Sanatçı Sait Mingü: Yapay zekâ sanatı taklit edebilir ama insanın yaşanmışlığını kopyalayamaz |
Geleneksel desen disiplinini dijital katmanlarla birleştiren Royal Academy of Arts ödüllü sanatçı Sait Mingü; kâğıt üzerindeki çizimlerini, sokaktan topladığı fiziksel materyalleri ve fotoğrafik dokuları bilgisayar ortamında harmanlıyor. Bu süreç sonunda ortaya çıkan eserler, özel sanat baskısı yöntemleriyle kâğıda aktarıldıktan sonra pleksi yüzeylerle kaplanarak nihai formuna kavuşuyor.
Üretim sürecini "kendi içimde verdiğim bir savaş" sözleriyle tanımlayan Mingü; desen gücünü teknolojiyle nasıl harmanladığını, yapay zekânın insanın yaşanmışlığını neden kopyalayamayacağını ve karanlık duyguların üretim sürecinde nasıl aydınlığa dönüştüğünü T24'e anlattı.
Söyleşinin tamamını izlemek için tıklayın
- Çok katmanlı bir üretim süreciniz var. Üretim sürecinizde ne gibi teknikler kullanıyorsunuz?
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezunum. Klasik bir resme nasıl başlıyorsam, bu işlere de aslında öyle başlıyorum. İlk başta tabii her şeyde olduğu gibi iş kafamda başlıyor. Kafamda bir kurguyu, imajı belirledikten sonra, ne yapmak istediğimi belirledikten sonra onu bir kompozisyona döküyorum. Bu tuvalde ya da sulu boyada işlerimi yaparken de aynı şekilde zaten ilerleyen bir süreç. Eskizlere, karalamalara kağıt üzerinde başlıyorum. Ondan sonra son hâline, nihai hâline karar verdikten sonra kompozisyonun nasıl olacağına, onun çizimine geçiyorum. Yine hâlâ kâğıttayım, çiziyorum.
Ondan sonra tekrar daha önceden kullandığım tekniklerle; yağlı boyalar, akrilik, sulu boyayla bu yapmış olduğum kompozisyonda kafamda belirlemiş olduğum alanları ayrı ayrı boyamaya, çizmeye başlıyorum. Sonra bunların hepsini belli bir aşamadan sonra bilgisayara aktarıyorum. Bilgisayarda bunları modern bir kolaj gibi kat kat birleştiriyorum. Bunların her biri ayrı bir katmandan oluşuyor. Üst üste koya koya bu görmüş olduğunuz eserlere ulaşıyorum. Bunlara tabii normalde kâğıtta ya da tuvalde uygulayamadığım fotoğrafik dokular da ekliyorum. Hem resmin doğasına uyacağını düşündüğüm hem de izleyiciye vereceği hissi daha iyi aktarabileceğini düşündüğüm dokular ekliyorum.
Bunlar yani kimi zaman yolda yürürken çektiğim, hoşuma giden işte reklam panolarından fırlamış parçalar ya da yerde bulduğum beton parçaları, cam kırıkları olabiliyor. Yani bunların hepsi aslında orada bir resimde dokuya hizmet ediyor. Yani benim elle çizdiğim klasik boyaların yanında, bir de aynı zamanda fotoğraftan eklediğim, alışılagelmedik dokular oluyor. Kimi zaman mesela bir saman balyasından saç da yapabiliyorum. Biraz izleyiciyi şaşırtmam, biraz kendime yaptığım oyunlarla da alakalı bunu koyma sebebim.
Ondan sonra bunu da son aşamaya getirdikten sonra bilgisayarda özel bir çıkış alıyorum. Bu çıkış da burada görmüş olduğunuz gibi pleksi bir cam yüzeye kaplanıyor. Arkası metal ve duvarda asılacak hâle geliyor. Aslında iş son kertede dijital olarak adlandırılsa da bunun yüzde 70-80'i elle yapılan normal klasik resim tekniğiyle başlayıp sonlara doğru oraya getirdiğim, dijital olan ama olmayan bir iş. Bu aslında dijitallikten biraz daha kurtulmak için de genelde yapmış olduğum seriler haricindeki eserleri, yani büyük eserlerin çoğunu tek edisyon yapıyorum ki hem alan koleksiyonerin elinde bir tek eser değerinde olsun hem de bunun nadideliği, tekilliği muhafaza edilsin diye.
