menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Prof. Dr. Ahmet T. Kuru: Müslümanların “altın çağı” din-devlet ayrımı olduğunda yaşandı; Müslüman ülkelerde İslamcılık gerileyecek

16 0
26.04.2026

Neden Müslüman çoğunluklu ülkeler, dünya ortalamasına kıyasla daha otoriter ve daha az gelişmiş? Bu soru yeni değil. Ama verilen cevaplar hâlâ tartışmalı. Kimine göre sorun İslam’ın kendisi, kimine göre Batı sömürgeciliği. Prof. Dr. Ahmet Kuru’ya göre asıl belirleyici olan, tarih içinde şekillenen güç dengeleri. 8. ile 12. yüzyıllar arasında felsefi üretimin, ticaretin ve çoğulculuğun öne çıktığı bir dönem yaşanırken, sonraki yüzyıllarda ulema–devlet ilişkisi bu yapıyı tersine çeviriyor. Kuru, bu çerçeveyi yalnızca İslam dünyasıyla sınırlamıyor; Donald Trump’tan Benjamin Netanyahu’ya uzanan örneklerle din–siyaset ilişkisini küresel ölçekte tartışıyor.

San Diego Eyalet Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü ve İslam ve Arap Kültürü Çalışmaları Merkezi başkanı olan Kuru, 2019’da Cambridge University Press tarafından yayımlanan kitabında tartışmaya farklı bir açıdan yaklaşıyor. İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma, yalnızca İslam dünyasını değil, din-devlet ilişkisini küresel ölçekte ele alıyor. Kitap kısa sürede ABD, Fransa ve Endonezya’da ödüller aldı, Times Literary Supplement tarafından yılın kitapları arasında gösterildi ve on dört dile çevrildi. Türkçesi Ayrıntı Yayınları tarafından, Mehmet Akif Koç çevirisiyle yayımlandı.

Zoom üzerinden gerçekleştirdiğimiz sohbetimizde, Kuru ile İslam dünyasının tarihsel dönüşümünü ve bugünün en sıcak başlıklarını konuştuk.

- “Müslüman ülkeler neden daha otoriter ve daha az gelişmiş?” sorusuna verilen iki klasik cevap var: Biri din, diğeri sömürgecilik. Gerçek nedir?

Kitabımın ana sorusu bu. İslamiyet’i sorunun kaynağı olarak görenler, onu diğer dinlerden farklı ve kendine özgü kabul ediyor. Aslında Müslümanların çoğunda da İslam’ı istisnai görme eğilimi var; İslam’ın diğer dinlere benzemediğini ve tamamen ayrı bir yere konması gerektiğini savunuyorlar. Ancak ben bu görüşe katılmıyorum. Benim çalışma alanım yalnızca İslam değil; din ve siyaset ilişkisini küresel ölçekte inceliyorum. Hristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinler de bu çerçevenin içinde yer alıyor. Şu anda üzerinde çalıştığım kitapta Donald Trump, Benjamin Netanyahu, Narendra Modi ve Vladimir Putin gibi farklı dini geleneklere sahip ülkelerin popülist liderlerinin, din ile siyaseti birleştirerek otoriterliği nasıl güçlendirdiğini inceliyorum. Dolayısıyla otoriterliğe destek olma meselesi yalnızca İslam’a özgü değil. Türkiye’de sıkça dile getirilen, İslam’ın “biricik” olduğu yönündeki yaklaşım bu nedenle eksik kalıyor. Tarihsel ve siyasal deneyimler, benzer din-devlet ilişkilerinin farklı dinlerde de ortaya çıktığını gösteriyor. Bir diğer nokta da şu: Dinler insanlar tarafından yorumlanır ve “din adamları” dediğimiz bir sınıf tarafından temsil edilir. Bu nedenle kitabım, İslam’ın teolojisinden ziyade, İslam’ı temsil ettiğini iddia eden ulema sınıfının otoriterlikle ilişkisini inceliyor.

