Savaş Türkiye’yi de etkilerken, mollaların ne kadar direnebilecekleri merak konusu |
Savaş yayılıyor, Türkiye de etkileniyor
Savaşın altıncı gününde, ABD ve İsrail İran’da binlerce hedefi vurur ve çok sayıda üst düzey yetkiliyi ve sivili öldürürken, İran beklenin çok üzerinde bir direnişte bulunarak sadece İsrail’i değil, BAE, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkelerdeki hem ABD hedeflerini hem de o ülkelerin kendi ekonomik ve sivil tesislerini vurmaya devam ediyor. İran, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) ABD tesis ve temsilciliklerini, IKBY karargahlarını ve Nahcivan’ı, Kıbrıs Rum kesimindeki İngiliz Akrotiri Üssü’nü de hedef alarak savaşı yaymaya gayret ettiği gibi, muhtemelen İncirlik’teki ABD kuvvetlerine de saldırmak istedi. İncirlik’e atıldığı tahmin edilen bir İran balistik füzesi Kürecik’teki NATO radarı tarafından tespit edilerek, Doğu Akdeniz’de konuşlu bir ABD Aegis anti-füze savunma gemisi tarafından havada vuruldu. İran füzesini vuran ABD füzesinin parçaları Hatay Dörtyol’a düşerken, vurulan İran füzesi muhtemelen Suriye’de sınırlarımızın çok yakınındaki Kamışlı kırsalına düştü. MSB açıklamasında İran füzesinin NATO tarafından düşürüldüğü bildirildi, NATO Türkiye ile dayanışma halinde olduğunu kaydetti.
Bu gelişmelere şaşırmamak gerekir. İran baştan itibaren kendisine bir saldırı yapılırsa bunun cevabının ABD ve İsrail’le sınırlı kalmayacağını, çok geniş bir bölgenin ateşe verileceğini söylüyordu. Şu sıralar atışlarında azalma görülse dahi, söylediğini yapıyor. Oysa bahse konu hiçbir ülke, özellikle Türkiye, ne topraklarındaki ortak tesisleri ne de egemenlik sahasını İran’a karşı ABD’ye kullandırmıştı. Ama İran’ın verdiği mesaj çok açık: “İster egemenlik sahalarınızı ABD’ye kullandırın ister kullandırmayın, düşmanım orada oldukça, onu vurma hakkını sahibim”. Bu savaşta hem ABD’yle yan yana durup hem de tarafsız kalma şansı yok. İran Türkiye’yi hedef almadığını, Türkiye’nin egemenliğine saygılı olduğunu belirtse de savaş dalga dalga yayılırken, alevlerden Türkiye de nasibini alıyor.
Lübnan ve Irak-İran Kürtleri zor durumda
ABD ve İsrail’in İran’a karşı gerçekleştirdiği saldırılar hava operasyonu olarak başladı. ABD Körfez bölgesinde hazır bulunan donanmasını da devreye soktu, ancak İran’a karşı bir kara operasyonunu kategorik olarak dışladığını (no boots on the ground) açıklamıştı. Oysa şimdiden kara savaşının ayak sesleri duyulmaya başlandı.
İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in, Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı, Devrim Muhafızları’nın Komutanı ve çok sayıda üst düzeyli askeri yetkiliyle beraber öldürülmesinden sonra Lübnan Hizbullah’ı durumdan vazife çıkararak İsrail’e füze saldırısında bulununca, İsrail Lübnan’a kara harekatı başlattı. İsrail daha şimdiden Lübnan’ın güneyinde ilerleyerek bir tampon bölge oluşturmuş durumda. İsrail uçakları Beyrut’ta Hizbullah’a ait yerleri bombalayarak zaten önemli ölçüde zayıflatılan bu örgütü iyice yok etmeye çalışıyor. Mevcut şartlarda İsrail’in Lübnan’da girdiği bölgelerden uzun süre çıkması beklenmemeli. Lübnan yeniden istikrarsızlığın içine itilirken yeni krizlerin tohumları atılıyor. Bu koşullarda bölgenin huzur bulması olanaksız.
Diğer taraftan, ABD’nin İran’da rejim değişikliği için halka yaptığı çağrıların yanı sıra, etnik fay hatlarını da kaşıdığı görülüyor. Trump’ın bu çerçevede hem Irak’taki hem İran’daki Kürt liderle görüştüğü bildirildi. Daha ötesi, CIA’nin mollalar rejimine karşı bir Kürt isyanı başlatmak ve Irak’taki Kürt bölgesi üzerinden İran’a bir kara harekâtı gerçekleştirmek için hazırlık yaptığı iddia ediliyor. IKBY yönetiminin bu girişimlerden rahatsız olduğu fakat ABD’yi karşısına almak istemediği için zor durumda kaldığı konusunda neredeyse herkes hem fikir. ABD ve İsrail Irak-İran sınır hattını bombalayarak bir Kürt isyanının ve ona destek vermek üzere bir kara harekatının sahadaki koşullarını oluşturuyorlar sanki. Bu yüzden, Kürtlerin bir kez daha ABD’nin tatlı vaatlerine kanıp bu kez İran’da bir isyan harekatı başlatmaları olasılığını yabana atmamak lazım.
