Bir beyaz yakalının gözünden 'Kendi': Plazalardan tiyatro sahnesine, sistemin hem mağduru hem faili olmanın hesaplaşması |
Gündüzleri bir insan kaynakları profesyoneli, geceleri ise tiyatro yazarı olan Elif Doğanay, kaleme aldığı ilk oyunu Kendi ile beyaz yakalıların bu sıkışmışlığını çarpıcı bir şekilde sahneye taşıyor.
Sistemin hem mağduru hem de faili olmanın yarattığı çelişkileri tam da "içeriden" bir gözle anlatan Doğanay, Kendi’nin ortaya çıkış hikâyesini, Michel Foucault ve Byung-Chul Han'ın fikirlerinden beslenen yenilikçi oyununu, iş dünyasındaki tükenmişliği ve bağımsız tiyatro yapmanın zorluklarını T24 anlattı.
Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın
- Oyuna geçmeden önce ilk olarak seni tanıyarak başlayalım, Elif Doğanay kimdir?
2021 yılında Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı ve Felsefe bölümlerinden mezun oldum. Mezun olduğumdan beri de insan kaynakları (İK) alanında çalışıyorum. Kendi de benim kaleme alıp sahnelediğim ilk tiyatro oyunum.
- Tiyatro nasıl oldu?
Tiyatro aslında benim hep yapmak istediğim bir şeydi. Edebiyat okuma sebeplerinden biri de bu. İşte hep seçmeli derslerimi bu yönde aldım. Devamlı da hep bunun hayalini kurdum. GalataPerform'un tiyatro yazarlığı atölyelerine katılmıştım bir dönem ve hep aklımda "Acaba yazdığım bir şeyi bir gün sahnede görebilir miyim?" sorusu vardı. Sonunda gerçekleşmiş oldu. Çok mutluyum o açıdan.
- Kendi oyunu ne anlatıyor onu senden dinleyebilir miyiz?
Kendi de benim gibi bir insan kaynakları çalışanı ve orada sadece bir İK çalışanı ne yapıyor, bir günü nasıl geçiyordan ziyade bu performans baskısı tam anlamıyla nasıl bir şeye dönüşüyoru konu almak istedim. Hani bu sosyal medyada gördüğümüz "clean girl" akımları, bir çalışanın işte beyaz yakanın bir günü... Aslında bu sürekli tekrarda nasıl bir şeye dönüşüyor, biraz bunu ele almak istedim. Bir İK çalışanının kendisiyle mücadelesi, sistemin içerisinde nasıl sıkışmış hissettiği ve kendisinin artık o sistemin bir sürdürücüsü olması esas konu bu. Ama aynı zamanda orada içselleştirdiği bir dış ses var: "Kolajen almalısın, şöyle görünmelisin, şöyle beslenmelisin, şöyle spor yapmalısın..." Aslında o kişinin artık kendisi ile mücadelesinin, performans baskısının kendisine yarattığı şeyin sonuçlarını görüyoruz diyebiliriz.
Nihal Temel Kendi oyununda | Fotoğraf: Aleyna Çolak
- Ekiple nasıl bir araya geldiniz?
O çok çılgın bir hikâye oldu bana kalırsa. Çünkü ben tiyatro dünyasının içinden gelmiyorum. Oyunculuk ya da yönetmenlik gibi tecrübelerim yok. Ben ilk bu metni yazdım. Bu gerçekten bir tiyatro metni oldu mu ondan bile haberim yoktu. Çünkü çatışmayı ben çok soyut bir yerden kurdum. Hatta onu da bir bilgisayar oyunundan yola çıkarak "Böyle bir dış sesin kişi üzerindeki etkileri nasıl sahnelenebilir?" gibi soyut bir çatışmadan yola çıktım. O yüzden ben ilk insanlara, "Bu metin olmuş mu? Feedback verir misiniz? Nasıl değiştirebilirim?" gibi bir yerden ulaştım. Doğru bir mentör eşleşmesi oldu bir noktada diyelim.