- Pleksi sadece resmi koruyan bir şey değil, eserin de bir parçası. Pleksi resme derinlik de katıyor aslında.
Evet, derinlik katıyor, canlılık katıyor. Aynı zamanda bu kullandığımız fotoğraf kâğıdı da. Bunun özel baskı dememizin sebebi şu: Yani bu her çıkış makinesinden, her printer'dan çıkan bir kâğıt, renk değil. Bunun sertifikalı, sanat üretimine özel olarak üretilmiş bir printer ve çıkış makinesi olması; bunun kâğıdının özel sertifikalı olması, uzun yıllar, yani yüzyıllar boyu dayanabilir olması. Artı bu kullanılan baskıdaki kartuşların, bu renkleri verebilen kartuşların da yine sanat sertifikalı olup yüzyıllar boyu dayanabilir olmasından geliyor. Bu çıkış alındıktan sonra çıplak olarak arkasına metal bir parça kaplanıyor ve o arkasındaki askı malzemeleri takılıyor. Ön tarafı da pleksiyle sıvanıyor ve bu görmüş olduğunuz eserler ortaya çıkıyor. Pleksinin bir kontrast katması var ön tarafta, canlılık. Bir de aynı zamanda kullandığımız kâğıdın da aynı şekilde.
Pleksi, eseri hem koruyor hem de aynı zamanda parçası. Genelde de ben bunlara çok nadir çerçeve yapıyorum mesela. Bu zaten şu anda o metal parçadan dolayı asılabilir bir hâlde. Pleksi ile kaplandığı zaman ekstra mesela bir çerçeve yapma ihtiyacı duymuyorum. Zaten kendisi sınırlanmış bir alanın içine girmiş oluyor ve ben bu hâlini çok seviyorum.
Hope, C-print diasek mount, 2026
- Bu yeni yerinizde atölye ve galeri arasındaki sınırları kaldırıyorsunuz. Sanatçının atölyesi genelde 'girilemez' bir yerdir. Siz bu “güvenli alanı” terk edip süreci şeffaflaştırdınız. Merak ediyorum; sizi izleyen onlarca göz varken amiyane tabirle birinin omzunuzun üzerinden çizerken sizi izliyor olması yaratıcılığınızı kışkırtıyor mu, yoksa o 'yalnızlık anınızı' özlediğiniz oluyor mu?
O biraz tabii yıllar içerisinde gelişen pratiklerle alakalı, zamanla oldu. Bu benim beşinci atölyem. İlk atölyede de yine bir sokak hizasındaydım ama onda belli bir kısma kadar görülebiliyordu içerisi. Oradan biraz alışığım. İkincisi, yani zaten bu yaptığım, vücudumu da kullanarak çalıştığım için bir performans sanatı aslında. Burada nasıl bir tiyatrocu sahneye çıktığı zaman seyircileri görmüyorsa, ben de işe başladıktan sonra zaten kendimi kaptırıp tamamen o dünyaya geçmiş oluyorum. O yüzden aslında sokaktan geçen insanın hiçbir şeyini fark etmiyorum.
Bahsettiğiniz gibi çalıştığım alan evet, dışarıdan gözükebiliyor ama burada randevuyla izleyici kabul ettiğim için atölye ve galeri mekânına, zaten o sırada, o saatlerde kimsenin gelmeyeceğini biliyor oluyorum. Sokaktan göz göze gelme ihtimali tabii ki var ama demin bahsettiğim gibi o konsantrasyona girince zaten sokağı falan görmüyorum.
