Uluslararası sistemin haksızlığı, İran’ın yalnızlığı ve Türkiye

Uluslararası sistem güçlüden yana çalışır

İran savaşı çok bilinen bazı acı gerçekleri yeniden suratımıza vurdu. Bunlardan ilki uluslararası sistemin güçlüden yana işlediği. Evvelki gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nda (BMGK) kabul edilen İran aleyhtarı karar bunun en güzel örneğiydi. Kararda İran, Körfez ülkelerine ve Ürdün’e yaptığı saldırılardan dolayı kınandı. Ama savaşı başlatan ve İran’ı şu anda yok etmekle uğraşan İsrail ve ABD görmezden gelindi. Rusya’nın sunduğu ikinci karar tasarısında hem ABD-İsrail, hem İran kınanıyordu. Bu tasarı beklendiği şekilde ABD tarafından veto edildi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma, bugünkü dünya gerçeklerini yansıtmayan güçler dengesini esas alan BM sistemi, veto hakkına sahip beş (hatta fiiliyatta üç-ABD, Rusya ve Çin) daimi üyenin oyuncağı olarak kaldıkça uluslararası alanda hakkaniyet aramak nafile. BM’de veto sahibi büyük devletlerin alî çıkarları sözkonusu olduğunda, hukuk, adalet, vicdan gibi değerler bir anda yok oluyor.

İran’ın yalnızlığı gözler önüne serildi

BMGK’da kabul edilen karar tasarısı Körfez İşbirliği Konseyi üyeleri (Bahreyn, Kuveyt, Katar, BAE, Umman ve Suudi Arabistan) ve Ürdün adına Bahreyn tarafından sundu. Ama aralarında İngiltere, Fransa ve çok sayıda AB üyesi, Mısır, Hindistan, Pakistan, Yunanistan, Kanada, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Arjantin’in bulunduğu 135 ülke ortak sunucu oldu. Bu sayıda ortak sunucu BM tarihinde bir rekor teşkil etti. Dünya adeta İran’ın üzerine çöktü.

Rusya ve ve Çin’i saymazsak, ortak sunucular arasında belki en dikkat çekici Türkiye idi. Buna karşılık ABD karşısında dik durduğu için Türkiye’de pek popüler olan Pedro Sanchez’in İspanya’sı karar tasarısına ortak sunucu olarak katıldı. Çünkü İspanya geleneksel olarak hep Arapların yanında durmuştur. İspanya’nın bu tavrı bizim kamuoyunda dikkat çekmedi.

Türkiye’nin tavrı bölgesel ve tarihi nedenlerle açıklanabilir. İran kadim muarızımızdır. Ama onu karşımıza almak orta ve uzun vadeli çıkarlarımız bakımından uygun değildir. Bu nedenle Ankara doğru olanı yapmıştır. Türkiye’nin durumuna aşağıda değinmeye çalışacağım.

Kimse ABD’yi karşısına almak istemiyor

Karar tasarısı hakkında görüş açıklayan Çin ve Rusya haricindeki BMGK daimi ve geçici üyelerinin hepsi uluslararası hukuktan dem vurarak İran’ı “savaşın tarafı olmayan” Körfez ülkelerine yaptığı saldırılardan dolayı kınadılar. İran bir yandan da enerji piyasalarına ve dünya ekonomisine verdiği zararlardan dolayı eleştiri yağmuruna tutuldu. Ama hiçbir ülke ABD’nin ve İsrail’in adını anmadılar. Oylamada Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip daimi üyeleri Rusya ve Çin çekimser kalarak kararın kabul edilmesine yeşil ışık yaktılar.

Bu karar bir kez daha gösterdi ki, günümüz dünyasıda kimse ABD’yi karşısına almak istemiyor. Uluslararası sistemde ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda maalesef etik değerlerin kıymeti kalmıyor. Bu yeni bir durum değil. Kurallara dayalı sistemin yıkıldığı doğru ama uluslararası değerlerin görmezden gelinmesi, sistemin yıkılmasından önce de vardı. Uluslararası sistem öteden beri güçlüden yana çalışıyor. Şu sıralar bu durum iyice su yüzüne çıktı, o kadar.

