Devlet, lider ve konjonktür

Türkiye tarihini yalnız liderlerin kişisel özellikleri üzerinden okumak çoğu zaman yanıltıcıdır. Çünkü büyük liderler yalnız kendi iradeleriyle tarih yapmazlar; aynı zamanda içinde bulundukları dünya düzeninin, ekonomik yapının, toplumsal enerjinin ve devlet krizlerinin içinden geçerek karar alırlar. II. Abdülhamid, Vahdettin, 1923–1945 Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi, 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı dönemi, 2002–2016 Erdoğan I dönemi ve 2016–2026 Erdoğan II dönemi birbirinin tekrarı değildir; ancak hepsi Türkiye’de devletin kriz anlarında nasıl düşündüğünü gösteren büyük tarihsel eşiklerdir.

Daha verimli olan, bu altı dönemi aynı uzun tarihsel çizgi içinde okumaktır: Abdülhamid dönemi, Vahdettin dönemi, 1923–1945 Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi, 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı dönemi, 2002–2016 Erdoğan I dönemi ve 2016–2026 Erdoğan II dönemi. Bu altı dönem, Türkiye’nin değişen dünya konjonktürleri karşısında verdiği altı büyük cevaptır. Abdülhamid, Avrupa emperyalizminin, Balkan milliyetçiliklerinin, Rus baskısının ve mali bağımlılığın sıkıştırdığı bir imparatorluğu güvenlikçi merkezileşmeyle ayakta tutmaya çalıştı. Vahdettin, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ve işgal koşullarında hanedan meşruiyeti ile dış destek arasında bir hayatta kalma yolu aradı. Mustafa Kemal, imparatorluk çöküşünden yeni bir devlet çıkardı. 1945–2002 Atatürk devlet yönetim anlayışı, İkinci Dünya Savaşı sonrasının iki kutuplu dünyasında, Soğuk Savaş, NATO, çok partili hayat, kalkınmacı devlet, darbeler, 1980 liberal dönüşümü, 1990’ların koalisyon krizleri ve 2001 ekonomik çöküşü arasında Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini sürdürmeye çalıştı. Erdoğan’ın ilk dönemi, 2001 krizinin ardından küresel likidite, Avrupa Birliği çıpası ve büyüme dalgası içinde yeni bir çoğunluk siyaseti kurdu. Erdoğan’ın ikinci dönemi ise 15 Temmuz darbe girişimi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ekonomik kırılganlıklar, Rusya-Ukrayna savaşı, ABD-Çin rekabeti, enerji ve tedarik zinciri krizleri içinde daha güvenlikçi, daha merkezî ve daha jeopolitik bir devlet diline yöneldi.

Bu makalenin temel tezi şudur: Türkiye’de liderleri anlamak için onları yalnız kendi tercihleriyle değil, karşı karşıya kaldıkları tarihsel zorunluluklarla birlikte değerlendirmek gerekir. Atatürk dışa kapalı, tarımsal ağırlığı yüksek, sermaye birikimi zayıf, savaşlardan yorgun düşmüş bir ülkede 1929 Büyük Buhranı’nı ve ardından İkinci Dünya Savaşı’na giden otoriter Avrupa’yı göğüsledi. Erdoğan ise dışa açık, sanayileşmiş ama dış finansmana, enerji ithalatına ve küresel sermaye hareketlerine bağımlı bir ekonomide 2008–2009 Dünya Mali Krizi’ni, ardından ABD-Çin rekabetiyle şekillenen yeni jeopolitik düzeni yönetti. İki lideri de olumlamak ya da olumsuzlamak için değil, devlet aklının kriz karşısında nasıl değiştiğini anlamak için karşılaştırmak gerekir.

Abdülhamid: Güvenlikçi modernleşmenin kurucu paradoksu

II. Abdülhamid dönemi, Osmanlı’nın son yüzyılındaki en karmaşık eşiklerden biridir. Bu dönemi yalnız “istibdat” veya yalnız “modernleştirici padişah” kavramıyla açıklamak yetersizdir. Abdülhamid hem modernleştirici hem güvenlikçiydi. Hem demiryolları, telgraf, modern okullar, bürokratik kapasite ve merkezî idareyi güçlendirdi hem de basını, muhalefeti, öğrenci hareketlerini, subayları ve fikir hayatını sıkı biçimde denetim altında tuttu. Onun yönetim biçimindeki temel çelişki burada yatıyordu: Devleti modernleştiriyor, fakat topluma siyasal özne olarak güvenmiyordu.

