Müge İplikçi: Susmak, göz yummak, suça ortaklıktır; itaatin konforu mu, özgürlüğün bedeli mi?

Müge İplikçi benim için özel bir kadın. Aynı okuldan mezun olmamızın yanısıra, yıllardır sözüyle, kalemiyle hepimizi düşündüren bir yazar. Doğan Kitap’tan yayımlanan yeni romanı Sahte Cennetten Kaçış’ta da bunu yapıyor: Okuru rahatlatmıyor; sarsarak, gerçeklerle yüz yüze bırakıyor.

Sahte Cennetten Kaçış, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsünde anlattığı gibi, kadın bedeninin bir ideolojinin taşıyıcısına dönüştürülmek istendiği karanlık düzenleri hatırlatıyor; ancak bunu yerli, tanıdık ve fazlasıyla bugüne ait bir hikâye üzerinden yapıyor. Roman bir tarikat anlatısı olmaktan çok, manipülasyonun nasıl yavaş yavaş kurulduğunu, şiddetin her zaman bağırarak değil, şefkat ve korunma diliyle de gelebileceğini gösteren bir hikâye. Sahte Cennetten Kaçış asla bir tarikat romanı değil; manipülasyonun nasıl yavaş yavaş kurulduğunu, şiddetin şefkat ve korunma diliyle de gelebileceğini gösteren bir hikâye.

Müge İplikçi’yle Sahte Cennetten Kaçış üzerine konuşurken, manipülasyonun hangi aşamalarda görünmez hâle geldiğini, “kurtarma” fikrinin neden çoğu zaman geç kaldığını ve bu hikâyenin neden okuru huzursuz bir yerde bıraktığını konuştuk.

- Sahte Cennetten Kaçış’ta esas mesele bir tarikata inanmak değil, adım adım gelişen bir manipülasyon süreci. Romanı, “İnsanlar neden inanmayı seçiyor?” sorusunun cevabı olarak okumamız mümkün mü?

Ebru, asıl sorun, sadece, bir tarikat ya da ona inanmak değil; inancın nereden beslendiği ve bizi hangi yenilgiye sürüklediği. İnsanların neden inanmayı seçtiği sorusu bence çok net. Herkes inancında özgürdür, dilediğine inanabilir. Ancak inanç, manipülasyona dönüştüğünde büyük bir sorun başlıyor ve kendi seçimimiz olmayan yönlere savrulabiliyoruz. Bu savrulmalar bir süre sonra bizi “biz” olmaktan çıkarıyor. Romanın özünü bu şekilde okumak mümkün.

- Bugün kadın cinayetleri ve şiddet davalarında sıkça duyduğumuz “çok seviyordu”, “kıskanıyordu” gerekçeleriyle birçok kadın ölüyor. İnsan bu şiddete karşı nasıl bu kadar savunmasız hâle gelebiliyor?

Kadın cinayetleri ve şiddet davalarında duyduğumuz bazı sözler gerçekten “başka bir gezegende mi yaşıyoruz?” dedirtiyor. Şiddetin eril sistem içinde nasıl manipüle edildiği, nasıl buharlaştırıldığı, yontulup karşımıza çıkarıldığı ortada. Şiddeti “inanç meselesiydi” ya da “birbirlerini seviyorlardı” gibi kılıflarla geçiştirmeye çalıştığımızda, aslında büyük bir yalan balonunun içinde yaşadığımızı da başkalarına yaşattığımızı da kabul etmiş oluyoruz. Gerçeğin sürekli deforme edildiği bir yaşam tarzımız var; bunu hepimiz yaşıyoruz. Gencecik kadınların öldürüldüğü ve öldürülmeye devam ettiği topraklarda soluk alıp veriyoruz. Onlara bir hayat borçluyuz. Bu borç, hayatlarını baharında kaybeden insanlara karşı basit cümlelerle geçiştirilemeyecek kadar gerçek ve derin. Belki de edebiyatın gücü tam burada ortaya çıkıyor: “Bu kadar basit değil” diyor. “İnsanlar vardır ve insanların hayatları kıymetlidir” diyor.

- Romanda doğurganlık kişisel bir tercih değil; yapının devamını sağlayan bir düzenin parçası. Bu yapılarda kadının bedeninin, isteklerinin ve arzularının bir önemi var mı? Kadın bedeni nasıl görülüyor?

Kadın bedeninin nasıl görüldüğü, kitapta sıkça tartıştığım bir konu. Romanda kadın bedeni bir manipülasyon aracı olarak var ve son derece manipülatif bir yapının içinde duruyor. Bu yapılarda kadının bedeninin, isteklerinin ve arzularının hiçbir önemi yok; kadın bedeni sadece metalaştırılmış bir nesne. Nereden geldikleri, aile yapıları, ekonomik koşulları belirleyici. Zaten bu tür yapıların genellikle ekonomik seviyesi düşük, aile içi çatışmanın yüksek olduğu ortamlardan insanları seçtiği biliniyor.

- Peki kadınlar bunu nasıl kabul ediyor?

Kadınların bunu kabulü, aslında içinde bulundukları cendereden kurtulma çabası. Ancak maalesef bu çaba çoğu zaman daha büyük bir tuzağa dönüşüyor. Bir kaçış, belli bir özgürlük arayışı, kişiyi av hâline getirebiliyor.

