Ödüllü yazar Peter Danish Viyana'daki gizli buluşmayı anlattı: İçeriden 'Mahler! Bruckner!' bağırışları geliyordu |
Ödüllü yazar, besteci ve klasik müzik eleştirmeni Peter Danish, 20. yüzyılın en büyük iki orkestra şefi Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan'ın rekabetini kaleme aldığı Devlerin Savaşı oyunuyla tiyatro sahnesinde efsanevi bir yüzleşmeye hayat veriyor.
Danish; iki dev ismin Viyana'daki tesadüfi son buluşmasının perde arkasını, oyunun Nihal Uslanmaz rejisiyle Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu'nu buluşturan Türkiye uyarlamasındaki detayları, Timothée Chalamet'nin sözleri üzerinden alevlenen 'klasik sanatların geleceği' tartışmasını ve Türkiye'nin klasik müzik mirasına dair değerlendirmelerini T24'e anlattı.
- İlk olarak Devlerin Savaşı’nı sizden dinlemek isteriz; bu oyun bize ne anlatıyor?
Oyun, Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan'ın son buluşmasının hikâyesi. İki büyük orkestra şefi, hatta belki de 20. yüzyılın en büyük iki şefi. Bu buluşma, 1988'in ekim ayında, her iki adam da hayatını kaybetmeden hemen önce Viyana'daki o meşhur Sacher Hotel'de gerçekleşen tesadüfi bir karşılaşma.
Bu karşılaşma sırasında Bernstein, şehrin anahtarını almak ve Viyana'nın resmî vatandaşı olmak için şehirdeydi. Karajan ise Berlin Filarmoni Orkestrası ile son konserini yönetmek için oradaydı. Tatilim için Viyana'ya gittiğim bir seferde, bahsettiğimiz otelin Blue Bar'ında otururken yanımda Leonard Bernstein'ın Mektupları'nın bir kopyasını götürmüştüm okumak için. Kitap masanın üstünde dururken garson kitabımı gördü ve üstüne vurdu. Ben de "Okudun mu?" diye sordum. O da "Hayır." dedi.
"Ama" dedi, "Ancak Maestro Bernstein'a çok kez servis yaptım. Bu otelde çok sevilen biriydi. Hatta çok yakında geçmişti; oteldeki başkanlık süitinin adını Bernstein Süiti olarak değiştirdik." dedi, ben de "Çok ilginç." dedim. "Şu anda tam von Karajan'ın son konserini dinlemeye geldiği bölümü okuyorum." dedim. O da bana o geceyi çok iyi hatırladığını söyledi. "İkisi de bu otelde kalıyordu." dedi. "Hatta yönetimden çok sıkı talimatlar gelmişti, ikisini birbirinden mümkün olduğunca uzak tutun diye."
Ama şans eseri Karajan otelden çıkarken, Bernstein ise otele girerken kazara lobide karşılaştılar ve fotoğrafçılardan kaçmak için Blaue Bar'a doğru kaçtılar. İkisi de oturup bir fincan çay ve bir bardak viski içtiler ve birkaç dakika da sohbet ettiler. Garsona "Ne hakkında konuştular peki?" diye sorduğumda, "Asla kulak kabartmam." dedi ama istemeden biraz cevap aldım.
Herbert von Karajan, Dimitri Mitropoulos ve Leonard Bernstein, Ağustos 1959'da Avusturya'daki ünlü Salzburg Festivali'nde
Bir yerlerinin ağrıdığına dair; "Buram ağrıyor, şuram ağrıyor, işte aşağıda şöyle hareket yaptığımda böyle bir ağrı oluyor." gibi konular konuşuyorlardı. Hatta birisi diyordu ki "Ben felç geçirdim.", diğeri "Ben bir ameliyat oldum." Hastalıklarını konuşurlarken bile birbirlerini geçmeye çalışıyor gibiydiler. Garson, birkaç dakika sonra ise konuşmanın oldukça sıkıcı olacağı belli olduğu için oradan ayrıldığını söyledi.