Bu tercihin arkasında yalnız kişisel iktidar arzusu yoktu; çok derin bir çözülme korkusu vardı. 93 Harbi’nin yarattığı travma, Balkanların kaybı, Rus ordusunun Yeşilköy’e kadar gelmesi, Avrupa devletlerinin Osmanlı iç işlerine müdahalesi, Düyûn-ı Umûmiye ile mali egemenliğin sınırlanması ve milliyetçilik dalgası, Osmanlı devlet aklını büyük bir savunma psikolojisine soktu. Abdülhamid’in siyasal refleksi bu ortamda şekillendi. Ona göre imparatorluk ayakta kalacaksa merkezî otorite güçlenmeli, taşra denetlenmeli, iletişim ve ulaşım ağları kurulmalı, eğitim yoluyla yeni bir bürokratik kadro yetiştirilmeli, ama siyasal alan serbest bırakılmamalıydı.

Bu model kısa vadede anlaşılabilir bir akla dayanıyordu. Çöken bir imparatorlukta merkezîleşme, idare kapasitesi ve güvenlik refleksi doğal olarak öne çıkar. Fakat uzun vadede bu model kendi krizini üretti. Çünkü modernleşme ile özgürleşme birbirinden ayrıldığında, devlet teknik olarak güçlenirken toplum siyasal olarak daralır. Okullar çoğalır ama fikir hayatı baskılanır. Telgraf ve demiryolu yayılır ama kamusal tartışma alanı küçülür. Bürokrasi büyür ama meşruiyet daralır. Abdülhamid’in mirası bu yüzden çift yönlüdür: Cumhuriyet’in kullanacağı pek çok modern araç bu dönemde güçlenmiş, fakat Cumhuriyet’in aşmaya çalışacağı güvenlikçi siyaset dili de aynı dönemde derinleşmiştir.

Abdülhamid dönemi, Türkiye siyasal hafızasına çok güçlü bir kalıp bıraktı: Devlet kendisini tehdit altında hissettiğinde, siyasal alanı daraltarak kendini korumaya çalışabilir. Bu kalıp sonraki dönemlerde farklı biçimlerde geri dönecekti. Cumhuriyet’in askerî-bürokratik reflekslerinde, darbe dönemlerinde, güvenlikçi devlet aklında ve nihayet çağdaş siyasal krizlerde bu gölgenin izleri görülecekti. Abdülhamid’i bugünün tartışmaları açısından önemli kılan da budur. O yalnız geçmişte kalmış bir padişah değil, Türkiye’de devletin kriz anlarında nasıl düşündüğünü gösteren tarihsel bir laboratuvardır.

Vahdettin: Meşruiyetin çöktüğü yerde dış destek arayışı

Vahdettin dönemi Abdülhamid döneminden farklı bir kriz modelidir. Abdülhamid çözülmeyi güvenlikçi merkezileşmeyle yavaşlatmaya çalışmıştı; Vahdettin ise artık yenilmiş, işgal edilmiş, karar alma kapasitesi çökmüş bir imparatorluğun son hükümdarıydı. 1918 sonrası İstanbul yalnız askerî bir yenilginin değil, siyasal meşruiyet kaybının da merkezine dönüştü. Mondros Mütarekesi, İstanbul’un fiilî işgali, Sevr ihtimali, ordunun dağılması ve bürokrasinin moral çöküşü, saray çevresini “en az kayıpla hayatta kalma” stratejisine itti.

