petrol ve doğal gaz açısından Hürmüz’e doğrudan bağımlı olmadığını, LNG’nin yaklaşık 12 ülkeden, boru gazının ise 4 ayrı ülkeden temin edildiğini ve o aşamada arz güvenliği bakımından doğrudan bir sıkıntı görülmediğini söyledi. Bu değerlendirme önemlidir. Ama aynı açıklama dolaylı olarak başka bir gerçeği de kabul eder: Türkiye’nin doğrudan moleküle erişimi görece çeşitlenmiş olabilir; fakat küresel fiyatlamadan kaçması mümkün değildir. Hürmüz’den geçiş aksadığında Türkiye’ye gelen enerji yükü fiziksel olarak başka yerden ulaşsa bile, o yük artık daha pahalı, daha riskli ve daha oynak bir piyasa üzerinden fiyatlanır.

İşte bu nedenle Hürmüz sonrası dönemde Türkiye için asıl mesele “petrol bulabilecek miyiz” değil, “petrolü ve gazı hangi fiyatla, hangi sigorta maliyetiyle, hangi risk primiyle alacağız” sorusudur. Reuters’ın 20 Mart tarihli haberinde Chubb’ın Hürmüz’den geçecek gemiler için özel savaş-riski sigorta tesisi başlatması boşuna değildir. Böyle bir mekanizmanın devreye girmesi, boğazın artık normal bir ticaret hattı değil, istisnai maliyet ve güvenlik şartlarıyla çalışan bir kriz bölgesi olarak fiyatlandığını gösterir. İran’ın bugün itibarıyla bazı gemilere geçişi koordinasyonla açtığını, bazılarına ise kapalı tuttuğunu söylemesi de bu yeni rejimi doğruluyor: boğaz hukuken açıkmış gibi görünse de ticari olarak pahalı, siyasi olarak seçici ve jeopolitik olarak kırılgan bir düzene girmiş durumda.

3.Enerji şoku cari açığı, enflasyonu ve kuru nasıl sıkıştırıyor?

Hürmüz krizinin Türkiye ekonomisi üzerindeki ilk büyük etkisi cari denge üzerinden ortaya çıkar. TCMB verilerine göre ocak ayında cari açık 6,807 milyar dolar oldu; yıllıklandırılmış açık ise 32,9 milyar dolara yükseldi. Buna karşılık 2026 yılı resmi program çerçevesi, 22,3 milyar dolarlık cari açık ve yüzde 3,8 büyüme hedefi üzerine kuruluydu. Tam bu noktada Mehmet Şimşek’in 16 Mart’ta Reuters’a verdiği mesaj önem kazanıyor: yüksek petrol fiyatları kalıcılaşırsa mevcut akaryakıt fiyatlama sisteminin bütçe açısından sürdürülebilir olmayacağını açıkça söyledi. Bunun anlamı şudur: enerji şoku yalnız dış ticaret açığını değil, aynı anda bütçeyi ve dezenflasyon programının maliyetini de bozmaktadır.

Bu baskının ikinci kanalı........

© T24