Selçuk Demirel: Bugün dünü aratıyor, bir felaket diğer felaketi unutturuyor ve bizi duyarsızlaştırıyor |
Yıl 1978… Türkiye’den Paris’e giden genç bir adam, yıllar içinde çizgileri dünyanın en önemli gazete ve dergilerinde yayımlanan bir sanatçıya dönüşür. Selçuk Demirel’in hikâyesi yalnızca bir çizerin başarı yolculuğu değil; politik çalkantıların, dostlukların ve düşünmenin de hikâyesi.
Sanatçının yıllar boyunca defterlerinde biriktirdiği notlardan, mektuplardan, kısa metinlerden ve söyleşilerden oluşan yeni kitabı Gökyüzüyle Yüz Yüze, Okuyanus tarafından yayımlanandı. Kitap, bir sanatçının iç dünyasını olduğu kadar, dönemin ruhunu da ortaya çıkarıyor. Paris’te sıkıntı ve özlemle geçen ilk yılları, Abidin Dino ve John Berger’le kurduğu dostluklar iz bırakıyor.
Selçuk Demirel’le yeni kitabı Gökyüzüyle Yüz Yüze üzerinden, gençlik yıllarını, Paris’e gidişini, dostlarını ve ailesini, ve tabii ki dünyanın halini konuştuk. Ben İstanbul’dan sordum, o Paris’ten yanıtladı.
- “Monolog” kısmındaki şiirleriniz çok etkileyici. Şiir yazmaya ne zaman başladınız?
Kitabın “Monolog” bölümündeki metinler şiirden çok şiirsel metinler. Biraz aforizma, biraz otoderizyon, biraz kara mizah, biraz da hayata bakarak şaşırmak diyebiliriz. Şiiri hep sevdim. Şiir bize her seferinde insan olduğumuzu hatırlatıyor.
- Haiku yazmayı hiç denediniz mi? Ufak bir merak sadece... :)
Haiku için en ekonomik şiir diyelim. “Kuş uçtu, çiçek açtı” vb. Bazen tek bir kelime birçok şeyi ifade edebiliyor. Bu kelimenin önüne ve de arkasına gelecek kelimeye de bağlı; bir şekilde anlam ve ifade değişiyor. Bu kitaptaki metinleri yazarken bir gün yayımlayacağımı düşünmemiştim. Çok “anlık” notlar aslında.
“Tek kişilik sır olmaz.”
“Yalnızlığa alıştım. Birileriyle olamıyorum. Kendim de dahil.”
Paris’in 17 Ekim 1985’inde bir perşembesinin ortasında pencereden kuşlara bakarak sıkılıyorum.
Havalar gri gri havlıyor, Havanda havluları havalandırmalı mı? Havana’ya mı? Viyana’ya mı? Konya’ya mı? Yoksa ne yana mı gitsem.
“Bazı insanların kendilerine has dünyaları vardır. Bu coğrafyada kendi evlerindeymiş gibidirler. Sınırsız ve pasaportsuz dolaşırlar özgürce.”
- Kitapta ilk ilgimi çeken 1975-1978 arasında Yeraltı Maden-İş Sendikası’ndaki çalışmalarınız oldu. O yıllar hayatınızda ve düşünce yapınızda nasıl bir iz bıraktı?
1974 yılında Çetin Uygar’la tanıştım. Maden Mühendisleri Odası’nda yöneticiydi ve bir sendika kurma aşamasındaydı. Benden bu sendika için bir logo yapmamı istedi. Logoyu yaptım ve çok beğendi; bana sendikanın gazetesini çıkarmamı teklif etti. Bu konuda ne bilgim ne de deneyimim vardı. “Öğrenirsin” dedi, ben de kabul ettim. Sora sora herkesten bir şeyler öğrendim. Matbaacılarla ahbap oldum. “Mise en page” vb. konularda eşe dosta danıştım. 1978 yılında Paris’e gelene kadar birçok gazete, broşür, kitapçık yayımladım. Grev gözcüsü önlüklerini sendikanın banyosunda kurduğum serigrafi atölyesinde basıyordum. Serigrafiyi Yılmaz Aysen sayesinde öğrenmiştim. Gazeteyi, film masrafı olmasın diye, aydınger kâğıdı üzerine elle yazıp resimleyerek hazırlıyordum. 3,5 yıl kısa bir süre ama benim için üniversite gibiydi; birçok şey öğrendim. Dayanışma, cesaret ve dostluk vb. 12 Eylül 1980 bütün bunların üzerinden bir silindir gibi geçti. Yaşı büyütülerek insan astılar. Bunları unutmak mümkün değil. Ama yaşadığımız günlerde “Olamaz!” dediğimiz o kadar çok şey oluyor ki… Bugün dünü aratıyor; bir felaket diğer felaketi unutturuyor ve bizi duyarsızlaştırıyor. Başkalarının acısını duyamıyoruz, ilgilenmiyoruz.
Desen: Selçuk Demirel
- Çizer olmaya nasıl karar verdiniz? Akademik eğitiminizin olmamasının sizi özgür kıldığını yazıyorsunuz. Bu kadar başarılı olmanızın nedeni, özgür bir zihin ve basmakalıp kurallara uymamanız olabilir mi?
Çizer olmak için ne bir diplomaya ne de bir büyüğünüzün iznine gerek var. Orta ve lisede ortalama, hatta “tembel” bir öğrenciydim. Dersteyken en iyi kaytarma yolu defterlerimi ya da kitapların kenarlarındaki beyazlıkları çizgiyle doldurmaktı. Bunları çizerken yapılan zihinsel yolculuklar bir cins alışkanlığa, hatta bağımlılığa dönüştü diyebilirim. Liseyi zar zor bitirdikten sonra herkesin yaptığı gibi dershanelerde üniversite hazırlık kurslarına gitmedim. Üniversite sınavlarını kazanamayacağımdan çok emindim. Ama sınavlarda aldığım puanlarla birçok yere girebiliyordum. Ankara’da Mimarlık (ADMMA) bölümüne (1974) kayıt yaptırdım. İlk çizgilerimi de bu yıllarda yayımlamaya başladım. İlk yıl düzenli okula gidip geldim, daha sonraki yıllar karanlık yıllardı. Terör ve şiddet! Okullar tek tek kapanıyordu boykot ve işgallerle. Eğitim askıya alınmıştı. 1978 yılında mimarlık öğrenimimi yarıda bırakarak çizer olmaya karar verdim. Paris’e gitme nedenlerimden biri de bu kararımdı.
- Paris’e gitme fikri nasıl doğdu?
1979 yılında École des Beaux-Arts’ın sınavlarını kazanıp........