Ukrayna savaşında ve Gazze katliamında da durum aynıydı. BM Güvenlik Konseyi ne Rusya’yı ne de İsrail’i kınayabilmişti. Ukrayna konusunda Rusya sürekli veto hakkını kullandı, ABD de benzer şekilde davranarak hep İsrail’i kolladı. Gazze krizinde ABD’nin ve Batı aleminin İsrail’e kol kanat germesi hiç unutulmadı. Batının İsrail’in Gazze’de işlediği insanlık suçlarına göz yumması insan hakları ve insani hukuk bakımından büyük bir hayal kırıklığı yarattı. 

Ama İran gibi yalnız ve sicili bozuk bir ülke masaya yatırılınca kurtlar sofrası anında kurulabiliyor. Düşenin dostu olmaz. İran bu kurtları kendi davet etti, kendi yalnızlığını kendi inşa etti.

Uluslararası hukuk mu dediniz?

İran temsilcisi oylamadan önce haklı olarak uluslarası hukuk argümanını kullanmaya çalıştı ama çelişkiye düştü. Adı Aravani (Erivanlı-bizim dilde Revanlı) olan İran daimi temsilcisi BM şartının 2nci maddesinin savaşları yasakladığını hatırlatarak, ABD ve İsrail’in savaş suçu işlediğini, İran’ın  51nci maddeye göre meşru savunma hakkını kullandığını, topraklarını saldırgan ülkelere açan ülkelerin de savaş suçuna ortak olduklarını belirtti.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırmakla BM şartının savaşı yasaklayan temel hükmünü ihlal ettiklerinden ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi) şartında belirtilen saldırı suçunu işlediklerinden kuşku duymamak lazım. Bu nedenle BMGK tarafından kınanmaları ve UCM başsavcılığının harekete geçmesi gerekirdi. BMGK ABD ve İsrail’i kınayamadı. Bakalım UCM ABD ve İsrail hakkında kovuşturma başlatabilecek mı?

Putin ve Netanyahu hakkında tutuklama kararı çıkaran UCM Başsavcısı Kerim Khan aynı şeyi Trump hakkında yapabilecek mi? Trump, Savaş Bakanı Hegseth ve ABD’li üst düzey askeri yetkililer hakkında hem İran’a karşı saldırı suçunu işlemiş olmaktan, hem İran’lı kız öğrencileri katletmekten, hem de Sri Lanka açığında İran savaş gemisinin batırılmasından (gemiyi esir almak yerine batırmak daha eğlenceliymiş) dolayı UCM savcılığının res’en işlem başlatması gerekir. Bu yapılabilirse dünya kamuoyu nezdinde uluslararası hukuk ve BM yargısı saygınlık kazanır.

İran’ın savaşa katılmayan ülkelerde sivil hedeflere saldırması doğru değil 

Ama iş Körfez ve bölge ülkelerine yapılan saldırılara gelince, burada İran’ın  meşru savunma hakkını kullandığı konusunda sular biraz bulanıklaşıyor. Katar, Kuveyt, Bahreyn, BAE, Ürdün gibi ülkelerde ABD’nin askeri karargah ve üslerinin bulunduğu gerçek olmakla beraber, ABD’nin İran’a karşı saldırılarında buralardaki askeri imkanlarından yararlandığı iddiası kanıtlanmış değil. Tam aksine, bu ülkelerin tümü bir savaş halinde kendi egemenlik sahalarını ABD’ye kullandırmayacaklarını önceden açıklamışlardı.