Bu stratejinin merkezinde İngiltere ile uzlaşma arayışı vardı. Vahdettin ve çevresindeki birçok aktör, İngiltere ile kurulacak bir ilişkinin hanedanı, hilafeti ve belki de devletin sınırlı bir devamlılığını koruyabileceğini düşündü. Bunu yalnız kişisel zaaf olarak görmek kolaydır; fakat tarihsel olarak bakıldığında, yenilmiş devletlerin elitleri çoğu zaman benzer refleksler gösterir. İçeride meşruiyet zayıfladığında dış destek bir güvenlik alanı gibi görünür. Ancak bu modelin kırılganlığı da tam burada ortaya çıkar: Dış destek, içeride üretilen siyasal meşruiyetin yerini tutamaz.

Ankara hareketi bu noktada farklılaştı. İstanbul, hanedan ve hilafet meşruiyetini korumaya çalışırken; Ankara, millet egemenliği, toplumsal seferberlik ve yeni siyasal merkez fikri üzerinden meşruiyet üretmeye başladı. Bu nedenle 1919–1923 arasındaki mücadele yalnız bir askerî mücadele değildi. Aynı zamanda iki meşruiyet anlayışının çatışmasıydı. Bir tarafta işgal koşullarında dış güçlerle uzlaşarak varlık alanı korumaya çalışan eski merkez; diğer tarafta egemenliğin kaynağını yeniden tanımlayan yeni merkez vardı.

Vahdettin’in sürgün hikâyesi bu açıdan çok öğreticidir. İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılması ilk bakışta güvenlik arayışı gibi göründü. Fakat Malta, Hicaz, Cidde, Mekke, Taif, İskenderiye, Cenova ve San Remo hattı, aslında Osmanlı sonrası dünyanın eski padişaha artık kalıcı bir siyasal alan tanımadığını gösterdi. Büyük güçler onu koruyabilir, taşıyabilir, sınırlayabilir; fakat ona yeni bir meşruiyet veremezdi. Arap coğrafyasında yeni hanedanlıklar, İngiliz nüfuzu, İbn Suud’un yükselişi ve milliyetçilikler, eski Osmanlı merkezinin geri çağrılacağı bir dünya bırakmamıştı.

Vahdettin döneminin bugüne bıraktığı ders şudur: Bir iktidar içeride toplumsal meşruiyet üretme kapasitesini kaybettiğinde, dış destek arayışı geçici güvenlik sağlayabilir; fakat kalıcı siyasal çözüm üretemez. Devletlerin kaderini yalnız dış baskılar değil, kriz anlarında içeride hangi meşruiyet anlayışını tercih ettikleri belirler. Bu ders, yalnız Osmanlı’nın son yılları için değil, modern Türkiye’nin bütün kriz dönemleri için geçerlidir.

Mustafa Kemal: Çöküşten kuruluşa geçen devlet aklı

Mustafa Kemal’in tarihsel farkı, imparatorluğun çöküşünden yeni bir devlet mantığı çıkarabilmesidir. O, Abdülhamid döneminin modern askerî okullarında yetişti; İttihatçı dünyanın içinden geçti; Balkan bozgununu, Trablusgarp’ı, Çanakkale’yi, Birinci Dünya Savaşı’nı, Mondros’u ve işgali gördü. Fakat aynı kuşağın birçok isminden farklı olarak, devlet kurtarma fikrini yalnız askerî aktivizm veya jeopolitik macera olarak görmedi. Onun asıl başarısı, kurtuluşu kuruluşa dönüştürmesiydi.

1923–1945 dönemini bu nedenle “Mustafa Kemal devlet kuruluş dönemi” olarak adlandırmak anlamlıdır. Çünkü bu dönemde mesele yalnız saltanatın kaldırılması veya Cumhuriyet’in ilanı değildi. Devletin bütün temel unsurları yeniden tanımlanıyordu. Egemenliğin kaynağı hanedandan millete geçti. Başkent İstanbul’dan Ankara’ya taşındı. Hilafet merkezli siyasal tahayyülün yerine laik ulusal egemenlik kondu. Ümmet ve tebaa kimliğinin yerine yurttaşlık fikri yerleştirildi. Hukuk düzeni laikleştirildi. Eğitim birliği sağlandı. Kapitülasyonların tasfiyesi, Lozan, Merkez Bankası, sanayi planları, demiryolları, Sümerbank, Etibank ve kamu yatırımları aynı kurucu mantığın parçaları oldu.