Fakat birkaç dakika sonra bağrışmalar duyduğunu ve içeri girip "Her şey yolunda mı?" diye sorduğunu anlattı. Onlar da "Evet, evet gidebilirsin." demişler. Ama içeriden şöyle sesler duyduğunu söyledi: "Gustav Mahler! Anton Bruckner! Mahler! Bruckner!" diye bağırdıklarını duymuş. Ben de ona "Ne söylüyorlar?" diye sordum. Orayı tam anlamadığını ama hararetli bir konuşma olduğunu söyledi. Nerede oturduklarını sordum.
"Köşedeki koltukta, şu köşede oturuyorlardı." dedi. "Oraya oturmanın bir sakıncası var mı?" diye sordum. "Tabii ki hayır." dedi. Ben de çok pahalı kahvemi ve çok pahalı pastamı alıp o tarafa geçtim. İçgüdüsel olarak içimdeki yazar, dizüstü bilgisayarımı çıkardı. Orada oturup şöyle dedim: "Herbert, Leonard... Benimle konuşun."
Sanki duvardaki bir sinek gibi, tabiri caizse, o anda yapmış olabilecekleri konuşmayı hayal ettim ve düşündüm: Hayatları boyunca düşman olmuş, rakip olmuş, birbirlerinin karşısında durmuş iki adam, yolun sonuna, ölüme bu kadar yaklaşmışken birbirlerine ne söylerler diye. Temelde oyun böyle ortaya çıktı. Yaklaşık bir saat içinde, orada otururken oyunun ilk taslağını yazmıştım bile.
Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan
- Oyununuzun ilk sahnelemesinde Bernstein ve Karajan gibi iki erkek figürü Helen Schneider ve Lucca Züchner gibi Alman kadın oyuncular canlandırmıştı. Ancak oyunun Türkiye uyarlamasında Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu gibi usta erkek oyuncular sahnede. Bu farklı sahneleme ve oyuncu tercihleriyle karşılaştırdığınızda, 'Devlerin Savaşı'nın Türkiye prodüksiyonunu izlediğinizde nasıl buldunuz, size neler hissettirdi?
Şöyle başlayabilirim: Bu oyun iki kadın için yazılmadı. Başlangıçta iki erkek diye düşünmüştük. Ayrıca erkek bir garson karakteri de vardı. Bu yüzden bu hâliyle ben hâlâ tamamen bir Peter Danish oyunu izleyebilmiş değildim. Başlangıçta oyunu ben pandemiden hemen önce yazdım. Londra'da bir menajerim var. O da iki aktrisle görüştürdü beni. Biri İsveçli Liv Ullmann, diğeri de İngiliz Charlotte Rampling.
Tiyatro ve sinemanın bu iki büyük hanımı için uygun olabilecek bir metnin var mı diye sordu bana. Ben de Bernstein ve Karajan hakkında yazdığım bu oyunu önerdim. "Ne dersin?" diye sordum. Bunu söyledim çünkü o sırada başka bir oyunum yoktu ve böyle bir fırsat karşıma çıkmıştı. Menajerim onlara oyunu verdi okumaları için. Çok sevdiler. İyi haberdi bu ama kötü haber de şuydu: Muhtemelen sahnede yapacakları son iş olduğunu söylediler.
Bu nedenle de en son rollerini bir erkek oynayarak, yani cinsiyet değiştirerek yapmak istediklerinden emin olmadıklarını söylediler. Ben de bu fikirlerine saygı duydum. Hemen ardından Burgtheater'dan, Viyana'daki Devlet Tiyatrosu'ndan bir telefon aldım. Sanat yönetmeni arkadaşım beni arayıp "Yazdığın oyuna bir bakabilir miyim?" dedi. "Tabii." deyip gönderdim. Daha sonra "Hemen konuşmamız gerekiyor." dedi. Ben de Viyana'ya gittim.
