Javier Cercas: Edebiyatın amacı “yararlı olmak” olduğunda, propagandaya ya da pedagojiye dönüşür ve otantikliğini kaybeder
Diğer
T24 Haftalık Yazarı
25 Ocak 2026
Javier Cercas’la ilk kez yazar-gazeteci Gökçer Tahincioğlu’nun Sabahattin Âli’yi Ben Öldürdüm kitabında karşılaştım. Kurmaca ile gerçeğin iç içe geçtiği bu roman, beni Cercas’ın dünyasıyla tanıştırdı. Ardından Sahtekâr geldi; tarihin en büyük yalanlarından biri üzerinden hakikatin nasıl üretildiğini, nasıl çöktüğünü okudum. Sonra Salamina Askerleri ve Terra Alta Üçlemesi… Cercas benim için yalnızca bir yazar değil, zamanla dünyaya bakma biçimimi sorgulatan bir referans oldu. Her kitabını, her söyleşisini izliyorum. Açıkça söyleyeyim: Tutkulu bir Cercas okuruyum. Ve evet, Nobel’i kazanmasını diliyorum.
Hakikatle ilişkimizi kaybettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Ne yaşadığımızı, neyi gerçekten bildiğimizi ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Cercas’ın edebiyatının yeniliği ve gücü burada: Stratejisi hakikati kutsamak değil; hakikatin nasıl üretildiğini, nasıl çarpıtıldığını ve bazen nasıl öldürücü olabildiğini göstermek. Salamina Askerleri’yle İspanya’nın iç savaş geçmişini kurcalarken tarih ile anlatı arasındaki gerilimi ustalıkla ortaya koydu. Ardından gelen Bir Anın Anatomisi, Sahtekâr ve Terra Alta Üçlemesi’yle gazetecilikle edebiyatı, belgeyle kurmacayı, birbirini sorgulayan iki ayrı gerçeklik alanı olarak yan yana getirdi. The New York Times, The Guardian ve The Paris Review’da hakkında yazılanlar aynı noktada birleşiyor: Cercas hikâye anlatmıyor, hikâyelerin nasıl kurulduğunu ifşa ediyor.
Uzun bir bekleyişin ardından Javier Cercas’la online buluştuk. Romanları üzerinden, hakikatle kurmaca arasındaki ince sınırı konuştuk. Son olarak müjdemizi verelim Cercas’ın sohbetimizde bahsettiği El loco de Dios en el fin del mundo adlı kitabın Türkçe çevirisi tamamlanmış ve 2026 yılında Everest Yayınları tarafından yayımlanacak…
- “Kurmaca kurtarır, hakikat öldürür” vurgusu Marco’nun hikâyesinin ve yazarlık serüveninizin merkezinde yer alıyor. Hakikat neden “öldürücü”, kurmaca neden hâlâ insanın varoluşunu taşıyabilen bir alan?
Bu soruya kısaca T. S. Eliot’un Dört Kuartet’teki şu dizesiyle cevap verebilirim: “İnsanoğlu, kaldıramaz fazla gerçeği.” Eliot haklı! Gerçeklik çoğu zaman yetersiz, renksiz. Biz insanlar hayattan daha fazlasını isteriz; kaderimizin bize verdiğinin ötesinde başka hayatlar arzularız. Kurmaca tam da bu noktada devreye girer: Bize gerekli olan takviyeyi sağlar, farklı hayatlar yaşama imkânı sunar, üstelik gerçek maceranın risklerine girmeden, güvenli bir biçimde. Kahramanımız Marco’nun başına gelen de tam olarak bu: Kendi hayatına katlanamaz ve bu yüzden alternatif bir hayat icat eder. Öte yandan gerçeklik çoğu zaman çok serttir. Korkunç şeyler olur; bazen bunlar doğrudan bizim başımıza gelir. Onlarla yüzleşebilmek için güç toplamaya, bazen de kaçmaya ihtiyaç duyarız. Kurmaca tam da buna hizmet eder: gerçeklikle baş edebilmemize. Her hâlükârda “Kurmaca kurtarır, hakikat öldürür” sözü Sahtekâr’ın ana temasını oluşturuyor ve gerçek anlamını buluyor. Kitaplarım genellikle tekrar eden ama her seferinde anlamı değişen ana temalar etrafında ilerliyor, biraz rock and roll gibi, hatta ilk ve en büyük rock müzisyeni olan Bach’ın müziği gibi. Sahtekâr’da ise bu merkezi tema dönüşüyor, nüanslar kazanıyor ve sonunda yerine oturuyor. Belki de Sahtekâr, Don Quijote, Madame Bovary ve daha nice büyük romanın da söylediğini tekrarlıyor: Kurmacaya ne kadar ihtiyacımız varsa, gerçekliğe de en az o kadar ihtiyacımız var.
