"Bale ne alaka?" diyerek geç yaşta başladı, zirveye çıktı: ABD'nin ilk Türk başbalerini Buse Babadağ'ın Teksas'a uzanan hikâyesi |
Diğer
T24 Haftalık Yazarı
26 Aralık 2025
Buse Babadağ
İstanbul’un bale salonlarından Münih’in disiplinli akademilerine, oradan da okyanus ötesine uzanarak ABD’nin ilk Türk başbalerini ünvanını kazanan Buse Babadağ; tutkusu, azmi ve San Antonio Balesi’ndeki "principal" mertebesine ulaşan başarılarıyla uluslararası sanat dünyasında adından söz ettirmeye devam ediyor. Sanatçı, yıllar sonra 27-28 Aralık tarihlerinde Süreyya Operası’nda sergilenecek olan Fındıkkıran temsiliyle ilk kez Türk izleyicisiyle buluşmaya hazırlanıyor.
Buse Babadağ; konservatuvar yıllarından Amerika’daki zirve yolculuğuna uzanan serüvenini, bale dünyasındaki teknik farklılıkları, Teksas’taki sanat iklimini ve sahne dışındaki girişimci kimliğini T24'e anlattı.
- Buse Babadağ kimdir?
Aslında İstanbul doğumluyum. 11 yaşındayken baleye başladım. Bu, bale için geç sayılabilecek bir yaş. Asıl bale eğitimime İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda başladım. Çok yakın bir arkadaşımın ısrarıyla sınavlara girdik ve neticede ben profesyonel balerin oldum.
Daha sonra Münih’te beş yıl eğitim gördüm. Oradayken yurt dışına çıkmaya dair çok hayal kuruyordum; geleceğimde böyle bir yol görüyordum. Baleyle ya da balesiz, yurt dışına gitmeyi ve gezmeyi çok istiyordum. Bu hayallerimi bale hocama belirttim, o da beni çok destekledi. Kendisinden çok iyi bir eğitim aldım, bu konuda çok şanslıydım. Münih’teki sınavlara girdim, ilk denememde kabul edildim ve 15,5 yaşında Münih’e taşındım. Ailem hâlâ İstanbul’daydı, ben orada tek başıma yaşamaya başladım.
18 yaşında "Bachelor of Dance" (Lisans) diplomamı aldım. Bu diplomayla Avrupa’da sınavlara giriyordum; kariyerimi yurt dışında yapmak istiyordum. Sonrasında Amerika süreci başladı. Tulsa Balesi’nde başladım; oradan Florida Gainesville’deki Dance Alive National Ballet’ye, ardından Indiana Ballet’ye geçtim.
Florida’da Balanchine ve Küba tekniklerini öğrendim; zaten bale eğitimimi Vaganova tekniği üzerine almıştım. Bu teknik donanımla San Antonio Balesi’ne geldim. Solist balerin olarak başladım ve dört yıl sonra "principal ballerina" (başbalerin) olarak Amerika’daki ilk Türk başbalerin oldum. Hayallerim bu şekilde gerçekleşti.
- Sizinle ilgili daha önce Point Magazine’de yayımlanan bir söyleşiyi okumuştum. Orada "bale ile tesadüf eseri tanıştığınız" yazıyordu. Diğer sanatçılar gibi 3-4 yaşlarında değil, geç sayılabilecek bir yaşta başlamışsınız. Bale ile tanışma hikâyeniz tam olarak nasıl gelişti?
Bu durum gerçekten çok enteresan, buralara nasıl geldiğime ben de hâlâ inanamıyorum. Şöyle oldu: İlkokuldan beri hâlâ çok samimi olduğum, Türkiye’de yaşayan çok yakın bir arkadaşım vardı. O, ilkokuldayken bale eğitimi almak istemişti ve benim de gelmem için ısrar ediyordu. O zamanlar hiç oralı değildim; "Peki, haftada bir saat gidilen bir aktivite, ne olabilir ki?" diyerek birlikte bir bale kursuna başladık. Orada çok eğlendiğimi hatırlıyorum ama yine de bir kariyer planım yoktu. Yaşım 11 olmuştu ve avukat ya da tercüman olup Avrupa’ya gitmeyi, gezmeyi hayal ediyordum. Sanat veya dans radarıma hiç girmemişti.