İran’ın verdiği mesaj açık. Bir önceki yazımda da belirtmeye çalıştığım gibi İran, “hem ABD silahlı kuvvetlerine topraklarınızı açıp, hem de savaşta taraf değilim demek olmaz, ABD askeri nerede varsa orayı hedef alırım” mesajını veriyor. Ancak İran’ın sadece ABD’yi hedef almadığı, tüm bölge ülkelerini bu yangının içine çekmek istediği, bölge ülkelerinin petrol tesislerini, limanlarını, yakıt depolarını ve sivil alt yapısını hedef almasından belirgin şekilde  anlaşılıyor. Adeta “ben yanarsam, herkes yanar” diyor. 

Bu siyasetle İran’ın bölgedeki düşmanlarını artırdığı çok açık. Üstelik Umman gibi ABD ile müzakerelerde iyi niyetle çaba harcamış bir ülkenin de hedef alımasının makul açıklaması olamaz. İran’ın üçüncü ülkelerde sivil hedeflere saldırısı ancak aşırı ideolojik hezeyanlarla açıklanabilir. Yeni “yüce lider” Müçteba Hameney’in daha ilk günden topraklarında ABD askeri bulunan bölge ülkelerine saldırıların devam edeceği tehditinde bulunması savaşın daha da büyüyeceğine işaret ediyor.

İran’ın fiilen Hürmüz boğazını kapatarak dünya doğalgaz ve petrol sevkiyatına ağır bir  darbe vurmuş olması da dostlarını artırmıyor. Dünyada şu sıralar stratejik rezervlerin devreye sokulması suretiyle fiyat artışlarının kontrol altında tutulmasına çalışılıyor. Fiyatların 200 dolara yükseldiği bir konjonktürde, İran’ın dünya ekonomisinin selameti için ABD’ye kurban edilmesi söz konusu olabilir.

Türkiye’nin durumu 

Arada bazı farklılıklar olsa da Türkiye’nin durumu topraklarında ABD askerleri konuşlu bulunan Körfez ülkelerine benziyor. ABD’nin İncirlik ve Kürecik’te askeri varlığının bulunduğu sır değil. Ama İncirlik’teki ABD varlığı uzun süredir atıl durumdaydı. Çekiç Güç’ten sonra ABD’nin İncirlik’teki varlığını asgari düzeye indirdiği biliyor. Ama hala İncirlik’te ikili anlaşma çerçevesinde ABD askeri personeli ve hava unsurları var. Teyidli olmasa da ABD’nin İcirlik’te taktik nükleer bombalar bulundurduğuna da inanılıyor.

Kürecik’te ise bölgedeki en önemli NATO erken uyarı radarı bulunuyor. Bu radar Almanya Ramstein’da bulunan ana karargâha bağlı. Kürecik radarı İran ve doğu yönünden gelebilecek balistik füze saldırılarını tespit etmekle görevli. Ramstein Kürecik’ten gelen bilgileri değerlendirip bunları İspanya Torrejon’daki operasyon koordinasyon merkezine aktarıyor, buradan verilen emir çerçevesinde bölgedeki NATO uçakları veya aegis (hava savunma) yeteneğine sahip savaş gemileri gelen füzeyi durdurmak için harekete geçiyorlar. Sözkonusu işlemler anlık süreler içinde gerçekleşiyor.

Ne İncirlik’teki ABD kuvvetleri ne de Kürecik’teki NATO radarı savaşta “ofansif” olarak kullanılmış olamaz. Ama bunların en azından istihbarat toplama alanında “defansif” faaliyetlerinin olmadığı da ileri sürülemez. Kürecik’in vazifesinin baştan itibaren İran’ı izlemek olduğu sır değil. Kamuoyunda haklı-haksız bu radarın İsrail’in İran’a karşı savunulması için konuşlandırıldığı yolunda çok güçlü bir kanaat mevcut. İncirlik’teki ABD askerleri de kendi silah arkadaşları savaşırken, her halde ılıman Adana ikliminin tadını çıkarıp keyif yapmıyorlardır. Özetle hem İncirlik’in hem Kürecik’in İran konusunda “defansif” görevde olduklarını tahmin etmek zor değil.

