Küba’ya çöken karanlık: Ablukanın yeni aşaması

Küba, 60 yılı aşan ABD ambargosunun en karanlık dönemini yaşıyor. Donald Trump’ın Venezuela’ya yaptığı müdahale, kuşkusuz en çok Küba’yı etkiledi. Venezuela’dan gelen petrol sevkiyatının kesilmesinin ardından ülkede 20 saati aşan elektrik kesintileri yaşanmaya başladı ve gıda, ilaç ve tıbbi malzeme tedarikinde ciddi sıkıntılar ortaya çıktı.

Venezuela, Küba’nın en büyük petrol tedarikçisi konumundaydı. Fidel Castro ile Hugo Chávez arasında 2000’de imzalanan anlaşmanın ardından Küba, petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 60 ila 70’ini Venezuela’dan karşılamaya başlamıştı. Venezuela, Küba’ya günde yaklaşık 100 bin varil petrol gönderiyor, bunun karşılığında Küba da Venezuela’ya doktor, öğretmen ve askerî danışman yolluyordu. 2010’ların başında Venezuela’da görev yapan Kübalı sayısı 40 bini aşmıştı.

Bu anlaşma, Küba’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, 1990-1993 yılları arasında yaşadığı “Özel Dönem” (Periodo Especial) krizinden çıkmasını sağlayan can damarı oldu. Bu süreçte Küba’nın ithalat kapasitesi düşmüş ve petrol kaynaklarına ulaşım sorunu ortaya çıkmıştı. Bu da enerjide dışa bağımlı olan ülkede elektrik üretiminde büyük sorunlar yaşanmasına neden olmuştu. Yani Küba, ilk kez karanlıkta kalmıyor. 

1990’larda ABD yönetimi, Küba ekonomisindeki sıkıntıları fırsat bilerek ülkenin üzerindeki baskıyı artırmıştı. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın 1996’da yürürlüğe koyduğu Helms-Burton Yasası, Küba’ya yatırım yapan ABD’li olmayan şirketlerin ABD’de gerçekleştirecekleri faaliyetleri kısıtlıyor, hatta uluslararası ticaret ilkelerini yok sayarak bu şirketlere ABD’de dava açılabileceğini belirtiyordu.   

Küba, bugün bir kez daha “özel” bir dönemden geçiyor. Trump’ın 30 Ocak’ta yürürlüğe koyduğu acil durum kararnamesi, Küba’ya petrol sağlayan ülkelere ek gümrük vergisi uygulanmasını öngörüyor ve böylelikle tıpkı 1990’lardaki gibi Küba’yla ticaret yapan ülkelere de yaptırımlar getiriyor.

Küba hükümetinin eylemlerini “ulusal güvenliğe olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlayan kararnamede, Küba’nın Hizbullah ve Hamas gibi uluslararası terörist grupları desteklediği ve “Komünist rejimin siyasi muhaliflerine zulmettiği” öne sürülüyor. Bütün bunların Küba’ya olası bir “insani müdahalenin” önünü açmaya yönelik olduğu gün gibi aşikâr.

Küba’da ABD yaptırımlarının genellikle “ambargo” (embargo) yerine “abluka” (bloqueo) olarak adlandırılmasının ne kadar yerinde bir tercih olduğu bir kez daha ortada. 1960’lardan bu yana sadece ekonomik yaptırımlardan değil, rejimi yıkmaya yönelik topyekûn bir savaş stratejisinden bahsediyoruz.

ABD ambargosu nedeniyle Küba’nın bir yıl içinde (Mart 2024-Şubat 2025) uğradığı zarar 7 milyar 556 milyon dolar. 1960’tan bu yana uygulanan ambargonun yol açtığı toplam zararı bugünün değeriyle hesaplamak kolay değil. Tahminlere göre yaklaşık olarak 1,5 ila 2 trilyon dolar arası bir zarar söz konusu.  Küba gibi toplam ekonomik büyüklüğü yaklaşık 110 milyar dolar olan küçük bir ekonomi için devasa bir zarar bu.

Ancak bu zarar sadece rakamlarla ölçülebilecek türden bir kayba değil çok daha fazlasına işaret ediyor. Mesele sadece gelir kaybı, ticaret hacmi daralması ya da yatırım eksikliği değil. ABD yaptırımlarının yol açtığı insani yıkımı anlayabilmek için egemenlik hakkı ve kalkınma hakkı gibi en temel uluslararası hukuk ilkelerine işaret etmek gerekiyor.