Ve artık "Tamam bu gerçekten sahneye konulabilir" düşüncesi oluştuktan sonra dedim ki, "Peki bunu kim oynayacak?" Ben oyunculuktan anlamıyorum. Ve Boğaziçi grupları aracılığıyla Nihal Temel’i buldum. O da Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden yakın dönemde mezun olmuştu ve metin hemen onu içine aldı. Çünkü o da iş arıyordu, çok stresliydi ve bir nevi -çok kelime şakası yapmak istemiyorum ama- "kendi"ni buldu. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü de ilk 1.000'den, 2.000'den girilen bir bölüm. Milyonlarca kişi içinden böyle bir sıralama yapıyorsunuz, o okulu bitiriyorsunuz ve birden siz de kendinizi işsizlikle mücadele ederken buluyorsunuz. Onun baskısı; sürekli sanki o sınav için o kadar çalışmamış, üniversite boyunca o kadar mücadele etmemiş gibi tekrar baştan IQ testleri, mülakat süreçleri... Tam bu karmaşanın içindeyken şansa ben ona ulaşmış oldum. Sonrasında o da, "Bir de tabii bizim yönetmene ihtiyacımız var, bu rejiyi ben kendi başıma çıkaramam." dedi. GalataPerform aracılığıyla aslında onlara sorarak "Kim böyle bir şey yönetmek ister?" derken Furkan Güder'i buldum. Üçümüz bir araya geldik.
Nihal Temel | Fotoğraf: Murat Çetinkaya
- Yönetmen Furkan Güder'in metninize entegre ettiği cam kabin ve sekiz canlı kameradan oluşan yenilikçi reji, yazım aşamasında kafanızda kurduğun dünyaya ne gibi yeni anlamlar kattı?
Benim için bu cam kabin aslında Foucault'nun da betimlediği, Jeremy Bentham'dan gelen bu Panoptikon fikrini yansıtıyor. Yani bir kule düşünelim hapishanenin ortasında ve diyelim ki herkesi işte bu kule görüyor. Artık bir noktadan sonra o kulenin içerisinde biri var ya da yok, önemini kaybediyor. Orada önemli olan şey o kule tarafından gözetleniyor muyum hissi. İnsan artık kendi kendini disipline etmeye başlıyor. O fikri temsil ediyor aslında benim için bu cam kabin ve o açıdan çok iyi bir eşleşme oldu bence. Furkan'la yollarımızın kesişmesi, böyle bir şey katması beni çok mutlu etti.
- Dekor oyunda bir arka plan değil, yardımcı rolde oynayan oyuncular gibi. Bazı kameralar özellikle... Bu içinde bulunduğumuz ekonomik koşullarda oyunun dekoru, ne kadar minimalist görünse de maliyetli bir dekor. Siz dekor, ulaşım gibi kalemleri nasıl karşılıyorsunuz?
Ben gündüz insan kaynakları alanında çalışıp gece kazandığım parayı tiyatroya harcıyorum gibi bir döngüdeyim bir süredir. Hani başta hep krediler vesaire çektiğim de oldu. Zor bir süreç ama o anlamda çok ben şanslıydım, karşıma çıkan insanlar destekleyici oldu genelde. İşte nakliyecimiz hep vaktinde gelir, oyunu kendisi de izliyor. Onun dışında mesela baskı için birini buluyorum, şansıma o da eski tiyatrocu çıkıyor, oyuna geliyor, yorumlar yapıyor vesaire. Bir şekilde ucundan tutmaya çalışan insanlara çok denk geldim. Onun dışında tabii hiç aklımıza gelmeyen bir sürü şey var tabii. Işık tasarımını farklı biri yapıyor, işte oyunda gördüğünüz videoları çekmesi, stüdyosu bir sürü hiç aklıma gelmeyen bir boyuta ulaştı her şey. Ama benim şansım herkes de bir katkı sunmak istedi. O yüzden tam hani kolektif bir yapıda değiliz ama işimi kolaylaştıran şanslı, kısmetli bir şey de oldu diyebilirim. Ama şu an ben kendi cebimden karşılıyorum.
Furkan Güder
- Oyunun yazım süreci nasıl oldu?
Ben GalataPerform'un tiyatro atölyelerine bir süre gittim. Onun da en sonunda yeni metin yazma süreci var. Ama ben ondan sonrasında devam etmedim. Hani gözümde de çok büyüdü birden o tiyatro oyununu ortaya koymak. Ama orada hocamız sorunca da işte "Sen nasıl bir şey yapacaksın?" diye, benim aklıma hemen The Stanley Parable diye bir bilgisayar oyunu gelmişti. Orada işte bir ofis çalışanı kalkıyor ve bir anlatıcı var. Anlatıcının direktiflerini takip ediyor ve sürekli bir felaketle sonuçlanıyor yaptığı her şey. Orada artık şeyi fark etmeye başlıyor oyundaki karakter; bu anlatıcı aslında romanlardaki güvenilmez anlatıcı gibi bir anlatıcı. Manipülatif, dediği şeye uymayınca sinirleniyor, uyduğunda da felakete götürüyor, uymadığında da bir şekilde felakete gidiyorsun gibi. O oyun beni çok etkilemişti. "Bunu acaba tiyatro sahnesinde nasıl yapabilirim?" diye düşünmeye başladım.
