Şilili akademisyen Hernán Cuevas ile söyleşi: Şili ilham verici bir örnek olabilir

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

14 Ocak 2026

Esra Akgemci ve Hernán Cuevas

2026 yılına ABD müdahaleciliğinde yeni bir aşamaya tanıklık ederek başladık. Latin Amerika açısından 2025 yılı da Trump’ın dönüşüyle birlikte baskıların arttığı ve sağın yükseldiği bir seneydi. Yılın son seçimlerinde Şili’de aşırı sağcı José Antonio Kast’ın seçilişi, kuşkusuz önümüzdeki süreçte bölge politikalarını şekillendirecek en önemli dinamiklerden biri olacak.

Kast’ı iktidarı getiren süreci, Şili Austral Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Hernán Cuevas Valenzuela ile konuştuk. “Şili’den Türkiye’ye İdeoloji ve Tarihin Sonunda” başlıklı akademik etkinlik için Türkiye’ye gelen Hernán Cuevas, etkinlikten sonra sorularımızı yanıtladı.

Hernán Cuevas’la bu söyleşiyi, kendisinin Türkiye ziyareti sırasında, Trump’ın Venezuela’ya yönelik saldırısından önce yapmıştık. Cuevas yine de bu söyleşide ABD’nin müdahaleci politikalarından ve Trump döneminde Monroe Doktrininin yeniden canlandırıldığından bahsetmişti. Venezuela saldırısının ardından kendisine bu defa e-posta yoluyla, saldırı hakkındaki görüşlerini sordum ve onu da söyleşinin sonuna ekledim.

- Merhaba, Hernán. Türkiye’ye hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Şilili bir akademisyen olarak Türkiye’ye dair genel izlenimlerin neler? İlk bakışta, sence Türkiye ile Şili arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar var?

Karşılaştırmalı siyaset ve alan çalışmaları, çoğu zaman ortak tarihsel ve kültürel arka planın meşru bir karşılaştırma yapabilmek için gerekli bir ölçüt olduğunu varsaymıştır. Ancak bu her zaman böyle olmamıştır. Hatırlayalım ki Gabriel Abraham Almond ve Sidney Verba’nın “Sivil Kültür” adlı çalışması, dilsel, dinsel ve kültürel açıdan birbirinden oldukça farklı olan beş toplumu inceleyerek kültürel yönelimleri ele almıştır.

Şili ile Türkiye’nin belirgin kültürel, dinsel ve dilsel farklılıkları var. Ayrıca sosyoekonomik açıdan da çok önemli farklar söz konusu. Şili, OECD ortalamalarına kıyasla yüksek bir eşitsizlik düzeyini sürdürüyor. Gini katsayısı (devletin doğrudan transferleri sonrası) yaklaşık 0,44–0,46 civarında. Türkiye’de ise Gini katsayısı OECD’ye kıyasla görece yüksek ancak Şili’den daha düşük, yaklaşık 0,41–0,43 aralığında. Bununla birlikte, Doğu Anadolu ile batıdaki kentsel-sanayi bölgeleri arasında önemli bölgesel eşitsizlikler bulunduğunu görüyorum.

Yoksulluk açısından bakıldığında, Şili’de gelirle ölçülen yoksulluk 2022’de yaklaşık yüzde 6–7 düzeyinde ancak bu oran pandemi sırasında devletin doğrudan transferleri ve sigortalıların emeklilik fonlarından yaptıkları çekişler nedeniyle ciddi biçimde çarpıtıldı. Çok boyutlu yoksulluk belirgin biçimde daha yüksek ve pandemi sonrasında kayıt dışı çalışma ile kendi hesabına çalışmada artış gözlendi. Türkiye’de ise parasal yoksulluk daha yüksek (ulusal yoksulluk çizgisine göre yaklaşık yüzde 15–20) ve enflasyonla güvencesiz istihdam nedeniyle ekonomik kırılganlık oldukça belirgin.

Şili, başta bakır ve lityum gibi madenler olmak üzere sınırlı sayıda doğal kaynağı ve üzüm, elma, kiraz gibi meyveler, şarap ve somon gibi endüstriyel tarım ürünlerini ihraç eden bir ülke. Türkiye ise bildiğim kadarıyla çok daha geniş bir ürün yelpazesine sahip: tekstil, demir-çelik ve hatta anladığım kadarıyla otomotiv sanayisi gibi önemli imalat sektörleri bulunuyor. Yani ekonomik temelleri açısından da ülkeler oldukça farklı. Demografik olarak Şili’nin nüfusu yaklaşık 19 milyon iken Türkiye’nin nüfusu 80 milyonu aşıyor.

