Alıntı mı, çalıntı mı?

Bir sanatçı bir eser yaratırken ister istemez başka yaratıcıların eserlerinden etkilenir. Çünkü doğada hiç bir şey yoktan var olmaz. Her yeni buluş, daha önce var olan unsurların bir sentezidir.

Mesele alıp almamak değil, aldığını nasıl kullandığındır: sanatçı aldıklarını güzelce öğütür, sindirir ve homojen bir yapı doğurursa “yeni” bir eser algısı oluşur (“Besteci özgün olmalı mı?” yazımda değinmiştim). Malzeme iyi özümsenmeden, kes-yapıştır usulü uygulanmışsa, alıntı veya çalıntı algısı oluşur.

Çalıntının ne olduğunu biliyoruz: kaynak belirtmeden başka bir yaratıcının eserinden alıntı yapmak. Peki alıntı kötü bir şey midir? Değildir. Bazen bir malzemenin hiç öğütülmeden başka yerden alınıp kullanılması da icap edebilir. Usturuplu bir biçimde yapılıp yapılmadığı, bir de ne şekilde etiketlenip sunulduğu önemlidir.

19 . yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da ulusalcı akımlar yükselirken Bartok’un Romen Dansları, Enescu’nun Romen Rapsodileri; Liszt’in Macar Rapsodileri; Brahms’ın Macar Dansları, Dvořák’ın Slav Dansları, bu arada bizde de Erkin’in - Köçekçe’si gibi eserler ortaya çıkıyor. Bunlar, uluslararası genelgeçer bir tür olan klasik Batı müziği çatısı altında çalışan bestecilerin kendi yerel kültürlerini -veya inceleyip özümsedikleri bir kültürü- bu uluslararası sanat platformuna taşımak üzere yazılmış eserlerdir. Bu tür çalışmalar söz konusu bestecinin millî kültürünün üzerine yatma girişimi değil; onu bir kaideye oturtup dünyaya sunma şekli, yani ona saygısını ve sevgisini gösterme biçimidir. Bu tür eserler genellikle daha önceden var olan halk ezgilerinin üzerine kurgulanırlar. Halk ezgisi dediğimiz şey; çoğu durumda anonimdir. Bu nedenle mesela Liszt, başlık kullanırken........

© T24