Bir yıl sonra arkadaşım konservatuvarın yarı zamanlı sınavlarına girmek istedi. Amacı daha ciddi bir eğitim almaktı. Ben yine hevesli değildim ancak anneme "Lütfen Buse de gelsin" diye ricacı oldular. Sınavda 10’a yakın jüri vardı; küçük bir kız için korkutucu bir andı. Zıplamamıza, esnekliğimize bakıyorlardı. Arkadaşıma destek olmak için sınava ben de girdim. Sınavdan sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Bale Bölümü Başkanı annemle konuşmak istedi. Bende bir yetenek gördüklerini, özellikle doğaçlama (improv) bölümündeki o dans ruhunun ve hissiyatın çok hoşlarına gittiğini belirttiler. "Lütfen tam zamanlı olarak sınavlara girsin" diye ısrar ettiler. İkna olduk ve sınavları kazandım. Kayıt için son ana kadar "Bale ne alaka?" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Eylül ayında başladım ve ilk haftadan itibaren çok hoşuma gitti. Sürekli "Daha fazla esneyeyim, daha fazla döneyim, daha iyi olayım" düşüncesi beni her gün heyecanlandırdı. Böylelikle başlamış oldum.
- Peki, arkadaşınıza ne oldu?
Arkadaşım balerin olmadı ama en büyük destekçim.
- Münih’e gidişiniz nasıl oldu? 15 yaşında oraya gidiyorsunuz sanırım.
Konservatuvara başladığımda hocam Polonyalıydı. Kendisi Almanya’da kariyer yapmış, Avrupa’ya hâkim bir isimdi. Her gün onunla çalışıyordum ve ondan büyük destek gördüm. Kendisine Avrupa’da dans etmek istediğimi söyledim. O da bana "Hazır olduğunda seni sınava yollayacağım" dedi. Lise 2, Avrupa’da "Bachelor of Dance" diploması almak için tam vaktiydi. Bu diploma çok prestijlidir ve Türkiye’de denkliği vardır. Hocam beni sınavlara hazırladı; ilk tercihimiz Münih’ti. Sınava dünyanın her yerinden gelen 72 kız öğrenci katılmıştı. Hiç unutmuyorum, sadece 5 kişi aldılar ve beni ilk sıradan kabul ettiler. İnanamadık çünkü herkes bu okullara girmek istiyordu. Hemen kaydımı yaptırdım ve üç yıllık eğitime başladım. Yaşım küçük olduğu için okul direktörü, ben 16 yaşıma girene kadar sorumluluğun kendilerinde olduğuna dair bir belge imzalatmıştı.
- Münih’te Vaganova tekniğiyle eğitim aldınız. Bu tekniğin "işkence" gibi çok zorlu bir süreci olduğunu biliyoruz. Bu süreci nasıl aştınız?
Baleye geç başladığım için, İstanbul’da dersler bittikten sonra her gün eve gelip fazladan iki saat esneme çalışması yapıyordum. Münih’te de durum aynıydı; sınıfımdakiler benden çok daha yüksek seviyede başlamışlardı. Vaganova çok eski ve bilinen bir teknik olduğu için eğitimi veren herkes "Böyle olması gerekiyor" algısıyla hareket ediyordu. Şu an Amerika’da bu algı kırılıyor olsa da Avrupa’da hâlâ zorlayıcı bir eğitim süreci var. Münih’teki hocalarım Amsterdam ve Bavyera Devlet Operası gibi yerlerden gelen çok büyük isimlerdi. Çok iyi bir prodüksiyon ortaya koymak için bizi her gün tam zamanlı bale eğitimiyle zorluyorlardı. İlk iki yıl alışma sürecim zorlu geçti ama desteklerini hep hissettim. Üçüncü yılımda güzel bir iş ortaya çıktı; iyi ki dayanmışım ve zorlamalarına izin vermişim.
- Amerikan rüyası hep aklınızda var mıydı?
Aslında hep yoktu; daha çok Prag gibi Avrupa şehirlerini istiyordum. Avrupa'yı tarihiyle, binalarıyla, sokaktaki sanat hissiyle başlı başına çok seviyorum. Üçüncü yılımda seçmeler (audition) dönemi geldiğinde çok yakın bir İspanyol arkadaşımla kontrat bekliyorduk. Sözleşme imzalama sezonu normalde şubat-nisan arasıdır ancak beklediğimiz yerlerden ses çıkmıyordu. Okulda derecem çok yüksekti ama bazen zamanlama uymaz ya, işte öyle bir dönemdi. Vizem bitecekti, okulum bitiyordu ve İstanbul’a dönmem gerekecekti.