Ama bu ön kabul dahi İran füze saldırılarını haklı çıkarmaz. Türkiye’ye atılan İran füzelerinin Türkiye’nin güvenliğine ve egemenliğine açık bir saldırı olduğunu kabul etmek gerekir. İran Türkiye’ye füze attığını yalanlasa da füzelerin hedefinin İncirlik ve Kürecik olduğundan kuşku duymamak lazım. Aksi takdirde NATO harekete geçmez, Türkiye de bunları kendisine yönelik tehdit olarak kabul edip İran’ı uyarmazdı. Yeni “yüce liderin” açıklamasından dolayı saldırılarım devam etmesini beklememiz gerekir.

Türkiye’nin yalnızlığı

BMGK karar tasarasında Türkiye’nin sergilediği tavırla Rusya ve Çin tavrı birbiriyle ayrışıyordu. Rusya ve Çin BM’de çekimser kalmakla beraber şimdiye kadar İran’ı aktif şekilde destekleye geldiler. Bu iki ülke Türkiye’den farklı olarak İran savaşı dolayısıyla ABD’yi kınadılar. Oysa Türkiye Trump’ın Barış Kurulu’na üye olmakla kendini çok dar bir alana hapsetti.

Rusya’nın, Ukrayna’da saldırgan konumdayken, ABD’yi İran’da saldırganlıkla suçlamasının tuhaflığını bir yana bırakalım, Rusya, Çin ve muhtemelen Kuzey Kore’nin İran’ın savaş çabalarını gizli ve dolaylı olarak destekledikleri açık. Örneğin Rusya’nın İran’a uydu istihbaratı, Çin’in ise füze yapımında gerekli olan malzemeyi sağladığı biliniyor. Kuzey Kore de İran’a nükleer ve balistik füze teknolojisi alanında destek olma kapasitesine sahip. Türkiye’nin İran’a müzahir bir tutumu yok. Sadece bölgesel barış ve istikrarın daha da kötüleşmesinden endişe ediyor.

İran savaşının bir yanında İsrail’in bulunması da Türkiye’nin tavrını etkiliyor. Bu savaşta Türkiye ne ABD’ye, ne de İran’a yaklaşabilir. Öte yandan her ikisine tavır alma şansı da yok. Türkiye’nin ortada yalnız kalmaktan başka bir seçeneği bulunmuyor. Ama bu kıymetli bir yalnızlık değil.

Savaş Türkiye’nin hava savunma zaaflarını açığa çıkardı

İran’ın Türkiye’ye attığı iki füzeyi de NATO tespit etti (birincisini İspanya üstleniyor), Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD aegis gemileri düşürdü. Füzenin havada saptanmasında ve düşürülmesinde kamuoyu ile paylaşılan bilgiler doğruysa, Türkiye’nin bir rolü olmadı. Bu önemli bir zaaf. Türkiye’nin iki yıl kadar önce başlattığı demir kubbe katmanlı hava savunma sisteminin ne zaman inşa edilip faal hale geleceği meçhul. Bu nedenle Kürecik yeniden ABD’nin Patriot’larına emanet edildi. Başımıza büyük dertler açan S-400’ler ise depoda tutuluyor. S-400’ler güya ABD Patriot’larının yerine daha gelişmiş sistemler oldukları ve daha uygun şartlar sağlandığı için alınmıştı. Demek ki ortaya atılan argümanlar doğru değilmiş, kamuoyu aldatılmış. Rus füzelerinin ne vahim bir hata olduğu, Türkiye’ye nelere mal olduğu bu vesileyle bir kere daha ortaya çıktı. Umalım bölgede sular giderek ısınırken daha büyük risklerle ve tehditlerle karşılaşmayız. 

 

 

             

 

 

 

 


© T24