Peki o halde karşılaştırılabilir olan nedir? Bence bazı Türkiyeli meslektaşlar, Şili’nin tam bir demokrasiye doğru uzun geçiş süreci ile protesto ve toplumsal hareketlerin rolü üzerinden, son dönem siyasal süreçlerde belirli paralellikler kurmakla ilgileniyor. Ayrıca, illiberal (liberal olmayan) özellikler taşıyan milliyetçi-popülist yeni sağın verdiği tepkiyi incelemek de ilginç. Türkiye’de buna benzer unsurlar olduğunu düşünüyorum ancak Şili’de yeni Başkan José Antonio Kast’ın seçilmesiyle ortaya çıkan ve küresel aşırı sağ ya da yeni sağ çevrelerle de bağlantılı olan sürecin Türkiye’de benzer bir evrim izleyip izlemeyeceğini henüz bilmiyoruz.

- O halde Kast’ı iktidara taşıyan dinamikler hakkında konuşalım. Öncelikle Şili’deki seçim sisteminden söz edebilir miyiz? Okurların daha iyi anlayabilmesi için Şili’deki seçim sisteminin belli başlı özelliklerini açıklayabilir misin?

Şili, başkanlık sistemi ile iki meclisli bir kongreyi ve giderek parçalanan bir parti sistemini bir arada barındırıyor. Başkan mutlak çoğunlukla seçiliyor: İlk turda kimse yüzde 50’yi aşamazsa, ilk iki aday arasında ikinci tur yapılıyor. Bu durum ikinci tur koalisyonlarını teşvik ediyor: İlk turda çok sayıda adayın yarıştığı ve hiçbirinin çok yüksek oy alamadığı bir tablo ortaya çıkıyor, böylece yüzde 25 civarında oy alan adaylar ikinci tura kalabiliyor ve iktidar karşıtı oyları toparlayabildikleri takdirde kazanabiliyorlar.

Bu durum 2021’de Başkan Gabriel Boric’in seçilmesinde yaşandı. Boric, sağın iktidarda kalmasına karşı oy kullanan seçmenlerin zayıf ama belirleyici desteğini, ayrıca eski Başkan Sebastián Piñera’nın ılımlı sağ tabanının bir bölümünü elde etti. Boric, 2011 öğrenci hareketinden geliyordu ve siyasal tabanı feminizm ve çevrecilik gibi toplumsal hareketlerle ilişkiliydi.

Bugün ise siyasal sarkacın ters yönde işlediğine benzer bir tablo görüyoruz: 2021’de ikinci olan adayı öne çıkaran, göç kontrolünü, organize suçla mücadeleyi ve “düzen”i vurgulayan bir aşırı sağ alternatife yönelim söz konusu. 2025’te Kast ikinci turda yüzde 58 ile kazandı, ilk turda ise yaklaşık yüzde 25 oy aldı. Ancak bence 2021’de Boric’in sahip olduğundan daha geniş ve daha sadık bir seçmen tabanına sahip. Zira ilk turda sağ ve aşırı sağ adayların toplam oyu yaklaşık yüzde 60’a ulaşıyordu.

- Peki zorunlu oy uygulaması sonucu nasıl etkiledi? Bu uygulamanın sağın seçim zaferini kolaylaştırdığını söylemek mümkün mü?

18 yaşını dolduranlar için otomatik kayıtla birlikte zorunlu oy uygulaması ve bugüne dek fiilen uygulanmamış bir yaptırım, katılımı artırdı ve ortalama seçmen profilini değiştirdi. Başkan Boric’in seçildiği 2021’e kadar oy kullanan seçmen sayısı 7 milyonu biraz aşıyordu. 2022 plebisitinden itibaren ise 12 milyondan fazla yurttaş sandığa gidiyor. Hatırlanacağı üzere bu plebisitte oldukça ilerici ve muhtemelen biraz maksimalist olan anayasa önerisi reddedildi.

