menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran’ın üzerinde savaş bulutları artarken, dünya seyretmekten başka bir şey yapamıyor

22 0
27.02.2026

Cenevre görüşmeleri

Bu satırlar yazılırken Cenevre’de Umman’ın kolaylaştırıcılığında gerçekleşen ABD ile İran arasındaki dolaylı görüşmelerinin üçüncü turu henüz başlamıştı. Ancak görüşmelerden sonuç alınacağı konusunda kimsenin fazla bir umudu yok.

Donald Trump’ın hemen hemen her konudaki özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında daha önce Umman’ın başkenti Muskat’ta ve Cenevre’deki Umman diplomatik temsilciliğinde yapılan iki tur görüşmede bir müzakere çerçevesi üzerinde mutabık kalındığı iddia ediliyor. Bu tez daha ziyade İran tarafına ait. ABD temsilcileri ayrıntıya girmiyorlar ancak müzakerelerin olumlu yönde ilerlediğini ifade ediyor.

Buna karşılık Trump ve Dışişleri Bakanı Rubio tarafından yapılan sert uyarı ve tehditlerin ardı arkası kesilmiyor. ABD bir yandan da bölgeye şimdiye kadar görülmedik şekilde silah yığınağı yapmaya devam ediyor. Daha önce Basra körfezine gönderilen Abraham Lincoln uçak gemisi ve ona bağlı çok sayıdaki savaş gemisinden sonra bu kez Akdeniz’e ABD’nin en yeni ve en büyük uçak gemisi Gerald Ford gönderildi. Gerald Ford Girit’teki Suda Körfezi deniz üssünde demir attı. Bunun yanı sıra Körfez bölgesindeki ABD hava üslerine de yoğun şekilde uçak intikalleri gerçekleşmeye devam ediyor. Verilen mesaj çok açık. ABD İran’a, “ya bizim dayattığımız koşulları kabul edersin, ya da sonuçlarına katlanırsın” diyor.  Büyük bir ihtimalle mevcut görüşmelerin başarısızlığını bahane ederek İran’ın üzerine çullanacak.

Burada konudan hafif şekilde ayrılıp, Gerard Ford uçak gemisinin Girit’te demir atmasını büyüteç altına almakta yarar var. ABD’nin birçok müttefiki İran’a yönelik olası saldırı için üslerini, topraklarını ve tesislerini kullandırmazken, Yunanistan’ın tavrı hayli dikkat çekici. Ne Türkiye ne Arap ülkeleri ne de İngiltere ABD’ye kucak açarken, Yunanistan’ın açık şekilde İsrail ve ABD’nin yanında saf tutmasını bir kenara not etmek gerekir. Yunanistan bu tavrı ile AB çizgisinden keskin şekilde ayrılıyor. Mitsotakis seçimler öncesi ülkesinde tehlikeli bir oyun oynuyor.

ABD ile İran arasındaki pozisyon farkları 

İran tarafı ABD müzakerecileri ile üç konuda prensipte mutabık kalındığını iddia ediyor: 1) İran’ın sembolik de olsa uranyum zenginleştirme hakkının muhafaza edilmesi; 2) Elindeki yaklaşık 400 kg yüzde 60 oranın üzerinde zenginleştirilmiş uranyum stoklarının üçüncü bir ülkenin yeddine teslim edilmek yerine, bunların yoğunluğunun azaltılarak sivil kullanım için elde tutulması; 3) Mevcut balistik füze sistemlerine herhangi bir müdahalede bulunulmaması.

Nükleer silah yapmak için yüzde doksanların üzerinde zenginleştirilmiş uranyum gerekiyor. ABD bombardımanı öncesinde bazı kaynaklar İran’ın bu silahları yapmaya çok yaklaştığını iddia ediyorlardı. Trump Haziran’daki bombardımandan sonra İran’ın zenginleştirme kapasitesinin kalmadığını iddia etmişti. Ama eldeki zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti hakkında somut bir bilgi vermemişti.

ABD tarafında yapılan üst düzey açıklamalarda İran’ın yukarıdaki iddiaları teyit edilmiyor. Örneğin ABD’nin BM Dami Temsilcisi ve Trump’ın eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Walz İran’a uranyum zenginleştirme hakkının tanınmayacağını (sıfır) vurguluyor. Oysa bazı kaynaklara göre İran’la 2015 yılında (Obama dönemi) imzalanan nükleer anlaşmada öngörüldüğü gibi, sivil kullanım için yüzde 5-20 arasında zenginleştirilmiş uranyum bulundurma ve zenginleştirme hakkı tanınabileceği ifade ediliyordu. Bu iddiaların İran tarafından yayılmış olma ihtimali oldukça yüksek. Şimdi bu oran tümüyle ortadan kalkmış görünüyor.

Diğer taraftan Dışişleri Bakanı Marco Rubio İran’ın balistik füze sistemlerini müzakerelerin dışında bırakılmasını istemesinin büyük bir sorun teşkil edeceğini vurguluyor. İran’ın balistik füze sistemlerinin yasaklanması, elinde zenginleştirilmiş uranyum bulunmaması ve zenginleştirme yapmasına izin verilmemesi İsrail’in üzerinde ısrarla durduğu konular. Geçen hafta Trump’la Netanyahu arasında ABD’de yapılan görüşmede Netanyahu’nun bu konularda Trump kendi çizgisine çekmiş olması büyük bir olasılık. Nitekim Trump iki gün önce yaptığı “Ulusun Birliği” (State of the Union) konuşmasında dünyanın en büyük “terör destekçisi” dediği İran’ın nükleer silahlara sahip olmasına izin verilmeyeceğini belirterek İran’ı yeniden tehdit etti.