Sonrasında aradan bir sene gibi bir zaman geçti sanırım, bu metni yazdım. Şeyi düşünüyorum, "Bu acaba bir tiyatro metni oldu mu? Çok net bir dramatik çatışması yok. Acaba nasıl yapmak gerekiyor? Neyi değiştirmek, dramaturjik anlamda nesi eksik?" Ben bunu herkese gönderiyorum. İşte insanlara direkt mesaj atıyorum, bir şekilde ulaşmaya çalışıyorum vesaire. Sonra ulaştığım, okutabildiğim kişiler de aslında aynı şeyi söylüyorlar. Tam dramatik çatışma geleneksel anlamda yok. Ben daha çok döngüsel bir ark kurmaya çalıştım çünkü orada. Şansıma Norveçli yazar Fredrik Brattberg'e ulaşmıştım. İngilizceye çevirip ona okuttum. O da tam benim yapmaya çalıştığım şeyi anladı. O benim için gerçekten çok büyük bir şans oldu. Çünkü onun yazma şekli de bu şekilde. Çok döngüsel şekilde yazıyor. Ben ilk onu 2022 yılında işte Eve Dönüşler metniyle tanımıştım. Türkiye'de de sahnelenmişti. Sonra kendi de anlattı zaten. Dedi ki: "Benim yapmaya çalıştığım şey." Müzik geçmişinden geliyor. Orada mesela "da da da dam" diye bir ses geliyor. Bunun her varyasyonda farklı bir iki şeye dönüştüğünü görüyoruz onu tekrar ve tekrar gördükçe.
Nihal Temel Kendi oyununda | Fotoğraf: Aleyna Çolak
Oyunda da aslında Kendi sürekli aynı güne uyanıyor ama artık zaman içerisinde nasıl dönüştüğünü, nasıl bozulduğunu, o dış sesle arasındaki uyumsuzlaşmayı bir şekilde izliyoruz. Ve belki de bana o anda fark etmemiştim, en önemli, en değerli tavsiyesi şu oldu. "Hepsini sil. Yönetmene, oyuncuya tamamen onlara yaratıcılık alanı bırak" demişti. Ben çok daha farklı bir şey düşünmüştüm. Çok basit düşünmüştüm. İşte bir yoga matı, bir işte ofis masası gibi bir şeyler düşünmüştüm. İyi ki onu dinlemişim. Hatta sonrasında geçen sene Türkiye'ye kendisi de gelmişti. Orada Eve Dönüşler’in çok başka bir versiyonu sahnelendi. Aslında çok bilinçli yaptığı bir şey onun. Yani 2022'de ve 2025'te izlediğim oyunu kıyaslayınca ikisi bambaşka şeyler. Çünkü bilinçli olarak yönetmene ve oyunculara o alanı açmaya çalışıyor. Bana da en değerli tavsiye sanırım bu olmuştu. İyi ki de dinlemişim.
Furkan'la ve Nihal’le yollarımız kesişti. Metin de onlarla yeniden hayat buldu. Rejiyi de bambaşka bir noktaya taşıdılar. Dramaturji alanında Furkan aracılığıyla Deniz Baylan’la tanıştık, o da çok destek oldu. Onlara da teşekkür etmiş olayım tekrardan.
- Neden karakterin adı Kendi?
Metin için de aynısını soruyorlar. Her sorana farklı bir şey uydurup cevap veriyorum bu arada. Tabii en bariz şey, ben bir insan kaynakları çalışanıyım. Kendi hikâyem olan kısımlar da var, olmayan kısımlar da var tabii ki. Onun dışında benim için esas düşünsel anlamda yola çıkış noktam Byung-Chul Han'ın Tükenmişlik Toplumu metni oldu. Orada da şeyi tartışıyordu aslında: Biz disiplin toplumundan tükenmişlik toplumuna nasıl geçtik? Kendini... Evet, o Panoptikon fikri hâlâ hayatımızda, hâlâ o gözetlenme, kendini disipline etme devam ediyor ama artık diyor ki "Bu bir disiplin toplumu değil içinde bulunduğumuz şey. Daha çok bir başarı toplumu, performans toplumu. Artık kimse sabah şu saatte kalkacaksın, işte fabrikada şu saat duracaksın demiyor da biz kendi kendini tüketen bireyler haline geliyoruz." Bu anlatıyı tamamen içselleştirmiş. Dolayısıyla öfkeyi yöneltebileceğimiz ya da sisteme karşı "Beni disipline eden bu" deyip parmak sallayabileceğimiz bir şey artık yok ve bu iç sesi tamamen içselleştirdiğimizi anlatıyor. O kendine dönmesini aslında birazcık daha ele alarak yazdığım için Kendi. Kimisine diyorum ki, bu da gerçek bu arada. Ben kapalı e, açık e sorunu yaşıyorum. Şeker kız Candy gibi oluyor böyle açık e, radan aklıma geldi. Herkese farklı bir şey söylüyorum bu konuyla ilgili. Ama hepsinin birleşimi aslında.