- Bazı işleriniz özellikle Gogh üzerine Saatchi Art’la birlikte yaptığınız Vincent seriniz 'Yeni Pop-Art' estetiğine göz kırpıyor. Tür olarak sizin kendinizi konumlandırdığınız bir yer var mı?
Yani figüratif dışavurumcu. Aslında dışavurumcu ögeler tuvallerimde ve sulu boyalarımda daha fazla gözüküyordu. Burada biraz daha gerçeğe yaklaştığı için figürler ve mekânlar, burada biraz daha illüstratif ögeler de var, çizgi roman teknikleri de var.Fakat aynı zamanda bütün bu fırça, boyaların hissi ve dokularıyla beraber onlar da bir karışık teknik oluşturuyor.
Saatchi Art meselesine gelirsek de, o NFT'lerin çok revaçta olduğu, meşhur olduğu dönemde bütün bu NFT üretiminin ağır yükünü, bu demin bahsettiğim bir karakter yaratımı ve proje bazlı NFT'nin çoğunu bilgisayar yardımıyla yapıyordu şirketler. Üretimin tamamı bilgisayar üzerinden yapılıyordu. Bilgisayar bunları, karakter belirlendikten sonra rastlantısal olarak çoğaltıp, hiçbir insan emeği olmadan tamamen bilgisayarın insafında kalmış bir şekilde ilerleyen projelerdi. Onlar çoğaldıktan sonra satışa çıkıp insanların bir koleksiyon malzemesi gibi toplaması ve bunların aralarında değiş tokuşunda meydana gelen projelerdi.
Saatchi Art da o dönem dünya üzerindeki birçok sanatçıya ulaşabildiği için, kendi küresel ağı sayesinde, aradan bilgisayarı tamamen çıkartıp bu karakter yaratımı ve eser üretimini tamamen elle yapıp sanatçılara delege etmek istedi. Dünya üzerinde 150'ye yakın sanatçı seçti. Bunlardan bir tanesi de bendim. Ve biz toplanıp, "Van Gogh portresi yapsak ve bu Van Gogh karakterini çeşitlendirsek, herkes kendisi yorumlasa. Her sanatçı en az 10 tane, en fazla 20 adet olacak şekilde bize eserleri verse, biz o eserleri yine aynı şekilde bu NFT üretimine sokup, onları dijital hâle getirip, diğer projeler nasıl satılıyor ve el değiştiriyorsa o hâle sokup onları insanlarla buluştursak" diye yola çıktılar ve çok da başarılı bir proje oldu. 150 sanatçı herkes kendi yorumunu kattı, onları üretti. Ben de onlara yaklaşık 20 eser, 20 tane Van Gogh yaptım. Onların hem bir adet NFT versiyonu oldu, bir adet de fiziksel versiyonu oldu. Zaten bu NFT versiyonu çıktığı anda proje yaklaşık iki dakika içinde tamamen hepsi satıldı. Tamamen bitti yani proje. Çok rağbet gördü. Dijital olarak NFT'sini alan insanların bazıları benden fizikselini de talep ettiler, Amerika'ya yolladığım işler oldu. İkisine birden sahip olmak isteyenler oldu ya da farklı yerlere yolladığım da oldu dünya üzerinde. Ama çok başarılı bir projeydi. Sonra tabii NFT'ler ne yazık ki popülaritesini kaybedip onun bağlı olduğu ekonomi biraz çökünce, şu anda pek rağbet görmüyorlar.
- Sizin eserleriniz NFT olarak satıldı. Şu anda ne durumdalar biliyor musunuz?
Onlar şu anda sahiplerinde, onları satın alan kişilerde. Fakat o projenin devamında bir iş daha yaptık Saatchi ile. Amerika'da bir rock festivali vardı Lollapalooza diye. Onlara özel bir iş yaptık çok büyük çapta. Onda hatta 10 sanatçıydık. Orada hatta benim ürettiğim, yani benim şekillendirdiğim bir karakter de seçilmiş onların maskotu olarak. Onun bayağı bir üretimini yaptık. Fakat ne yazık ki tam bu yine NFT'nin........