10 maddede Venezuela saldırısı

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

05 Ocak 2026

Trump ve Maduro

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’un ABD özel kuvvetleri Delta Force tarafından kaçırılmaları ve yargılanmak üzere New York’a getirilmeleri, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik müdahalecilik anlayışında Donald Trump’ın dayattığı yeni bir aşamaya işaret ediyor.

Bu sürecin etkileri, elbette Latin Amerika ile sınırlı olmayacak. Zira burada söz konusu olan, sadece bir devlet başkanının kaçırılması değil, aynı zamanda küresel düzeni ABD’nin ulusal çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye yönelik daha geniş kapsamlı hegemonik bir stratejinin hayata geçirilmesi.

Maduro’ya yönelik operasyonu, bu strateji bağlamında anlayabilmek için 10 önemli kavrama biraz daha yakından bakmakta yarar var.

“Bu yönetimde, Monroe Doktrini ifadesini kullanmaktan korkmuyoruz” demişti, Trump’ın 2019’daki Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton. Yine Venezuela’ya müdahale meselesi gündemdeydi. Ve yine sadece Maduro’ya değil yarı kıtadaki tüm solcu liderlere yönelik bir meydan okuma söz konusuydu.

Ocak 2019’da yeni Meclis Başkanı Juan Guaidó’nun, kendisini geçici devlet başkanı ilan etmesinin ardından Trump, Guaidó’yu Venezuela Devlet Başkanı olarak resmen tanımış ve ülkeye yönelik yaptırımları adım adım ağırlaştırmıştı.

Guaidó’nun Maduro’ya yönelik darbe girişiminin hemen ardından, 1 Mayıs 2019’da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Venezuela’ya askerî harekâtın mümkün olduğunu, ABD’nin gerekirse bunu yapabileceğini” söylemişti. Rusya buna itiraz edince, Bolton bir kez daha Monroe Doktrinini hatırlattı: “Burası bizim coğrafyamız, Rusların müdahale etmesi gereken bir yer değil.”

Ve işte bugün bir kez daha Trump ve Maduro yönetimleri karşı karşıya kalmışken ABD, son altı ayda Karayiplerde tırmanan bir dizi gerilimin ardından sonunda Venezuela’ya müdahale etti. Üstelik bu kez Monroe Doktrinini bir adım daha ileri götürerek.

1823’te ilan edilen ve Batı yarımküreyi sadece ABD’ye özgü bir “etki alanı” olarak tanımlayan bu doktrin, günümüze kadar birçok aşamadan geçti. ABD, kimi zaman “Muz Savaşları”nda olduğu gibi Latin Amerika ülkelerine yönelik doğrudan işgal ve askerî müdahalelerde bulundu kimi zaman da “İyi komşuluk” politikası benzeri dolaylı müdahale araçları geliştirdi.

Trump’ın yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi ise açıkça Monroe Doktrinine bir “Trump Eki” (Trump Corollary) eklemeyi öngörüyor. Bu ifade, 1904’teki “Roosevelt Eki”ne (Roosevelt Corollary) bir gönderme. Roosevelt, “kalın sopa” (big stick) politikasıyla nasıl ABD’nin bölgedeki düzene müdahale etme hakkını kendinde gördüğünü vurguladıysa Trump da bugün aynısını yapıyor ve “Batı yarımkürede Amerikan egemenliği bir daha asla sorgulanmayacak” diye ekliyor.

Yeni güvenlik stratejisi belgesindeki bu ekleme ile birlikte, artık bir Dondroe Doktrininden (Donald Monroe) söz ediliyor. Strateji belgesinde, Monroe Doktrinine yapılan “Trump eki” şöyle gerekçelendiriliyor:

“Batı yarımkürenin, ABD’ye yönelik kitlesel göçü engelleyecek ve caydıracak düzeyde makul ölçüde istikrarlı ve iyi yönetilir durumda kalmasını sağlamak, hükümetlerin narko-teröristlere, kartellere ve diğer sınır aşan suç örgütlerine karşı ABD ile iş birliği yapmasını sağlamak, ABD’nin kritik tedarik zincirlerine ve kilit stratejik noktalara sürekli erişimini güvence altına almak.”

Monroe Doktrini, bugüne kadar ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarını belirleyen bir çerçeve sunmakla kalmadı, aynı zamanda ABD dış politikasının temel yapıtaşlarından biri haline geldi. Dahası ABD, bu doktrine yaslanarak Latin Amerika’da üstünlük kurdu ve bu sayede “süper güç” olarak yükselebildi.

ABD’nin “kendi bölgesindeki” hegemonik konumunu korumadan, dünyanın geri kalanında hâkim güç olma iddiası taşıması mümkün değil. Dolayısıyla burada yaptığı her müdahale, aslında dünyanın geri kalanına yönelik sert bir mesaj içeriyor.

Monroe Doktrini, 19. yüzyılda emperyalist güçlerin rekabeti bağlamında geliştirildi. Napolyon Savaşları’nın sonrasında Avrupa’da istikrarlı bir güç dengesi kurulmuş, Avrupalı sömürgeci devletler dünyayı kendi aralarında paylaşmıştı. ABD, Monroe Doktrini ile İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinden yeni kurtulmuş olan Latin Amerika’nın genç cumhuriyetleri için bir tür “koruyuculuk” rolü üstlendi ve bu bölgenin Avrupa sömürgeciliğine kapandığını ilan etti. Zira burayı sadece kendine ayırmıştı.