Artık haziran olmuştu bir gün bahçede kahvaltı yaparken arkadaşım "Çok emek verdik, çok güzel şeyler olacak" dedi. O sırada gökyüzünde beyaz iz bırakarak geçen bir uçak gördük. Arkadaşım birden "Biz Amerika’ya gideceğiz" dedi. Ben gülmeye başladım ama o "Gel, özgeçmişlerimizi ve videolarımızı bütün Amerika’daki topluluklara yollayalım" dedi. Vize sıkıntısı ve mesafeler nedeniyle buna hiç ihtimal vermiyordum çünkü oradaki topluluklar genelde kendi okullarından dansçı alırlar. Bir saat içinde e-postaları gönderdik. Ertesi gün bir topluluktan cevap geldi: "Sizi çok beğendik ama vizeniz yok; süreç garanti değil ama yine de size başlangıç seviyesinde kontrat vermek istiyoruz." Arkadaşımla çok sevindik ama kimseye söyleyemedik. Kesin değildi süreçte uzadı bir sonraki sezonun ortalarında başladık ama Tulsa Balesi'nden gelen kontratı imzaladık. Birkaç gün sonra beklediğim Prag kontratı da elime geçti; onları arayıp ağlayarak reddetmek zorunda kaldım. Demek ki Amerika olması gerekiyormuş diye düşündüm.
- Hem Avrupa hem Amerika deneyimi olan biri olarak, iki kıtayı kıyaslayabilir misiniz?
Kültürel ve mentalite olarak çok farklılar. Avrupa’dan gelince alışmam birkaç yılımı aldı; çalışma sistemi ve beklentiler bambaşka. Repertuvar açısından her iki taraf da inanılmaz; modern, klasik ve neoklasik eserler her yerde var. Ancak Amerika'da Balanchine stili çok baskın. New York City Ballet’nin imzası olan bu teknik, klasik Rus tekniğinden gelse de çok daha hızlı, dinamik ve keskindir. Amerika’da her şey 24 saat çalışma ve "en öne geçme" hırsı üzerinedir; bu sadece bale için değil, yaşamın her alanı için geçerli.
Seyirci bakımından Avrupa’da sanat her yerdedir ve salonlar hep dolar. Amerika’da ise sanat toplulukları devlet tarafından değil, halkın sponsorlukları ve bağışlarıyla ayakta duruyor. Bu yüzden halk desteği çok önemlidir. Örneğin Fındıkkıran ABD’de bir tatil klasiğidir. Geçen hafta gösterilerim bitti; 16 bin kişi izledi. Houston Balesi’nin sadece prodüksiyonu 5 milyon dolardı. Seyirci sahneden çıkan sanatçıya hayranlıkla yaklaşıyor ve tam destek veriyor.
- Şimdiden baktığınızda Avrupa'da mı yoksa Amerika'da mı dans etmeyi tercih ederdiniz?
Kesinlikle iyi ki Amerika'ya gelmişim. Avrupa’da belli bir süre çalıştıktan sonra ömür boyu kontrat (lifelong contract) alabiliyorsunuz ve 55 yaşında bile sahnede olabiliyorsunuz. Amerika’da ise sistem liyakate dayalı; en iyi olduğunuz sürece işiniz var. Bu yarış ve sürekli çalışma hali beni besliyor. Ayrıca Amerika’da sanatçı hakları ve saygı çok ön planda. Avrupa’da hocaların sinirlenip dansçılara sandalye fırlattığına şahit olan arkadaşlarım oldu; Amerika’da böyle bir şeyin imkânı yok.
- San Antonio Balesi’ne Sofiane Sylve’nin davetiyle gittiniz. Önce solist olarak başladınız, bu yılın başında da başbalerin (principal) oldum dediniz. Bir başbalerin ne yapar? Kariyerin son noktası bu mudur?
Başbalerin, sahnelenen eserlerde sadece başrolü üstlenir. Bu çok büyük bir sorumluluktur; örneğin bir Sindirella yapıyorsanız herkes sizi görmeye gelir ve hikâyeyi sizin taşımanız beklenir. Balede kariyerin en üst noktası budur. Sadece Fransa’da "Etoile" (Yıldız) denilen bir unvan daha vardır ama dünyanın geri kalanında en yüksek nokta "Principal" dansçılıktır.
- Sofiane Sylve’nin sizi sahnede terfi ettirdiği an neler hissettiniz? Bu önceden planlanmış mıydı?
Hâlâ gözlerim doluyor. Bir hafta........