- Tarikatların hâlâ “istisna” ya da üst düzey yapılar gibi ele alınması, bu tür yapıların gündelik hayattaki etkisini görmemizi zorlaştırıyor mu? Sistem neden bu yapının devam etmesine izin veriyor?

Sistem neden bu yapının devam etmesine izin veriyor sorusu çok yerinde. Sistemin bundan beslenmediğini iddia edebilir miyiz? Aslında her şeyin iç içe geçtiği, iktidar aygıtlarının birbirine ayna tuttuğu bir yapıdan söz ediyoruz. Kısacası “alan memnun, satan memnun” noktasında bu tür yapıların kendini idame ettirmesine şaşırmamak gerek

- Romanda dikkatimi çeken, çocuk meselesi bireysel bir mutluluk değil; yapının devamlılığıyla ilgili. Son dönemde çocuklar ve gençler üzerinden yürüyen  tartışmalarla bunu yan yana düşünmek mümkün mü?

Haklısın. Çocuk meselesi kesinlikle bireysel bir mutluluğa işaret etmiyor; yapının devamlılığı için var. “Madem oldu, o hâlde yapının bir parçası olsun” tavrıyla ilerliyor. Son dönemde çocuklar ve gençler üzerinden yürüyen ideolojik tartışmalarla bu hattı yan yana düşünmek pek mümkün. Ne olursa olsun, çocuklar ve gençler hayatlarının karartıldığı bir yapının içindeler. Onlardan hayatları çalınıyor; elbette umutları da.

- Ana karakterlerden Selin’in  dönüm noktaları büyük olaylar değil, küçük vazgeçişler…

Evet küçük vazgeçişler var ama bu vazgeçişler büyük travmalara yol açıyor. Aslında yara hâline dönüşmüş hiçbir şey “küçük” değildir; ne hayatta ne de kurguda.

- Peki küçük vazgeçişlerden hangisi geri dönüşü imkânsız kılıyor?

Hiçbiri geri dönüşü kolaylaştırmaz. Ama farkına varıldığında, yeni bir eşik açılabilir.

- Selin’in başına gelenlerden hareketle, asıl belirleyici olanlar yapanlar mı, yoksa susanlar mı?

 Bence hem yapanlar hem de susanlar sorumlu. Susmak, göz yummak, suça ortaklıktır; en azından bu romanda böyle.

- Herkesin bir gerekçesi, açıklaması var. Bu gerekçeler ortadan kalktığında neyle karşılaşıyoruz?

Kimse kendini “kötü” olarak tanımlamıyor; belki çıkış noktaları da gerçekten kötü değil. Hemen hepsi yaptığını bir gerekçeyle açıklıyor: “Öyle olduğu için böyle, böyle olduğu için şöyle.” Bu gerekçeler ortadan kalktığında ise geriye yaralı çocukluklar, hasarlı gençlikler ve sıkıntılı ebeveynler kalıyor. Kendileriyle yüzleşemeyen bu ebeveynler, benzer sıkıntıları yeni nesillere taşıyor ve toplumsal hasar büyüyor.

- Romanı okurken “kurtarma” fikrinin oldukça sınırlı olduğunu görüyoruz; dışarıdan gelen müdahaleler çoğu zaman geç kalıyor. Bu yapılardan çıkmak isteyen kadınlar için gerçek bir çıkış nerede mümkün?

Evet, kitapta müdahaleler çoğu zaman geç kalmış durumda. Çünkü lime lime olmuş bir sistemden söz ediyoruz. “Bu karmaşada hangi doğru seçim yapılabilirdi?” sorusu hep aklımdaydı. Bu yapılardan çıkmak isteyen kadınlar için gerçek çıkış nerede diye sorduğumuzda, önce “kendisi olabilmek”, kendini fark edebilmek ve ayakları üzerinde durabilmek geliyor. Bunu ekonomik bağımsızlıkla da ilişkilendirebiliriz. Tüm imkânları elinden alınmış bir kız çocuğunun bunu nasıl sağlayacağı ayrı bir sorun. Ama Selin ve Handan örneklerinde olduğu gibi, belli bir yere kadar gelmiş olanlar, ne kadar değersiz hissettirilirlerse hissettirilsinler, devam edebilmeli. Kendileriyle yüzleşip ayakta durabilmeleri çok değerli.

- Son sayfaya geldiğimizde insan rahatlamıyor; huzursuz bir yerde bırakıyorsunuz. Bu huzursuzluk, bugün toplum olarak yüzleşmekten kaçtığımız hangi gerçekleri yüüzmüze vuruyor? 

Romanın sonunda okurun tümüyle rahatlamasını istemedim. Bu huzursuzluğun, toplum olarak yüzleşmekten kaçındığımız pek çok noktaya temas ettiğini düşünüyorum. Huzursuz kalmamız gerektiğine inanıyorum; çünkü ancak bu hâl bizi yeni açılımlara, yeni çözümlere götürebilir. Kendimiz olamama, özgüvenle hareket edememe, susma, saklanma ve unutmaya, yok saymaya çalışma hâli… Sahte Cennetten Kaçış’ta bunların altını bir kez daha çizmek istedim.


© T24