Özellikle 2019’dan bu yana Küba ekonomisinde derinleşen kriz, yalnızca makroekonomik göstergelerdeki bozulmayla sınırlı kalmadı, gündelik yaşamın maddi koşullarını etkileyerek çok katmanlı bir insani krize dönüştü. 2019’da hem Covid-19 pandemisiyle birlikte turizm gelirleri düşmeye başlamış hem de Venezuela’ya yönelik ABD yaptırımları, Küba’yı derin biçimde etkilemişti.

Venezuela ile Küba arasında petrol-hizmet takasına dayanan enerji dengesi, 2013’ten itibaren küresel petrol fiyatlarındaki düşüşle birlikte bozulmaya başlamıştı. 2019’dan itibaren bu denge iyice sarsıldı ve Küba’nın enerji arzı gittikçe daralmaya başladı. Bugün ise neredeyse tamamen kesilme noktasına doğru sürükleniyor.

Böylesine derin bir ekonomik krizin yalnızca üretim değil, toplumsal yeniden üretim alanında da kırılma yarattığını görmek gerekiyor. Bu koşullarda hane halkının bakım emeği artıyor, gıda ve enerjiye erişim zorlaşıyor ve göç eğilimleri yükseliyor. Ekonomik kriz, piyasa göstergelerinin ötesinde toplumun kendini yeniden üretme kapasitesini zorlayan, toplumsal yaşamın her alanına sirayet eden bir insani krize dönüşüyor.

60 yılı aşan ABD ablukası, Küba ekonomisine trilyon dolarlarla ifade edilen bir maliyet yüklemiş olabilir. Ancak ablukanın asıl etkisi, kalkınma, toplumsal refah ve insan güvenliği üzerinde bıraktığı kalıcı izlerde aranmalı. Abluka, sadece ekonomik değil tarihsel, yapısal ve sınıfsal bir kalkınma engeli olarak görülmeli.

Küba’ya uygulanan abluka, en açık anlamıyla, küresel sistemdeki hegemonik gücün bağımlılık ilişkileri içindeki bir çevre ülkesini disipline etme ve buradaki alternatif birikim modelini baskılama çabasının ürünü. Küba, 60 yıldır işte tam olarak buna direniyor.

Meksika solunun yeni sınavı

Bu koşullarda Küba’nın geleceğini esas olarak Latin Amerika solunun dayanışma ve seferber olma kapasitesi belirleyecek gibi görünüyor. Esas mesele ise şu: Sovyetler Birliği’nin yerini Venezuela almıştı. Peki Venezuela’nın yerini kim alacak? 

En yakın aday Meksika idi. Özellikle 2019’dan bu yana, Meksika, Venezuela’nın yerini almaya başlamış, Küba’nın petrol ithalatının yüzde 60’ını karşılayan başlıca tedarikçi konumuna hale gelmişti. Ancak Trump’ın acil durum kararnamesinin ardından Meksika Küba’ya petrol sevkiyatını kesti.

Meksika’nın solcu Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, bu kararı “Meksika halkını korumak” için aldıklarını ancak ABD’nin yaptırımlarına katılmadıklarını ifade etti. Küba’ya farklı şekillerde yardım etmeye devam edeceklerini belirten Sheinbaum, petrol sevkiyatı kesilse de gıda ve tıbbi malzeme gönderiminin süreceğini açıkladı.

Sheinbaum, “şimdilik” Trump’la çatışmayı ertelemiş gibi görünüyor. Ne var ki Küba konusunda verilen bu büyük taviz ne ABD’nin Meksika üzerindeki baskılarına son verecek ne de Sheinbaum’ın partisi içindeki konumunu güçlendirecek. Bu adım, taktiksel bir geri çekilme niteliği taşıyor olabilir. Ancak bu kararın aynı zamanda Sheinbaum’ın hem dış politikadaki egemenlik söylemini hem de parti içindeki ideolojik tutarlılık iddiasını sınadığını belirtmek gerek.

Diğer yandan ülke genelinde ocak ayının başından beri düzenlenen kitlesel eylemler, hem Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in serbest bırakılması hem de Küba’ya yönelik ablukanın kaldırılması için ses çıkaran aktivistleri bir araya getirmeye devam ediyor. Özellikle Küba ile dayanışma konusunda Meksikalı toplumsal muhalefet aktörlerine çok büyük bir görev ve sorumluluk düşüyor.

Sendikalar, öğrenci hareketleri, sol partiler, akademik çevreler ve insan hakları örgütleri yalnızca sembolik dayanışma açıklamaları yapmakla yetinmemeli, hükümet üzerinde somut politik baskı mekanizmaları kurmalılar. Zira Küba meselesi demek, Latin Amerika’da egemenlik, anti-emperyalizm ve bölgesel dayanışma ilkelerinin korunup korunmayacağı meselesi demek.


© T24