- Sahtekâr’ın ana karakteri Marco, akıl almaz bir biçimde doğum tarihini bile değiştirerek bambaşka bir hayat inşa ediyor. Gerçek, bir tür illüzyon mu?
Hayır, gerçek bir illüzyon değil; ama illüzyonun, yani kurgunun, gerçeği değiştirebileceği apaçık ortada. Kurgu kusursuz bir biçimde iyi ya da kusursuz bir biçimde kötü değildir; her şey nasıl kullanıldığına bağlıdır. Romanlarda, filmlerde genellikle harika bir kurgu vardır, tabii romanlar ve filmler iyiyse. :) Ama gerçek hayatta kurgu çoğu zaman berbattır: Sıklıkla “yalan” adını alır ve felaketlere yol açar. Hatırlayın, İncil’de gerçeğin özgür erkekler ve kadınlar yarattığı anlatılır; bu da yalanın köleler yarattığı anlamına gelir. Elbette yalanla kurgu aynı şey değildir, ama gerçek şu ki birbirlerine oldukça benzerler. Bunun kanıtı da Latincede “mentiri” fiilinin hem “yalan söylemek” hem de “uydurmak” anlamına gelmesidir. Horatius, Şiir Sanatı’nda Homeros’u överken şöyle der: “Atque ita mentitur / sic veris falsa remiscet” “Ve böylece yalan söyler , gerçeği yalanla karıştırır.” Demek istediğim şu: Edebiyatta kurgu iyidir, ama gerçek hayatta değildir; çünkü gerçek hayatta kurgu, çoğu zaman yalanla ve aldatmacayla eşdeğerdir.
- Peki insanın kimliğini ne belirliyor?
Bu karmaşık bir mesele. Montaigne şöyle yazar: “Bizimle kendimiz arasındaki fark, bizimle başkaları arasındaki fark kadar büyüktür.” Yani biz tek bir kişi değiliz; biz bir kalabalığız. Bir insanın kimliği, hayatı boyunca taşıdığı bütün kimliklerin toplamıdır. Bu açıdan bakıldığında, yalnızca ölüm bize kesin bir kimlik kazandırır. Bu yüzden, kesin kimliklerden de ölümden kaçtığımız kararlılıkla kaçmamız gerekir.
- “Gerçeği daha iyi anlatmak için yalan söylemek gerekir” düşüncesi, edebiyatın hakikatle ilişkisini nasıl tanımlıyor?
Edebiyat gerçeği arar; ancak edebiyatın gerçeği, tarihin ya da gazeteciliğin gerçeğine benzemez. Tarihin ya da gazeteciliğin gerçeği somut, olgusal bir gerçekliktir: Gazetecilik ve tarih, belirli koşullarda, belirli bir yerde, belirli kişilere ne olduğunu bulmaya çalışır. Edebiyatın gerçeği ise soyut, ahlaki, evrensel bir gerçekliktir, bazen buna “inandırıcılık” da denir. Edebiyat, her koşulda, her an ve her yerde insanlara ne olduğunu anlamaya çalışır.
Tarihin ya da gazeteciliğin gerçeğine doğrudan ulaşılır; edebiyatın gerçeğine ise çoğu zaman dolaylı olarak, kurgu yoluyla. Ve daha önce de söylediğim gibi, kurgu bir tür yalandır. Don Quijote ya da Emma Bovary gerçekte var olmadılar; onlar kurgusal karakterlerdir. Ama tam da bu kurgu sayesinde, gazetecilik ya da tarih yoluyla ulaşamayacağımız evrensel gerçeklere erişebiliriz. Kurgunun gerçekliğinin Mario Vargas Llosa’nın deyimiyle “yalanların gerçekliği”nin bu şekilde evrensel olması, Aristoteles’in edebiyatın (onun deyişiyle şiirin) tarihten üstün olduğunu düşünmesinin ana........