Bunların gerçekleşmesi halinde zaten savaşla derinleşen bölgesel kırılmalar daha da keskin hale gelecektir. Bu koşullarda Türkiye’nin kendini çok zor bir durumda bulacağı ve Türk-ABD ilişkilerinde yeni bir sorunlu dönemin kapılarının açılacağı kesin. AKP iktidarının böylesi bir senaryo karşısında ne yapabileceği doğrusu merak konusu. “Barış Kurulu”na üye olduktan sonra Erdoğan’ın Trump’a tavır alabilmesi hiç olası gözükmüyor.
Trump İran savaşında kendisini desteklemeyenleri karşına alıyor
Bunun en çarpıcı örneği Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer. Starmer, savaş ihtimali ortaya çıkınca hem Kıbrıs’taki (Akrotiri ve Dikelya) hem de Hint Okyanusu’daki (Diego Garcia) İngiliz üslerini ABD silahlı kuvvetlerine kapatmıştı. Starmer’ın yaptığı diğer Avrupalı müttefiklerden farklı değildi. Ama Trump en ağır eleştirilerini, iktidara geldiğinden beri kendisiyle iyi geçinmeye çalışan, tabir yerindeyse deli güllabiciliği yaparak aleme alay konusu olan Starmer’a yöneltti. Starmer’dan derin hayal kırıklığı duyduğunu, İngiltere’de artık bir Churhill bulunmadığını son olarak Merz’in yanında uluslararası basına söyledi. Starmer şu anda sessiz kalarak Trump’ın öfkesinin geçmesini bekliyor.
Starmer’dan başka Trump’ın ağır eleştirilerine muhatap bir lider de İspanya’nın Sosyalist Başbakanı Pedro Sanchez. Trump, sözünü esirgemeyen Sanchez’i defterden sildiği gibi İspanya ile ticareti keseceğini de ilan etti. Bir liderin başka bir lidere kızıp ikili ticarete son verdiğini ileri sürmesi tarihte ilk kez görülüyor herhalde. Ama Sanchez’in Trump’a karşı omurgalı tavrını değiştirmeye hiç niyeti yok.
Akrotiri’deki İngiliz üssüne yapılan füze saldırısından sonra İngilizler, Fransızlar ve Almanlar İran’a karşı “savunma tavrı” olarak adlandırdıkları İran karşıtı bir askeri pozisyon benimsediklerini açıkladılar. Buna göre Avrupa’ya yönelik İran füze saldırılarını havada durdurmak için ön alıcı tedbirler alacaklarmış. Macron bu çerçevede GKRY’ye ve Doğu Akdeniz’e aralarında uçak gemisi de bulunan donanma unsurlarını göndereceğini açıkladı. Starmer ise hava savunma yeteneklerine sahip bir fırkateyni GKRY’ye göndereceğini belirtti. Ama bu geminin yola çıkmasına daha haftalar olduğu belirtiliyor. GKRY Savunma Bakanı İngiltere’nin tavrının halkta hayal kırıklığı yarattığını kaydederek memnuniyetsizliğini basına ifade etti. Avrupa’da liderler “mış gibi” yaparak Trump’ın hışmından kurtulmaya çalışıyorlar.
Avrupalıların yukarıda özetlenmeye çalışılan ikircikli ve kendi aralarında dayanışmadan uzak tavırları bir Avrupa savunma mimarisinin yaratılmasının ne kadar güç olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
GKRY’e şu ana kadar ulaşan yegane destek Yunanistan’dan geldi. Yunanistan iki fırkateyn ve birkaç F-16’sını göndererek Kıbrıslı Rum kardeşlerini yalnız bırakmadığını sergiledi. Yunanistan’ın bu şekilde Kıbrıs Rum kesiminde bayrak göstermesinden Türkiye’nin hiç hoşlanmadığını söylemeye gerek yok.
Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi
Perşembenin gelişinin çarşambadan belli olduğu gibi, ABD’nin İran’a saldıracağı baştan itibaren kesin gibiydi. Bu nedenle savaş göz göre göre geldi diyebiliriz. Geçen haftaki yazımda belirtmeye çalıştığım gibi İran’la Amerika arasında Umman’ın arabuluculuğunda yapılan dolaylı müzakerelerde taraflar arasında uzlaşmaz tutum farklılıkları çok belirgindi. Bazıları buna rağmen İran’ın umutlu açıklamalarına bakarak savaş ihtimalinin azaldığını düşünüp Trump’ın tehditlerini görmezden geldiler yine de.
ABD’nin müzakerelerdeki temel pozisyonu İran’ın nükleer programına son verilmesiydi. Natanz, Fordow gibi yerlerdeki tesisler bombalanmıştı ama başka yerlerde gizli tesislerin bulunup bulunmadığı bilinmiyordu. ABD ayrıca, İran’dan elindeki zenginleştirilmiş uranyumun teslim edilmesini ve balistik füze yeteklerinin ortadan kaldırılmasını da istiyordu. Bu üç konuda İran ABD’nin taleplerini kabul etmeyeceğini baştan itibaren açıklamıştı. İran, nükleer programına sivil amaçlarla devam etme hakkına sahip olduğunu, UAE Ajansı’na ve NPT’ye (nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşması) üye bir ülke olarak denetimi her zaman kabul ettiğini, elindeki zenginleştirilmiş uranyumu düşük bir orana (yüzde 20) indirecek şekilde sulandırmaya hazır olduğunu, fakat üçüncü bir ülkeye veya ABD’ye transfer etmeyeceğini ısrarla söylüyordu. Füzeler konusunda ise, bunların ulusal savunma sisteminin bir parçası olarak nükleer müzakerelerin kapsamı dışında bulunduğunu vurguluyordu.
İşin ilginci saldırılar başladıktan sonra UAE Ajansı başkanı ellerinde İran’ın nükleer silah yapmaya çok yaklaştığı yolunda ABD ve İsrail’in ileri sürdüğü iddiaları teyit edecek veri bulunmadığını açıkladı. Ama resmin diğer yüzünde de İran’ın uzun süredir UAE uzmanlarını oyalayarak denetim yapmalarını engellediği, nükleer programının üzerinde uzun süredir şüpheler bulunduğu gerçeği var.
Bazıları ABD’nin son nükleer müzakereleri İran’ı yanıltmak ve hedef şaşırtmak için taktik olarak kullandığını, baştan itibaren İsrail’le beraber saldırı hazırlığı içinde olduğunu iddia ediyorlar. Ben bu konuda nüanslı düşünenlerdenim. Bir ihtimaliyat hazırlığı yapmakla, baştan itibaren sinsi bir savaş tertibinin içinde olmayı ayrı tutmak gerekir. Tüm olumsuzluklarına rağmen, Trump’ın ilk baştaki amacının savaş dışındaki yöntemlerle hedefine ulaşmak olduğunu düşünmekteydim.
Ancak geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi, İran ABD’nin taleplerini kabul etmeyince üzerine kolayca çullanılabildi. Oysa İran tesislerini baştan itibaren inandırıcı şekilde uluslararası denetime açabilse ve elindeki zenginleştirilmiş uranyumu üçüncü bir ülkeye transfer etmeyi kabul etse, belki bugün ABD ve İsrail’e istedikleri kozu vermemiş olacaktı. Hatırlayalım, on yıl kadar önce Türkiye ve Brezilya İran’a çıkış yolu sunmuşlar, Türkiye İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumu UAE Ajansı gözetiminde saklamayı teklif etmişti. İran kendisine sunulan bu şansı o zaman da kullanmamıştı.
İran’ın iş birliğine yanaşmaması nükleer silah peşinde olduğu kuşkularını pekiştirmiş ve ABD’nin eline koz vermiştir. Nükleer silahlara sahip, katı ideolojik hedefler peşinde koşan bir molla rejiminin Türkiye’nin aleyhine olacağını da görmek gerekir. Benzer bir durum komşu ülkeler için Kuzey Kore bakımından geçerlidir. Kuzey Kore’den sadece ABD, Güney Kore ve Japonya’nın değil, Çin’in de rahatsız olduğu biliniyor. Çünkü Kuzey Kore gibi bir ülkenin füzelerini bir gün kime doğrultacağını kimse bilemez. Kuzey Kore nükleer silahlara sahip olduğu için onu kontrol etme şansı artık kalmadı. Benzer bir durum bir-iki yıl sonra İran için de geçerli olabilirdi.
