ABD’nin “Don-roe” doktrini hayırlara vesile olacak gibi gözükmüyor |
Diğer
10 Ocak 2026
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in vurguladığı gibi Pax Americana sona ermiş olabilir ama, kendini barış meleği gibi takdim eden Trump’ın iddia ettiğinin aksine, Amerika savaş ve müdahalecilikten vaz geçmiş değil. Dünya bu gerçekle Maduro ve eşinin yatak odalarından derdest edilip götürülmeleriyle en çarpıcı şekilde yüzleşti.
Daha önceki bir yazımda ikinci Trump yönetimiyle birlikte başlayan yeni dönemin Pax Trumpiana olarak adlandırılmasının uygun düşebileceğini ifade etmiştim. Pax Americana’da Amerika dünyanın jandarması olarak müttefikleriyle beraber hareket etmeye gayret ediyordu. Bunun yakın zamanlardaki örneklerini Irak, Afganistan ve Libya’da görmüştük. Bu koalisyonlara belli aşamalarda Türkiye de dahil olmuştu.
Pax Trumpiana’da durum değişti. “MAGA-Make America Great Again” ve “America First” anlayışları çerçevesinde Amerika artık ne meşruiyet arıyor ne ittifaklara itibar ediyor ne de koalisyon kurmaya tenezzül ediyor. Çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu en kaba ve en hukuk tanımaz şekilde tek başına gerçekleştiriyor. Maduro operasyonu bunun son örneği. Ama yegane örnek değil.
Trump Maduro’nun yakalandığını açıklarken daha önce İran Devrim Muhafızları’nın lideri Kasım Süleymani’nin 2020’de Irak’ta öldürülmesini ve İran’ın yer altı nükleer tesislerinin 2025’te B-2 ağır bombardıman uçakları ile vurulmasını da aynı anlayış ve kararlılığın ürünü olarak övünerek vurguladı. Basın toplantısında Trump’ın belirtmediği önemli bir örnek daha var, o da geçen Noel’de Nijerya’nın kuzeybatısındaki Sokoto eyaletinde gerçekleştirilen Amerikan hava saldırıları (bu konuya aşağıda döneceğim).
Aralık ayında yayımlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’yle Amerika liberal kapitalist dünyanın lideri olarak global jandarmalık rolünden resmen çekilmiş sayılır. Trump yönetimi için kağıt üzerinde artık sadece batı yarımküre stratejik önem taşıyor. Diğer bölgelerde güvenlik sorumluluğu ABD’nin partnerlerine bırakılıyor. İnanırsanız ABD için artık düşmanlar değil rakipler var. Çin ve Rusya düşman veya tehdit olarak görülmezken, savaş ve müdahalelerden uzak durulacağı beyan ediliyor. Bunun yegane istisnası Tayvan. Tayvan, batı yarımküreyle beraber ABD için hâlâ kırmızı çizgi niteliğinde.
Bazıları bu tavrı yeni Monroe Doktrini olarak yorumladılar. Trump’ın buna bir itirazı olmadı. Yeni doktrinin Donald ve Monroe isimlerinden türetilen “Don-roe” kısaltmasıyla tanımlanmasından dolayı övünç duyuyor.
“Don-roe” uyarınca ABD hem Kuzey ve Güney Amerika’yı, hem de batı yarımküre içinde kalan Pasifik bölgesini kendi “harem-i ismeti” olarak ilan ediyor. Buralara başta Çin olmak diğer rakiplerinin yaklaşmasını istemiyor.
Trump Venezuella’ya bu nedenle müdahale etti. Maduro’ya yöneltilen narkoterörizm ve organize kaçak göç suçlarında çete liderliği yaptığı iddiaları aslında zahiri gerekçeler. Esas neden Venezuella’da artan Çin ve Rusya nüfuzu. Trump bu ikiliye bir de ahı gitmiş vahı kalmış İran’ı ilave ediyor. Venezuella petrolü Çin, Rusya ve İran’ı baskılamak için araç olarak kullanılma değeri taşıyor.
Trump Venezuella’dan önce Orta Amerika’da Panama’yı tehdit etmişti. Panama Kanalı’nı en çok ABD gemileri kullanıyor. Ama Çin de kanalı çok kullanan ülkelerden biri. Çin’in Panama Kanalı’na ilgisinden ve Çinli şirketlerin Panama kanalında artan nüfuzlarından Trump rahatsız. Hong Kong’lu Hutchison adlı bir Çin şirketi işlettiği iki Panama konteyner limanını ABD’nin baskıları sonucu mart ayında devretme kararı aldı. Buna rağmen Çin’in ilgisi devam ederse kanala el koymak için yeni bir ABD askeri müdahalesi gelebilir.
Trump basın toplantısında noktasına virgülüne, tam da bunu iddia etti. Trump’ın aklında Venezuella’yı Maduro’nun altında yer alan, başlarında geçici cumhurbaşkanı Delcy Rodriguez ve mevcut içişleri bakanı ile savunma bakanının bulunduğu oligarşik kadro aracılığıyla bir süreliğine yönetmek var. Maduro’ya yöneltilen her suçlamaya en az onun kadar muhatap olan bu güruhun ABD’yle ne kadar iş birliği yapmaya hazır olduğu ve bunların mütecanis şekilde birlikte hareket edip etmeyecekleri bilinmiyor.
Bunlar büyük bir ihtimalle kendilerini kurtarmak için Maduro’yu ABD’ye sattılar. Maduro da esasen bunlara güvenmediğinden canını Kübalı özel korumalara emanet etmişti. Ama fayda etmedi. ABD’nin Irak’ta uğradığı hüsrandan sonra, bu kez Venezuella’da kontrolü sağlayana kadar Maduro’nun kadrolarını kullanma kararı almış olduğu aşikar. Trump yönetimi muhtemelen bu nedenle hızla seçime gidip yönetimi Maria Corina Machado’nun liderliğindeki muhalif kanada teslim etmek istemedi.
Ama bu hesabın tutması da oldukça güç gözüküyor. Zira, mevcut kadronun ne ölçüde sadakatle ABD’ye hizmet edeceği bir yana, geride kalan binlerce inanmış Chavez taraftarının, suça meyyal yüzbinlerce genç işsiz insanın, silahlı milislerin, çetelerin, devlet içine yuvalanmış suç örgütlerinin nasıl kontrol altında tutulacağı meçhul.
Bazılarının sosyalist bir cennet olarak gördüğü Venezuella aslında çökmüş bir devletten başka bir şey değil (failed state). Halkı baskıcı ve katı bir ideolojik rejim altında inleyen, zengin kaynakları acımasızca talan edilen, cinayet ve insan kaçırma suçlarında rekor kıran, her dört insandan birinin vatanını terk etmek zorunda kaldığı perişan bir ülke.
Ortada dışarıdan komutla idare edilebilecek bir kamu yapılanması olduğu düşüncesi hayalden ibaret. Venezuella benim aktif görev sürem sırasında dahi Türk........