Nihal Temel Kendi oyununda | Fotoğraf: Aleyna Çolak
- Kendi ne kadar otobiyografik bir oyun?
Yani tabii kendimden parçalar var ama tam olarak otobiyografik diyemeyiz. Çok farklı yerlerden, arkadaşlarımın hikâyelerinden duyduğum, birleştirdiğim de çok şey var. Ama yani tam olarak da değil. Karışık.
- Karakterin kariyerinde yükseldikçe düzenin hem mağduru hem de faili haline gelmesi üzerinden düşünürsek günümüz beyaz yakalıları için bu döngüden pratik bir çıkış yolu görüyor musun?
Benim için çok zor bir soru. Biz ilk tanışmak için buluştuğumuzda yönetmenimiz Furkan Güder de şunu sormuştu: "Seyirci bunu izledi çıktığında eve ne götürecek buradan? Sen aslında onlara ne demek istiyorsun? Ne anlatmak istiyorsun?" Bu da belki benim yapmak istediğim şeyin tersi. Çünkü "Ben kimseye parmak sallamak 'Bakın ben bunun çözümünü buldum. Eve gidin ve işte artık şöyle düşüneceksiniz size inanılmaz şöyle bir farkındalık yarattım.' Böyle bir amacım yok" dedim. Herkes kendinden bir parça bulabilir, beyaz yaka deneyimi olmayan daha farklı bir şey görebilir. Daha felsefi bir geçmişi olan daha sistemsel okumalar yapabilir. Orada maalesef ben bir çözüm sunmuyorum. Bir çıkış da görmüyorum. Ben sadece ortaya koymak, kişi kendi ne algılıyorsa ona bırakmak istedim oyunu yazarken.
- Hem aktif bir İnsan Kaynakları çalışanı hem de bir yazar olarak, bizzat parçası olduğunuz kurumsal yapıyı ve beyaz yaka dünyasını "içeriden" eleştirmek profesyonel hayatınızda nasıl bir etki yarattı?
Tabii bence etkisi olmuştur. Ben bir şirkette çalışıyordum. Şu an çalıştığım yer değil. Bu metnin ilk işte sahneleme süreci başladığında oradaki patronlarıma da bahsettim. Daha start-up tarzı bir yerdi. Sağ olsun onlar da destek oldular prova için. Yani Kendi tam o beyaz yaka atmosferini yaşadı. Prova için ofisin toplantı odalarını bize tahsis ettiler. Furkan ile Nihal orada çalıştı. Ben destekleyici bir ortamla karşılaştım. Çünkü kimse bence bunları bu kadar yadsıyamaz. Herkes bu sistemin nasıl bir şey olduğunu ya da kurumsal hayatın nasıl bir ortam olduğunun aşağı yukarı farkında diye düşünüyorum. Beyaz yaka arkadaşlarımın ya da Nihal'in de çevresinde aynı şekilde var. "Çok hamster döngüsünde olduğunu zaten hissediyordum. Tam onu gördüm" gibi en çok gelen yorum bu sanırım.
Elif Doğanay | Fotoğraf: T24
İnsan Kaynakları nefreti son dönemde belki Twitter'da yeni adıyla X'te sizin de karşınıza çıkmıştır. Bu İK nefreti sayfaları çok konuşulan bir şey. Ben hepsini de çok net anlıyorum aslında. İnanılmaz bir aktarım alanı yaratmış oluyoruz. Çünkü insanlar haklı olarak, "Biri karşıma geçmiş ve 'yeterlisin, yetersizsin'" diyor. Hepimizin aslında en korktuğu şey çünkü tüm sistem başarılı olmak üzerine kurulu ve bir şekilde herkes bir nokta için çabalıyor. Sırf iş gücüne dâhil olabilmek için bile ciddi çabalar, işe alım süreçlerinden geçiyoruz. Karşımızda da belki çok da o işinin ehli olduğunu düşünmediğimiz, alakasız biri gibi gördüğümüz bir İK'cı çıkıyor ve sen yetersizsin haberini bize söylüyor, bizi dinliyor. O açıdan bence ilginç de bir meslek ve bunun üzerinden ele almak. Bu sistem ve başarı kavramı nasıl çalışıyoru metinde merkeze almak istedim.
