Savaş, gazetecilik ve sözün bitmediği yer

Televizyonun Türkiye’ye geldiği yıllar… 70’li yılların başları… Bir arkadaşım aktardı: Annesi inançlı bir kadın; TV karşısına oturduğunda, ekrandaki insanların da onu gördüğünü düşünüyor ve başını-yüzünü kapatıyor. Dalga geçmek bir yana, bu hanımın ne kadar öngörülü olduğunu nihayet anlıyoruz. Cep telefonlarından bizi izleyenler; donumuza kadar bizi bilenler; kara sinek veya eşek arısı büyüklüğünde vızıldayan profesyonel istihbarat dronları ve daha bilmediğimiz neler neler…

Tahran’da yollardaki kameraları “hak-layan” İsrail-ABD servisleri, ölümcül nokta atışları böylelikle yapabildi. Bu saldırılarda hedeflenen ve öldürülenlerden biri de meşhur dînî lider Ali Hamaney’di. The Economist dergisinde ölümünün ardından yayımlanan 3 Mart tarihli kısa yazıyı İngilizce bilen herkese tavsiye etmek isterim (görmediğim kadarıyla Türkçeye çevrilmedi). Mükemmel bir yazı gerçekten.

Obituary | God’s dictator falls

Ali Khamenei hoped his legacy might last for ever Iran’s Supreme Leader was killed on February 28th, aged 86 (Fotoğraf: polaris/eyevine / Mar 3rd 2026)

Bizdeki gazeteler, gazeteciler, haber siteleri, TV kanalları ve konuyla ilgili yazılar malum zaten. 1-2 istisna haricinde hiçbirinin referans değeri yok; orada buradan aşırma-taşırma şeyler. Sahadan haber geçenler de kendi görüntülerini sunuyor maalesef.

Gazetecilikten devam edelim. Yine The Economist. Son sayılarının kapağındaki fotoğraf. Bunu çeken AFP adına çalışan bir fotoğrafçı (adını bulamadım). Yer Beyrut. Bombanın düştüğü sırada orada değilse bile, anında o noktaya doğru ilerlediği ve bu kareyi çektiği belli. Işık, kadraj ve tüm unsurlar müthiş. Bir dehşet anını tarihe kazımış. Editör de haklı olarak kapağa taşımış bunu.

Ayrıca tepedeki suni zeka haberinin anonsu da son derece başarılı. Şimdi bir tarafta böyle örnekler var; diğer tarafta ise bizdeki gibi kıymeti kendinden menkul “gazeteciler”. Kendi görüntüsünü haberin önüne geçiren kişiler; “ben oradaydım” yapmalar… Savaş şüphesiz çok acıklı ama, bu arkadaşların durumu daha “acıklı”.

Bu “ben var ya ben” meselesinin sadece gazetecilik mesleğiyle sınırlı olmadığını defalarca demişimdir, yazmışımdır. Bunun sosyal denilen medyadan ziyade bizle, yani en genel anlamıyla “Türk olmak”la ilgisi var tabii. Bir kitap yazılıyor diyelim; yazar “çıktı” diye duyuruyor; yayınevi de yazıyor. Güzel. Kitabı sevenler, övenler de “paylaşım” yapıyor. Tamam. Hatta imza günü-günleri düzenleniyor, haber veriliyor; bu da tamam. Ancak yazarın iki güne bir kendi şahsi hesabından kitabının kapağını, masasındaki kitabını, kedisiyle-köpeğiyle kitabını, bilmemnesiyle kitabını, kitabını ve kitabını paylaşması bizden başka hangi ülkede görülüyor acaba? Bu “hem yazdım hem gözünüze sokarım; kitabımı mutlaka alın”cı arkadaşların hâlleri daha da acıklı tabii. Acaba aralarından biri çıkıp, bu kendi durumlarını konu alan, kendisine “geçiren” bir kitap yazacak mı acaba? Merakla bekliyoruz.

Dünya, herkesin bildiği gibi ateşe düşmüş durumda. Ülkemiz de kaçınılmaz olarak ve coğrafyasından dolayı bundan fazlasıyla etkileniyor; daha da fazlası olacak. Hâl böyleyken, “içimizdeki düşmanlar” teması neredeyse her alana hakim. Yine neredeyse “dış düşman”a ihtiyacımız yok. Birlik-beraberlikten artık iyice uzak ve tehlikeli zamanlara doğru ilerlemekte bir beis görmüyoruz. Şu neredeyse her alandaki övünmelerimizi ve “karşı” bellediğimiz taraflara laf “geçirmelerimizi” devletin en tepelerinden ve muhalefet edenlerden ve tivıtır trollerinden aynı şekilde, aynı havada duymak… Dolayısıyla sürekli Trump’a laf edeceğimize önce bir kendimize baksak… diyecektim ki aklıma çok özlü bir sözümüz geldi: “Fazla tevazu gösterme, gerçek sanırlar”. Kendisiyle dalga geçemeyenin IQ’su ancak iki basamaklı olabiliyor. Bu durumların ustasıyla ilgili çıkan son kitabı (Murat Belge-Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay-İletişim Yayınları) haftaya bırakalım.


© T24