Emperyalizm, sömürgeci imparatorluklarla bağlantılı olarak geliştirilmiş bir kavram. Ancak dünyanın büyük güçler tarafından paylaşımı sömürgecilik çağı ile sınırlı bir süreç olmadığı için emperyalizm kavramı, kapitalist devletlerin eşitsizlik, azgelişmişlik ve ekonomik bağımlılık yaratan tekelleşme süreçlerini de içeriyor.

Günümüzde ABD hegemonyasının koruyucu şemsiyesi altında sermayenin küreselleşme süreci, “yeni-emperyalizm” ya da “Amerikan yeni-sömürgeciliği” gibi kavramları da beraberinde getirdi. Özellikle Latin Amerika gibi hammadde ihraç eden ülkeler, uluslararası iş bölümündeki konumlarından dolayı sömürü ve bağımlılık süreçlerinin dışına çıkamadılar.

Böyle bir tarihsel ve sosyolojik bağlamda, Trump’ın Venezuela’ya yaptığı müdahalenin en temelinde emperyalist bir saldırı olduğunu görmek gerekiyor. Adına ister işgal ister haydutluk ister darbe diyelim, burada söz konusu olan müdahalenin her şeyden önce emperyalizm bağlamında anlaşılması lazım.

“Venezuela’yı bundan sonra biz yöneteceğiz” demek ve Venezuela petrolünde hak iddia etmek, çok açık bir emperyalist zihniyetin ürünü. Dolayısıyla Maduro’nun otoriterleşmiş ve “tek adam” rejimi kurmuş olması, böyle bir müdahaleyi meşrulaştıramaz.

2000’lerin başından bu yana Latin Amerika’da yükselen sol dalga, tam da bölgedeki sömürü ve bağımlılık ilişkilerini kırmaya yönelik bir başkaldırıydı. Bu dalga, Venezuela’da başladı. 1998’de başkan seçilen Hugo Chávez, Venezuela’da doğrudan yoksul halk kesimlerine hitap eden ilk devlet başkanı olmasa da alt sınıftan gelen ve halkla arasındaki doğrudan ilişkiyi sürekli güçlendiren ilk devlet başkanı oldu.

Neoliberal politikalar, 1990’larda Latin Amerika’yı dünyada gelir dağılımının en eşitsiz olduğu bölge haline getirmişti. Bu sürece karşı çıkan geniş çaplı toplumsal hareketler ve halk ayaklanmaları, neoliberalizme alternatif üretme yönünde güçlü bir irade yarattı.1989’da Venezuela’da şok terapi yoluyla uygulanan neoliberal reformlara tepki olarak gelişen El Caracazo ayaklanması bu açıdan bir dönüm noktası oldu.

El Caracazo, 40 yıllık Punto Fijo sisteminin sonunu getiren ve Chávez’i iktidara taşıyan süreci tetikledi ve bunu bölgedeki diğer sola dönüşler izledi. Venezuela’nın hemen ardından, Brezilya, Arjantin, Bolivya ve Ekvador’da da toplumsal hareketler, neoliberal politikalar uygulayan hükümetleri sırayla iktidardan düşürdü. “Pembe dalga” olarak anılan ve giderek yarı kıta geneline yayılan bu süreç, elbette ABD açısından yeni müdahale biçimlerini de beraberinde getirecekti.

ABD’nin pembe dalga sürecine ilk müdahalesi, 11 Nisan 2002’deki Chávez’e yönelik ABD destekli darbe girişimi oldu. Dönemin Beyaz Saray Sözcüsü Ari Fleischer, darbeden bir gün sonra yaptığı açıklamada, “Chávez hükümetinin barışçıl gösterileri bastırdığını, silahsız protestoculara ateş açtığını ve bu olaylar sonucunda Chávez’in başkanlık görevinden çekildiğini” belirtmiş ve ABD’nin yeni kurulan hükümeti desteklediğini açıklamıştı.

Ancak aynı gün Chávez’in istifa etmediği anlaşıldı, darbe karşıtı gösteriler ülke geneline yayıldı. 13 Nisan gecesi, Chávez’in hapis tutulduğu karargâhtan alınarak helikopterle Miraflores Başkanlık Sarayı’na geri getirilmesiyle darbe iki günde çökmüş oldu.

“Venezuela: Darbe Girişimi için Koşullar Olgunlaşıyor” başlıklı 6 Nisan 2002 tarihli CIA raporu, ABD yönetiminin darbe hazırlığını önceden bildiğini ortaya koyuyordu. Ayrıca Pedro Carmona gibi darbeci muhalefet liderlerinin aylardır Washington’la temas halinde olduğu, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher tarafından onaylanmıştı.

Daha da önemlisi, ABD’nin “demokrasi teşviki” için Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) aracılığıyla Venezuelalı muhalif gruplara aktardığı fonlar, darbe girişimine katkıda bulunmuştu. Bu fonların darbe yanlısı muhaliflere aktarılması, Caracas’taki ABD Büyükelçiliği’nde kurulan “Geçiş İnisiyatifleri Ofisi” (OTI) aracılığıyla gerçekleşmişti.

Chávez’e yönelik darbe girişimini, 11 Eylül saldırılarının ardından ilan edilen Bush Doktrininin Latin Amerika’ya yansıması olarak görmek gerekir. Zira 11 Eylül, ABD’nin tek taraflı ve önleyici (pre-emptive) askerî gücünü öne çıkarması açısından önemli bir dönüm noktası oldu.

Soğuk Savaş boyunca ABD müdahalelerinin hedefinde “komünizm” vardı. Artık yeni bir dönem başlıyordu. Bundan sonra hedef “terörizm” idi. 11 Eylül sonrası Latin Amerika’daki muhalif hareketlerle........

© T24