Trump aynı konuşmada İran’ın elindeki balistik füzelerle şimdiden Avrupa’yı vurabilecek imkanlara sahip olduğunu, halen ABD’yi vurabilecek balistik füze teknolojisi üzerinde çalıştığını söyleyerek korku yaymaya çalıştı.

İran Dışişleri Bakanı Arakçi Cenevre görüşmeleri öncesinde ülkesinin nükleer silahlara sahip olmak gibi bir arzusunun hiçbir zaman olmadığını ileri sürse dahi, bu sözlerin inandırıcılığı bulunmuyor. İran’ın nükleer silahlara sahip olmak için çalıştığı öteden beri kabul edilen bir husus. Bu konuda İran lehine bir kamuoyu dahi vardı. Hatırlayalım, bir zamanlar Cumhurbaşkanı Erdoğan dahi İsrail’in nükleer silahları varsa, İran’ın da aynı silahlara sahip olmaya hakkı vardır diyebiliyordu. Oysa ideolojik bir rejimle yönetilen İran’ın nükleer silahlara sahip olmasından en çok zarar görecek ülkelerden biri Türkiye.  Ama nükleer bir İran’ın Türkiye için tehdit olabileceği kimsenin aklına gelmiyordu.

ABD’nin saldırı olasılığı her zamankinden çok arttı

Walz’ın, Rubio’nun ve Trump’ın yukarıdaki sözlerinden sonra İran’la Cenevre’de bir mutabakata varılması olasılığı neredeyse sıfıra indi. Trump’ın İran’la haftalar veya aylar sürecek bir müzakere sürecini kabul etmeyeceği yolundaki tavrı da hatırda tutulursa, ABD’nin önümüzdeki günlerde saldırı olasılığını hayli arttı.

Teoride Trump’ı durdurabilecek iki unsur olabilir. Bunlardan biri uluslararası muhalefet, diğeri ABD’nin askeri kurulu nizamı. ABD askeri nizamının İran saldırısından fazla memnun olmadığı iddia edilse de Trump’a direnmeleri hiç olası değil.

Umman’daki görüşmeler başlamadan önce Türkiye ve bazı Körfez ülkeleri Trump nezdinde lobi yaparak diplomasiye şans verilmesini istemişlerdi. Bu yol Trump’ın gözünde denenmiş olduğu için, söz konusu argüman artık geçerli olamaz. Benzeri girişimlerin bu yüzden başarı şansı kalmadı. Özellikle Türkiye, Barış Kurulu’na üye olduktan sonra Washington üzerindeki nüfuzunu iyice kaybetti.

Batılı ülkelerse, ABD’yi durdurmak için ne gereken güce ne de arzuya sahipler. Yapabilecekleri yegane şey kendi kamuoyları karşısında zor duruma düşmemek için tesislerini ABD’ye kullandırmamak. İngiltere Diego Garcia’yı ve Kıbrıs’taki Akrotiri ve Dikelya üslerine kapattıysa bunu biraz da kendi kamuoyu kaygılarıyla yaptı, yoksa İngiltere’de kimsenin ABD veya Trump karşıtı olduğu yok. ABD’nin de esasen bu üslere fazla ihtiyacı bulunmuyor. Donanması ve hava kabiliyetleri bir askerî harekâtı gerçekleştirmek için fazlasıyla yeterli.  

Türkiye’deki bazı ulusalcı çevreler bir ara Körfez’de İran’la askeri tatbikat yapmaya çalışan Rusya ve Çin’den medet ummuşlardı. Oysa her iki ülke de işler ciddileşince bir anda ortadan kayboluverdiler. O yüzden bir askeri harekât karşısında İran ABD ve İsrail’in karşısında yalnız kalmaya mahkum.

ABD müdahalesi olursa bu Venezuela’nın farklı bir versiyonu şeklinde gerçekleşebilir

ABD İran’da kara harekâtı yapmayacağını baştan ilan ettiği için olası bir müdahale, İran’ın deniz ambargosuna alınması ve Molla rejiminin hava saldırılarıyla güçten düşürülerek Hamaney’in yerine ılımlı bir yönetimin gelmesine olanak sağlayacak koşulların yaratılması şeklinde olabilir. İsrail eskiden olduğu gibi Hamaney ve rejim liderlerinin elimine edilmesi görevini üstlenirse şaşırmamak gerekir. ABD ise Devrim Muhafızları karargahlarımı, balistik füze ve diğer askeri tesisleri hedef alabilir. 

ABD harekatından sonra, Türkiye’nin korktuğu dışarıya kitlesel bir göç harekatından ziyade, büyük merkezlerde halk isyanları sonucu hükümet binalarının işgal edilmesi çok daha olası bir senaryo. Pezeşkiyan isyancılarla uzlaşmazsa bu kez bir süredir adı parlatılan İran Şahı’nın oğlu Rıza Pehlevi devreye sokulabilir. Yani Venezuela’da gerçekleştirilen senaryo İran’da farklı bir şekilde sahnelenmeye çalışılabilir.

Türkiye’nin bu kritik günlerde yapabileceği en doğru şey, soğuk kanlı ve tarafsız şekilde bir şekilde gelişmeleri takip ederek sınır güvenliğini sağlamak olmalı.


© T24