Bu yeni seçmen kitlesi genellikle daha az politize olmuş, güvenlik, yaşam maliyeti ve ekonomik istikrar gibi konulara ve bozulma algılarına daha duyarlı seçmenleri içeriyor. Bu durum tanım gereği sağı otomatik olarak avantajlı kılmaz ancak birçok sağ hareketin ve bununla birlikte yeni Şili aşırı sağının başarıyla dile getirdiği, basit, cezalandırıcı ya da elit karşıtı mesajları güçlendirebilir.

“Sağ yanlısı unsurlar” var mı? Sağdan ziyade “statüko” ya da “düzen” yanlısı unsurlardan söz etmek daha doğru: ikinci tur (rakip karşıtı koalisyonlara imkân tanır), zorunlu oy (güvensizlik ikliminde sağın mesajlarını güçlendirebilir) ve nispi temsil (tutarlı ve dönüştürücü projeleri zorlaştırır). Buna kurumlara duyulan güven krizini de eklersek, sert sağ kendisini “netlik” ve “kontrol” olarak sunabilir.

Her hâlükârda, kongrede temsilcilerin seçilme biçimi nedeniyle, güçlü bir destekle seçilmiş olsa bile Kast hükümeti birçok politikasında müzakere etmek zorunda kalacak. Şili’de kongrede milletvekilleri ve senatörler, nispi temsil (D’Hondt) formülüyle çok üyeli seçim çevrelerinden seçilir. Bu, çoğulculuğu temsil etmeye eğilimlidir ancak aynı zamanda parçalanmayı artırır ve uzlaşmaları zorunlu kılar. Bu bağlamda sağ, yasama çoğunluğu olmaksızın başkanlığı kazanabilir. Bu da ya müzakereyle yönetmeyi ya da plebisitler, kararnameler ve güvenlik odaklı gündemlerle kurumları zorlamayı beraberinde getirir.

- Şili’de seçim sürecinde dikkat çeken unsurlardan biri de adayların başkanlık kampanyalarının birinci ve ikinci tur arasında önemli ölçüde değişmesi. İkinci turda Kast’la yarışan komünist aday Jeannette Jara’nın kampanyasında da bunu gördük. Bunu politik açıdan nasıl değerlendiriyorsun?

Diğer siyasal sistemlerde bunun nasıl işlediğini bilmiyorum. Ancak Şili örneğini incelediğimizde, ikinci turun, çok sayıda rekabetçi adayın bulunduğu durumlarda, güçlü bir teşvik yarattığı açıkça görülüyor: ilk tur kısmen bir kimlik mücadelesi, profil çizme, tabanı konsolide etme ve farklılaşma yarışı. Bazen bu, ikinci tura kalmak için yeterlidir.

Buna karşılık ikinci tur bir toplama/eklemleme rekabetidir; heterojen destekleri bir araya getirmeyi ve rakibe karşı “negatif bir çoğunluk” inşa etmeyi amaçlar. Bu nedenle yön değişimleri görülür: söylemsel yumuşama, merkeze dönük jestler ve tematik odağın yeniden ayarlanması.

Bu tablo, seçim danışmanları ve siyasetin pazarlanmasına (marketizasyonuna) dayalı yaklaşımlar için ideal. Siyaset, her senaryoda sonuçları optimize etmeye çalışan stratejilerin oyununa dönüşür. Kamuoyu araştırmalarıyla birlikte rekabet, ardışık bir oyun olarak ele alınır. Böylece öneriler en baştan sağlam olmaktan çıkar, inançlar yumuşar ve pragmatizm aşırı bir düzeye kadar kolaylaşır. Kişisel olarak, inanç ve ideolojiden boşaltılmış bu siyasete oldukça eleştirel yaklaşıyorum.

Sözünü ettiğin durumda (Kast’ın aday Jara’ya karşı kazanmasında) tipik mantık şu: İlk turda sert sağ aday, korku ve cezalandırma duygusuyla harekete geçen seçmenleri yakalamak için güvenlikçi ve göç karşıtı gündemi azami ölçüde vurgular, ikinci turda ise “aşırılık” etiketini etkisizleştirmesi, yönetilebilirlik, “kaossuz düzen” ve ılımlılık ile ekonomik normallik sinyalleri vermesi gerekir.