Ve bence şunun arasında da bir paralellik var. Aslında sistem sürekli büyümek, genişlemek üzerinden bir anlatı kuruyor. Dolayısıyla biz meritokrasi toplumuna ya da bu vaadin içine en azından büyümüş, doğmuş çocuklarız. Sınavda ne kadar başarılı olursan, ne kadar yüksek sıralama yaparsan hep bir sonraki adım, bir liseye girdin, sonra üniversiteye girdin, sonra iş hayatına girdin... Bir sürü sınavlar, bilmem neler hepsini aşama aşama geçip sana "yeterli, yetersiz" diyen sonuçlar ya da işte bu İK'cı tarzı insanların karşısında ilerleye ilerleye bir sistemin içerisinde birey nasıl o başarı kavramıyla mücadele ediyor. Biraz onu ele almak istedim. Oradaki sistemdeki problem de aslında tamamen büyümeye endeksli bir dünyada yaşıyoruz. Yani bütün ekonomiler büyüme odaklı çalışıyor. Bu çevre için de sürdürülemez, insanlık için de ne kadar sürdürülebilir olduğu tartışmalı. Ve bu kadar başarı kavramı hayatımızın merkezi olduğunda sadece kendi yetersizliği ile mücadele ediyormuş gibi yalnızlaşan, atomik hâle gelen bireyi ele almak istedim.
Nihal Temel | Fotoğraf: Murat Çetinkaya
- Üzerine çalıştığın yeni işler var mı?
Var aslında. Başka yazdığım oyunlar da var. Bir tanesi ölümün kaybolmasını ele alıyor. Ölüm bir karakter olmuş. İşte ortadan kaybolmuş. İnsanlar ölemiyor. Ne yaşıyoruz o evrende? Biraz absürt, biraz böyle şey kavramsal bir oyun.
Şu an üzerinde çalıştığım Pharmakos isimli bir metin var. Onda aslında Jacques Derrida'nın Pharmakon diye bir metni var. Oradan yola çıkıp yazmaya başladım. Orada da yazının kaybolmasını ele almayı düşünüyorum aslında. Şu anda öyle bir dönemde yaşıyoruz ki bir nevi yapay zekâlar uzun uzun yazıları yazıyor. Sonra onlar okuyor. Biz onun en özet ya da en video hâliyle bir şekilde bilgiye erişiyoruz. Nasıl ki bütün Arapça yazılar Türkiye'de insanlara dua gibi hissettirir. Uzun yazılar acaba ileride nasıl hissettirecek? Bunları okuyabilen gerçekten kalacak mı? Umarım yakında biraz o evreni konu alan yeni bir metnim ortaya çıkacak. Onu yazıyorum şimdi.
- Oyunu merak edenler ne zaman ve nerede izleyebilecekler?
19 Nisan ve 8 Mayıs'ta Tiyatro Ops'ta izleyebilirler.
Künye
Yazan: Elif Doğanay
Yöneten: Furkan Güder
Oynayan: Nihal Temel
Dramaturji: Deniz Baylan
Işık Tasarımı: Umut Rışvanlı
Yardımcı Yönetmen: Merve Demirel
Işık Operatörü: Ekrem Kelebek, Emirhan Uzun
Yürütücü Yapımcı: Algın Gediz Karcı
Dekor Tasarımı: Furkan Güder
Reji Asistanı: Safa Merve Sönmez, Nazmi Emre Karakaya
Oyun Asistanı: Ayşenur Avcılar, Ezgi Gönen, Eylül Karyelioğlu, Güney Yılmaz
Video Çekim: Elmas Eliçe Çetinöz
Video Tasarım: Aleyna Çolak / Elmas Eliçe Çetinöz
Afiş Tasarım: Aleyna Çolak / Elif Yardımcı
Fotoğraf: Aslı Çakmak, Murat Çetinkaya, Aleyna Çolak
Sosyal Medya: Asya Yiğit, Murat Çetinkaya, Aleyna Çolak
Antre Tiyatro Söyleşileri
1. Bölüm
2. Bölüm
3.Bölüm
4.Bölüm
5. Bölüm
6. Bölüm
7. Bölüm
8. Bölüm
9. Bölüm