İsrail ve Trump İran’da rejim değişikliği istiyorlar, ancak ABD’nin tutumda hâlâ muğlaklık var
Trump ABD kuvvetlerine saldırı emrini verirken nihai hedefin İran’da rejim değişikliği olduğunu açıkladı. Oysa daha önceleri Trump’ın amacı İran’ın nükleer silah sahibi olmasının engellenmesiydi. Trump’ı rejim değişikliği fikrine Netanyahu’nun ikna ettiği öne sürülüyor. Oysa üst düzey bazı ABD’li yetkililerinin açıklamalarından operasyonun hedefinin tam olarak ne olduğu o kadar da açık değil.
Senatör Lindsay Graham’a bakılırsa, maksat İran’ın ABD ve İsrail için tehdit olmaktan çıkarılması. Dışişleri Bakanı Marco Rubio da benzer açıklamalar yapıyor. Rubio hedefin hiçbir zaman rejim değişikliği olmadığını ifade ediyor ama nihai hedefin ne olduğu konusuna açıklık getiremiyor. Aslında hiçbir ABD’li yetkilinin kafasında savaştan çıkış stratejisi konusunda berraklık yok.
Graham ve Rubio’nun açıklamalarından hareketle, Venezuela’da tezgahlanan senaryonun bir benzerinin İran’da tezgahlanabileceğini, rejimi devirmek yerine, rejimin içinden çıkacak ABD ile iş birliğine açık ılımlı unsurla yola devam edilebileceğini düşünmek mümkün. Oysa Netanyahu ve diğer İsrailli yetkililer molla rejiminin hiçbir şekliyle iş birliğine açık olmadıklarını kesin ifadelerle vurguluyorlar. İsrail Savunma Bakanı Katz, Hamaney’in yerine kim seçilirse seçilsin, onun da kısa sürede öldürüleceğini açık açık söylemekten çekinmiyor.
Her dakika fikir değiştiren Trump’ın İsrail’in peşinden gidip gitmeyeceğini ancak gelişmeler gösterecek. Eğer Trump İsrail’in aklındaki gibi bir rejim değişikliğini hedefine koyarsa bunun için bir kara savaşı gerekeceği kesin. Trump, ABD’nin Irak’ta yaşadığı tüm olumsuz deneyimlere rağmen Kürtleri zorlayarak aradığı koşulları İran’da yaratmak istiyorsa, bunun büyük ihtimalle hüsranla sonuçlanacağını bilmesi gerekir.
Bir rejim değişikliğinin İran halkına yarar getireceği konusunda kuşku yok. Ama İran’daki rejimi ancak İran halkı değiştirebilir. ABD veya İsrail değil. Hele rejim değişikliği için ülke içindeki etnik sorunlar kullanılmaya çalışılırsa, tüm bölge kendini daha büyük bir yangının içinde bulabilir.
İran’da mollaların yerine, barışçıl, uluslararası sorumluluklarına sahip çıkan bir rejim gerekiyor
Savaşın henüz ilk haftasında olmamıza rağmen, İran, başta Hamaney olmak üzere lider kadrosunun önemli bir bölümünü, donanmasını, hava kuvvetlerini, hava savunma sistemlerini şimdiden kaybetti. Molla rejimi ne kadar direnmeye çalışırsa çalışsın, bu koşullarda uzun süre ayakta kalması mümkün görünmüyor. İran’da ülke idaresinde ve askeri komuta kontrol mekanizmalarında önemli zaaflar yaşanıyor. Hamney’in yerine seçildiği iddia edilen yeni lider suikast korkusuyla bir türlü açıklanamıyor. Hayatta kalabilen üst düzey liderler canlarını kurtarmak için sığınaklardan çıkamazken, ortada büyük bir yönetim zaafının oluştuğu kuşkusuz. Komutanların birbirlerinden kopuk şekilde, eşgüdüm yapmadan savaşı sürdürmeleri mümkün değil. Üstelik ellerindeki mühimmat ve füzelerin hızla tükendiğini ileri sürülüyor. Bu koşullarda ülke yakında dizlerinin üzerine çökmeye mahkûm.
Halk bir süre daha bombalar altında, ekonomik mahrumiyetlere dayanarak yaşamaya çalışabilir ama, yakında mollaların savaşı durdurmalarını isterse şaşırmamalı. Bu koşullarda nasıl bir rejim değişikliğine gidilebileceğini kestirmek şimdiden mümkün değil. Ama mollalar rejiminin yerine demokratik ve laik bir sistemin gelmesini beklemek aşırı bir iyimserlik olur. Demokratik ve laik bir sistem İran halkı için ancak nihai bir hedef olarak kabul edilebilir. Şimdilik komşuları ile iyi geçinmeye çalışan, uluslararası sorumluluklarını kabul eden, içte ve dışta barışçı bir rejimin iş başına gelmesi herkesi rahatlatacaktır.