- Aynı tartışmalar Batı tarihinde de yok mu?

Evet. Mesela Edward Gibbon, 18. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü tartışırken şu soruyu sorar: “Roma Hristiyanlık yüzünden mi çöktü, yoksa barbar istilaları yüzünden mi?” İslam dünyası için de benzer sorular soruluyor: “Sorun İslam’ın kendisi mi, yoksa Moğol istilaları ve sonrasında Batı sömürgeciliği mi?”  Bu noktada önce, İslam’ın nasıl yorumlandığına bakmak gerekiyor. Taliban’ın yorumuyla ya da bugünkü İran’daki anlayışla demokrasi üretmek mümkün değil. Kalkınma açısından da ciddi sorunlar olduğu açık. Ama tarihsel olarak baktığımızda farklı bir tablo var. 8. ile 12. yüzyıllar arasında İslam dünyasının hem ekonomik hem de felsefi açıdan ileri bir dönem yaşadığını görüyoruz. Bu dönem, İslam’ın bu gelişmeleri engellemediğini; aksine belirli yorumlar üzerinden buna alan açtığını gösteriyor. Bu yüzden mesele tek başına dinle açıklanamaz. Aynı din içinde farklı sonuçlar üreten farklı yorumlar ve yapılar var.

- Kitabınızda Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd gibi isimler öne çıkıyor. Bu isimleri önemli kılan nedir?

Müslümanların altın çağı olarak adlandırdığım 8. ile 12. yüzyıllar arasındaki düşünürler sadece kendi coğrafyalarını değil, Batı Avrupa’yı da etkilemiştir. Bunu dilde bile görmek mümkün. İngilizcede “al” ile başlayan birçok kelime Arapçadan geliyor. Algorithm (algoritma), algebra (cebir), alcohol (alkol)… Bunların hepsi Arapça kökenli. Çünkü matematik ve simya o dönemde Müslüman toplumlarda çok gelişmiş. Hatta bugün kullandığımız 0’dan 9’a kadar olan rakamlar İngilizce’de “Arap rakamları” olarak adlandırılır. Araplar bunları Hindistan’dan öğrenmiş, geliştirerek Avrupa’ya aktarmıştır. Bu etkinin en çarpıcı örneklerinden biri de Vatikan’daki Atina Okulu tablosu. Rönesans’ın öncü ressamlarından Raphael bu tabloda antik Yunan filozoflarını resmediyor. Ancak o tabloda bir isim dikkati çeker: İbn Rüşd. Diğerlerinden yaklaşık bin yıl sonra yaşamış olmasına rağmen tabloda yer alır. Çünkü Avrupa, Yunan felsefesine onun çeviri ve yorumları sayesinde yeniden ulaşmıştır.

- Bu durumda Rönesans’ta İslam dünyasının etkisi var diyebilir miyiz?

Evet, tabii ki. Zaten bu yüzden kitabın kapağına Giorgione’nin “Üç Filozof” adlı 16. yüzyıl tablosunu koydum. Tabloda antik Yunan’dan bir filozof, İbn Rüşd gibi bir Müslüman düşünür ve Rönesans’tan bir filozof yer alıyor. Bu üçlü, bilgi akışının medeniyetler arasında nasıl ilerlediğini gösteriyor. Ama sadece “Batı medeniyeti İslam dünyasına borçlu” demek eksik kalır. Çünkü Müslümanlar da antik Yunan’dan, İran’dan, Çin’den ve diğer kültürlerden öğrendi. Medeniyet dediğimiz şey zaten böyle bir aktarım sürecidir.

- Avrupa Müslümanlardan öğrendi, Müslümanlar da başka medeniyetlerden…

İslam tarihinin ilk dönemlerinde Müslümanların çoğunluğu, farklı inançlara sahip olanlarla birlikte üretir ve başka medeniyetlerden öğrenmeyi meziyet sayardı. Bugün ise daha içe kapanık ve dışlayıcı bir........

© T24