Buna paralel olarak Jara, tartışmayı “güvenlikleştirmeden arındırmaya” çalışmak zorunda kaldı ki bu açıkçası imkânsızdı. Jara, güvenliği, istihbarat, önlem ve sosyal güvenlik boyutları gibi karmaşık unsurları içeren daha bütüncül bir kamu politikası olarak yeniden çerçevelemeye çalıştı. Ancak rekabet baskısı nedeniyle çoğu zaman o da cezalandırıcı zemine kaymak zorunda kaldı. Korku, desteklerin başlıca seferber edicisiydi ve bu nedenle Jara, kendisine yabancı olan bir alanda rekabet etmeye zorlandı.

Bu durum yakınsamaya yol açar: herkes güvenlikten söz eder ve “sertlik” konusunda daha yüksek inandırıcılığa sahip olan genellikle avantaj sağlar. Bu vakada, avantajlı olan sağcı aday José Antonio Kast.

Buna ek olarak, ikinci tur, “ret koalisyonlarını” da harekete geçirir. Bu bağlamda Jara’nın adaylığına yönelik reddiyeyi besleyen iki olumsuz yük vardı: Birincisi, Jara, Boric hükümetinde bakanlık yapmıştı ve yüksek düzeyde reddedilen bir hükümetin devamı olarak damgalanıyordu. İkincisi, Jara komünistti ve özellikle ileri yaştaki birçok seçmen arasında antikomünizm çok güçlü.

Bu nedenle 2021’de Kast’ın aleyhine işleyen dinamikler, bu kez göreli olarak onun lehine çalıştı. Sonuç, seçmenlerin çoğunluğunun Kast’a derin bir sadakat duymasından ziyade, çoğunluğun ya iktidar değişimiyle daha fazla örtüşen adaya şans vermeyi tercih etmesi ya da Jara’dan daha çok korkmasıyla açıklanabilir.

Anayasal sürecin başarısızlığı sonrası oluşan iklimde, organize suç endişesi, ekonomide dinamizm eksikliği ve işsizlik kaygılarıyla birlikte sağ; düzen, yatırım ve ekonomik büyüme etrafında geniş bir koalisyon kurabildi. Bu koalisyon, ılımlı kesimleri, iş çevrelerini ve endişe duyan halk sınıflarının bir bölümünü içine aldı.

- Seçim sürecinde belirleyici olan iki önemli dinamikten söz ettin: anayasal sürecin başarısızlığı ve organize suç endişesi. Bunları biraz açalım istiyorum. Güvenlikle başlayalım. Şili’de suç oranları gerçekten artıyor mu yoksa daha çok bir algı mı inşa ediliyor?

Somut göstergelerde artış var. Her ne kadar Şili birçok komşu ülkeye kıyasla hâlâ görece daha güvenli olsa da. Bazı kaynaklar, 2015’ten 2024’e cinayet oranlarının iki katından fazla arttığını (100 binde 2,32’den 6,0’a) ve kaçırma vakalarının 2024’te tarihsel zirveye ulaştığını belirtiyor.

Aynı zamanda algı, medya kapsamı, sosyal ağlar ve göç meselesinin “göç = suç” gibi basitleştirici bir ilişkiyle siyasallaştırılması nedeniyle büyütülebilir. Dolayısıyla mesele “sadece algı” değil. Ancak algı köpük gibi kabarıp verilerden daha hızlı büyüyebilir ve siyasal rekabeti yeniden düzenleyen, tartışmanın sınırlarını belirleyen bir seçimsel kaynağa dönüşebilir.

Şili’de gündem ve kamusal tartışma, güvenlik, düzen ve toprak/alan kontrolü gibi temalar etrafında örgütlendiğinde, sağın rekabet avantajı elde etme eğilimi var. Çünkü sertlik yanlısı uygulamalar, kontrol ve polislik çözümleri, göçün kısıtlanması ve sınır denetimi gibi politika repertuarları bu taleple örtüşür. Şili’de 2025 kampanyası güçlü biçimde bu yönde ilerledi. Suç, göç ve Tren de Aragua gibi yabancı suç örgütlerine yönelik korku, kamusal tartışmanın eksenleri haline geldi.

- Peki Kast, buradan hareketle, El Salvadorlu diktatör Nayib Bukele tarzı “demir yumruk” politikaları uygulayabilir mi?

Üslubu taklit etmeye çalışabilir (suça karşı savaş retoriği, polis gücünün genişletilmesi, cezaların sertleştirilmesi, cezaevi denetimi). Ancak Şili’de daha güçlü kurumsal ve siyasal sınırlar var. Güçler ayrılığı........

© T24