Bir insan öldürmek, bir inancı korumak

Bugün Nâzım Hikmet’in 78 yıl önce yazdığının tersine “ilerleyen karanlığın” içerisindeyiz. Dünya çirkin. Ülkemiz sisli. Para ve iktidar için yaşayanlar, neredeyse her şeye hakim bir tür. Sanatçı ve düşünürler yoka yakın.

Kalitesizlik ve liyakatsizlik ve tembellik hiç bu denli ürkütücü boyutlarda olmamıştı. Devlet, hükümet, muhalefet büyükleri hiç bu kadar küçülmemişti. Gazeteciler tutuklu yargılanmamış, katiller bu kadar çabuk salınmamış, adalet bugünkü gibi iki dudak arasında kalmamıştı. Tüm bunlar yaşanırken her bir tarafın-ekibin-takımın, tüm sorumluluğu 100’de 200 karşı tarafa yüklediği hâlleri de görmemiştik. İnsan biraz utanır diyeceğim ama, bilindiği gibi utanma duygusu insanda oluyor sadece. Ego’nun kişiliği gömmesi deyince sadece Trump örneğiyle kendini iyi hissedenlere; 16. yüzyılda yaşamış ve Calvin’in gazabına uğramış Sebastian Castellio’nun meşhur lafını hatırlatmak isterim: “hominem occidere, non est doctrinam tueri, sed hominem occidere”: bir insan öldürmek, bir inancı (öğretiyi) korumak için değildir; (sadece) bir insan öldürmektir”. Sadece bir din adamı değil, aynı zamanda gayet önemli bir dil adamıydı Castellio.

Yanı başımızdaki savaş üzerine, bunun orta-uzun vadeli olacağına dair daha önce ukalalıklar yapmıştım. Ancak 2009’da, dergimiz ntv tarih’teki “Cahillikler Tarihi” bölümünde yayımlanan rahmetli Necdet Sakaoğlu’nın yazısını görünce, tarihçi olmanın farkını anladım. Osmanlı-Türk/İran ilişkilerini tek sayfada, herkesin anlayacağı yalınlıkta ifade etmiş bir yazı. Bugünü anlamak için...

Buraya yazmak istediğim çok kısa bir alıntı daha var. Levent Kemal twitter’da demiş: Türkiye’de sorun “medya kötü, sosyal medya toksik” değil. Sorun daha derin: Ülkede bilgi üretilmiyor, başkasının ürettiği bilgi yönetiliyor veya pazarlanıyor. Bu bazı alanlarda faydalı olabilir. Ama genel olarak medya ve araştırma işlerinde kamuoyu karar süreçlerine etki eden yayınlarda durum içler acısı. Kriz olur herkes 2 saatte saf tutar. Veri yok, analiz yok. Sadece karşılıklı anlatı savaşı. Çünkü ortada sağlam bir şey yok. Birincil veri yok. Saha yok. Metodoloji yok…” diye devam ediyor ve esas olarak ülkemizde AI kullanarak sunulan uygulamaların ne kadar çalıntı ve uyduruk olduğunu teknik detaylarıyla izah ediyor.

Ülkemizde başta bilgi olmak üzere, üretim zaten yoka yakın. Geçen sene yapılan ve başrolde Ralph Fiennes’in bulunduğu “The Choral” adlı filmde, bir sahnede 1. Dünya Savaşı sırasındaki siper savaşlarından bir canlandırma var. Kurşun yiyen askerlerin sarsılıp düşmeleri gösteriliyor. O dönemki kurşunların hızı şimdiki gibi değil; çok daha yavaş. Dolayısıyla çekirdek bedene isabet ettiğinde bedende kalıyor ve askerler hemen ölmeseler de sakat kalıyor, zehirleniyor, kollar-bacaklar kesiliyor. 1. Savaş’ın bütün cephelerdeki klasik durumu budur. Özellikle 2. Savaş sonrasından itibaren gelişen teknoloji, kurşunlara büyük sürat kazandırdı; dolayısıyla bedene isabet edenlerin çoğu delip geçti ve ölümlerden ziyade yaralanmalar arttı. İlk bakışta “insani” gibi geliyor ama değil. Bu NATO standardının amacı, yaralanma hafif olduğu için ateş hattında bulunan en az bir askerin de o anda arkadaşına yardım etmesini sağlamak! Böylelikle bir süreliğine de olsa efektif olarak o da savaşamayacak!

Kendimizle hesaplaşmazsak, “başkası” dediğimize yüklenerek idare ederiz. Özür dilemezsek, takdir görme hakkımız da olmaz. Ahlak yoksa, diğer nitelikler önemsiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


© T24