Bu kurucu mantığın temelinde üç büyük ders vardı. Abdülhamid’in deneyimi, devlet kapasitesinin gerekli ama tek başına yeterli olmadığını göstermişti. Vahdettin’in deneyimi, dış himayenin kalıcı güvenlik üretmeyeceğini göstermişti. İttihatçı deneyim ise romantik askerî aktivizmin ve büyük jeopolitik maceraların devleti felakete sürükleyebileceğini göstermişti. Mustafa Kemal bu üç dersten farklı bir sentez çıkardı: sınırları belirli, başkenti Anadolu’da olan, ekonomik bağımsızlığı hedefleyen, laik yurttaşlık temelinde kurulan ve dış politikada dengeyi esas alan bir ulus-devlet.

Bu noktada Atatürk’ü bugünün demokrasi ölçüleriyle kolayca mahkûm etmek de, onu kusursuzlaştırmak da analitik olarak zayıftır. 1923–1945 dönemi tam anlamıyla çoğulcu bir demokrasi değildi. Tek parti yönetimi, sert modernleşme uygulamaları, muhalefetin sınırlı alanı ve merkezî devlet anlayışı dönemin gerçekleridir. Fakat tarihsel değerlendirme, o dönemde eldeki seçenekleri dikkate almalıdır. 1918–1923 koşullarında hanedan meşruiyeti tükenmiş, hilafet siyaseti taşıyıcı olmaktan çıkmış, dış himaye güvenlik üretmemiş, imparatorluk coğrafyasını koruma imkânı kalmamış, ekonomi yıkılmış ve toplum savaşlardan yorgun düşmüştü. Bu koşullar altında Cumhuriyet, yalnız ideolojik bir tercih değil, tarihsel olarak en rasyonel devlet tasarımıydı.

Mustafa Kemal’in karşı karşıya kaldığı dünya da bugünün dünyasından bütünüyle farklıydı. 1929 Büyük Buhranı, liberal dünya ekonomisinin çöküşünü temsil ediyordu. Avrupa’da faşizm, Nazizm, otoriter milliyetçilikler ve savaş ekonomileri yükseliyordu. Türkiye ise dışa kapalı, tarımsal ağırlığı yüksek, sermaye birikimi zayıf, sanayi kapasitesi sınırlı bir ülkeydi. Bu koşullarda devletçilik, yalnız ideolojik bir tercih değil, iktisadi zorunluluktu. Piyasanın olmadığı, özel sermayenin zayıf kaldığı, dış finansmanın sınırlı ve riskli olduğu bir ülkede devletin ekonomiye öncülük etmesi, bağımsızlığın ekonomik temelini kurma çabasıydı.

Bu nedenle Atatürk döneminin ekonomi politiği şöyle özetlenebilir: Kalkınma yalnız refah artışı değil, egemenlik kapasitesidir. Demiryolu yalnız ulaşım yatırımı değil, ülkenin ekonomik coğrafyasını birleştirme aracıdır. Sanayi tesisi yalnız üretim birimi değil, bağımsız devletin maddi temelidir. Merkez Bankası yalnız para kurumu değil, egemenliğin finansal ifadesidir. Bu akıl, 1929 Buhranı’nı dışa kapalı bir tarım ekonomisinin kırılganlığı içinde göğüslemeye çalıştı; fakat aynı zamanda Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından uzak tutacak temkinli bir dış politika çizgisiyle tamamlandı.

1945–2002: Atatürk devlet yönetim anlayışının sınanması

1945–2002 dönemi artık doğrudan Mustafa Kemal’in liderlik dönemi değildir; fakat Atatürk devlet yönetim anlayışının sınandığı uzun bir dönemdir. Bu dönem, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok partili hayata geçişle başlar; Soğuk Savaş, NATO üyeliği, kalkınma planları, ithal ikameci sanayileşme, köyden kente göç, darbeler, anayasal değişimler, 1980 liberal dönüşümü, Kürt meselesi, İslamcı siyasetin yükselişi, 1990’ların........

© T24