Tarihiyle övünmek ve emperyalistler!

ABD saldırısının iki hafta ötelenmesiyle, rahat olmasa da bir nefes alındı. Ancak bundan sonraki gelişmeler ne olursa olsun, bölgedeki savaşın kısa vadede sona ermeyeceği kesin (“aktüel durumu takip ediyoruz” diye yazının başına bu eki yaptım).

Ülkemiz acaba kendi görüşünü/duruşunu doğrulamak için tarihten örnek veren yöneticilerden ne zaman sıkılacak? “Daha önce durum şöyle berbattı; o kişi geldi her şeyi düzeltti” hâlindeki yaklaşımlar, acaba ne zaman son bulacak? Aktüel vaziyetini haklı göstermek için ideolojik tercihlerine uygun gördüğü “devlet büyükleri”nden örnek vermek, günümüz Türkiye’sinde maalesef hâlâ revaçta. Yemek-içki masalarında böyle konuşarak kendini iyi hissedenlere pek lafım yok; ama siyasetçilerin kendi şakşakçılarına yönelik bu şovları artık kabak tadından bile kötü. Bu ucuz ve zeka yoksunu cümlelere, bir de topluluğa hitap ederken eşlik eden el hareketleri falan var; “böyle yaparsanız etkisi artıyor” demiş danışmanlar!

Geçmişin bugünkü durumlara göre algılanması-yansıtılması, şüphesiz yeni bir hadise değil. İnsan türü -esas olarak erkek türü- genel olarak böyle. Kendisini, kendi tarafını, 1. tekil ve çoğul şahıs zamirlerini pek seven “biz” Türkler de, epey uzun zamandır bu çekimlerdeyiz. Aileden, okul kitaplarından başlayan tarih anlatılarında, Osmanlıların-Türklerin askerî seferleri ve başarıları hep “fetih”tir. “Karşı” tarafınkiler ise işgal, hattâ yağma-katliamdır. Bizimkiler istiklal içindir; karşımızdakiler emperyalisttir. Tarihin kaydettiği en sıkı “emperyal” yapılardan olan Osmanlı Devleti, hiçbir zaman öyle yabancılar gibi sömürgeci falan değildir! Gittiği yerlere barış ve huzur götürür; gayrimüslimlerden bile dua alır! Buna mukabil, daha eski devirlerde İspanya ve Portekiz ve Haçlılar, sonrasında Rusya ve en sonda İngiltere ve ABD son derece saldırgan ve alçaktır! Bu ayrımlar bize iyi gelir, kendimizi iyi hissederiz. 29 Mayıs haftasında yazmayı düşünmüştüm ama, “İstanbul’un fethi” gibi bir dönüm noktası bile bu şekilde yansıtılır.

2. Mehmed gibi bir fatihin, genç yaşına rağmen büyük bir stratejist olduğunu okuruz-biliriz de; fetih sırasında ve sonrasında yaşanan “öbür şeyler”i görmezleniriz. 29 Mayıs’tan sonra şehirde üç gün boyunca yağmanın serbest bırakılması İslâmi geleneklerden biridir. Bu süre zarfında ne tür taciz-tecavüzler yaşandığı tahmin edilebilir. Bu arada Osmanlı Ordusu’nda savaşan Sırplar, Hıristiyanlar, hatta Bizanslılar; karşı tarafta da Bizans’a sığınmış Müslümanlar vardır. Çok sıkışırsak “Fatih’in askerleri canlarını ortaya koydu; elbette bunun bir mükafatı olacak” deriz.

Rahmetli Halil İnalcık’ın yazısıyla, ntv tarih’in 16 yıl önceki kapağı

“Zulüm 1453’te başladı” lafını, bilindiği gibi özellikle Avrupalılar çok sever. Onlar da kendi kepazelikleriyle yüzleşmek yerine, bizimkileri öne çıkarır. Bununla birlikte 1453’ten sonra da işlerin nasıl yürüdüğü; nüfusu dengelemek için Anadolu’nun birçok yerinden (mesela bugünkü Aksaray semti ve adı) “zorunlu sürgün” yöntemiyle getirilen Türklerin İstanbul’da ikamete mecbur tutulduğu, birçok kaynakta (Âşıkpaşazade/Tevarih-i Âl-i Osman) referanstır.

M.K. Perker’in çizimiyle #tarih dergisinin üç yıl önceki kapağı ve ayrıntılı dosyası

“Bunlar hep kara propaganda” diyenlerin kolaycılığı ve “ecdad edebiyatı” bizi geleceğe taşıyabilir; nitekim taşımış da. İktidar sahipleri esas olarak bununla “idare etmişler” milleti. Her başa gelen, tarihten seçtiği mühim şahsiyetlerin kültürel mirasını yiyerek devam etmiş. Kendi yediği dışkıları da bu propagandayla dengelemiş. Bugün ülkemizde Trump’a kızan, onu alaya alan kimi politikacıların, Amerikan başkanında bulunan önemli bir özelliği göz ardı etmeleri normal: adam hiç değilse açık sözlü ve samimi! Sahtekarlık yapmaya ihtiyaç hissetmiyor. Bir yanında eşi, diğer yanında koca Paskalya tavşanıyla birlikte kürsüye çıkıyor; küfrediyor falan. Çoğu Amerikalı da “ya adam şöyle-böyle ama, bizim gibi biri” diyor.

Kimin başımızdan eksik edilmemesi gerektiğine Allah karar veriyorsa, bu kaderciliği bir tembellik olarak algılamak-yaşamak da bizde artık maalesef yaygınlaşmıştır. Her önemli tarihî konuda olduğu gibi, 1453’teki dönüm noktasını da daha doğru anlamak için çalışmak gerekir. Yapılması gereken, yapmamız gereken, bu alanda da uzman insan yetiştirilmesidir. İz sürücülere, analistlere ihtiyacımız var. Mesela Fatih’in gemileri karadan yürüttüğü rota, bugün tam olarak neresi? Eski Tophane Koyu’ndan Kasımpaşa’ya inen rotayı bire bir saptamak için, suni zekadan başka hangi metotlarla, nasıl çalışabiliriz? Belki 100 defa değiştirdiğimiz, doldurduğumuz kıyı şeritlerinin altında, yeraltı radarlarıyla detaylı bir çalışma yapılamaz mı? Yakın tarihte -sonradan üzerini kapattıksa da!- Marmaray kazılarında çok iyi bir sınav vermedik mi?

Kış geliyor ama, umudumuzu kaybetmeyelim.


© T24