Friedrich Schiller'in Mary Stuart oyununu izledim Burgtheater'da. Oyunda iki aktris oynuyordu. Biri Bibiana Beglau, diğeri Birgit Minichmayr... Oyunda iki Alman aktris oynuyordu. Biri Elizabeth'i, diğeri ise Mary'yi canlandırıyordu. Oyunu izledikten sonra sanat yönetmeni ne düşündüğümü sordu. Ben de "Harikalardı." diye cevap verdim. "Çok güzel. O zaman gelecek oyun Bernstein ve Karajan'ı onların oynamasını istiyorum." dedi. Ben de "Gerçekten mi?" diye sordum. O da "Evet." dedi. Ben de kendi kendime şunu düşündüm: İkinci sefer iki tane kadın teklif edildi bu oyun için bana. Fakat daha sonra sanat yönetmeni Burgtheater'dan kovuldu ve sezon iptal edildi. Bu nedenle Viyana'daki bu oyun gerçekleşememiş oldu. Daha sonra menajerimden bir telefon aldım. "Bir Alman yönetmen oyun hakkında seninle konuşmak istiyor." dedi. New York'ta buluştuk. Ve bana şu sözleri söyledi: "Peter, ben başka bir adamın talihsizliğinden faydalanmaktan nefret ederim. Ama anladığım kadarıyla Viyana'daki oyun sergilenemeyecek." "Öyle görünüyor." diye cevap verdim. "Ben yapmak istiyorum. Yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlenmek istiyorum ve New York'ta yapmak istiyorum." dedi. O da Bernstein ve Karajan'ı iki kadına oynatmak istediğini söyledi. Ben de çok şaşırdım. "Yine mi iki kadın?" diye bir tepki verdim.
Helen Schneider ve Lucca Züchner, Gil Mehmert rejisiyle sahnelenen Last Call oyununda
Kendi kendime şöyle bir düşünceye kapıldım: Çok saygı duyduğum, çalışmalarını çok beğendiğim üç farklı yönetmen, farklı anlarda birbirinden bağımsız bir şekilde aynı sonuca varmışlardı. Demek ki bu işte bir iş var diye düşündüm. Bu tesadüfleri takip ettim ve neler yapabileceklerini görmek istedim. Gil Mehmert vizyonuyla nasıl bir oyun olabileceğini görmek için Almanya'ya gittim.
Ki Almanya'da gördüğüm prodüksiyon, sizin Türkiye'de gördüğünüz prodüksiyondan çok farklıydı. Çünkü Gil kariyerini müzikal yöneterek, hatta 200'den fazla müzikal yöneterek geçirmişti. Ama müzikal vizyonuyla yazılmış bir oyun değildi bu oyun. Düz bir oyun olarak yazılmıştı. Düz bir dramatik oyun yerine neredeyse bir müzikal gibi kurgulamak istediğini ve sanki karakterler süper kahramanlarmış gibi bir dünya yaratmak istediğini söyledi.
Tüm iş renkli, ışıklı ve bol müzikliydi; neredeyse çizgi film benzeri bir kalıbı vardı ortada. Bütün konsept baştan sona çok güzeldi. Bakması da dinlemesi de gözler ve kulaklar için bir ziyafet gibiydi. Ama benim metnim için, benim hayal ettiğim şey bu değildi. Kendi şartları içinde, kendi yaklaşımıyla çok başarılıydı ve hâlâ da çok başarılı olmaya devam ediyor. Almanya'nın genelinde turneye de çıkıyor.
Daha sonra menajerimden bir telefon geldi: "Türkiye'de ünlü bir oyuncu senin oyununu yapmak istiyor ve Bernstein'ı oynamak istiyor." diye. Benim de ilk sorum "Erkek mi?" oldu. O da "Evet." diye cevap verdi. Ben de "Sonunda oyunu iki erkekle göreceğim yani." diye bir tepki verdim. Ve hemen ardından yönetmenimiz Nihal Uslanmaz bana bir telefon açtı ve "Çılgın bir fikrim var." dedi. Ben de "Yeter artık, çılgın fikir istemiyorum. Fazlasıyla çılgın fikir duydum." dedim.
O da şöyle bir şey söyledi: "Garson Michael'ın bir kadın tarafından oynanmasını istiyorum." dedi. Ben de "Peki oyuncu mu kadın olacak yoksa karakter mi kadın olacak?" diye sordum. Çünkü bu ikisi arasında büyük bir fark var.
O da karakterin Michael'dan Maria'ya dönüşmesini istediğini söyledi. Açık söylemek gerekirse, hikâyeyi bana anlatan kişi Michael olduğu için ilk hissim pek olumlu........