Doç. Dr. Güneş Duru: Arkeologlar kendilerini apolitik olarak tanımlasa da fiilen 'devletçi' bir çerçevede varlıklarını sürdürdüler

Doç. Dr. Güneş Duru’nun İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Geçmişle Diyaloglar-Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek kitabı, çoğumuzun yalnızca geçmişi inceleyen bir bilim olarak tanımladığı arkeolojinin sınırlarını, konumunu ve bilgi üretme biçimlerini anlatıyor.

Arkeolojinin amacını sadece “gösterişli buluntulara ulaşmak” olarak değil; bu buluntuları anlamlandırmak, yorumlamak ve yeni bakış açılarıyla ele almak olarak tanımlıyor.

Güneş Duru, arkeolojik bilginin nasıl üretildiğini, hangi tercihlerin ve hangi sınırların bu bilgiyi şekillendirdiğini masaya yatırıyor. Disiplinin tarihsel gelişiminden Türkiye’deki kurumsal yapısına, teorik yaklaşımlardan saha deneyimine uzanan bir çerçevede, arkeolojinin dinamik ve sürekli yeni ufuklar açan bir alan olduğunu gösteriyor.

Hepimiz onu akademisyen, arkeolog, müzisyen kimlikleriyle ve farklı yönleriyle tanıyoruz. Biz bu söyleşide, akademisyen ve arkeolog Güneş Duru ile buluştuk; arkeolojinin neyi, nasıl ve hangi koşullarda anlattığını konuştuk.

- Akademisyenlik, arkeologluk ve müzisyenlik… Bu üç alan hayatınızda nasıl kesişiyor?

Aslında kesişmiyor. Müzik dünyasında kimse, “Bu kişi akademisyen, müzisyen değil” gibi bir ayrım yapmıyor. Ancak akademide durum farklı. Akademik çevre, özellikle Türkiye’de, çokkimlikliliği kolay kabul etmiyor. Müzikle uğraşmak bu durumu daha görünür kılıyor. Edebiyatla ilgilenen biri olsaydım, muhtemelen daha entelektüel bir uğraş olarak değerlendirilirdi. Ancak müzik aynı şekilde görülmüyor.

- Peki öğrenciler nasıl karşılıyor?

Öğrencilerle iyi ama mesafeli bir ilişkim olduğunu düşünüyorum, ancak bu konuyu açmaya çalıştıklarında karşılık vermiyorum. Müzisyen kimliğim ayrı bir yerde duruyor. İki farklı personam var, çok gerekmedikçe karışmaması çok daha iyi.

- Geçmişle Diyaloglar’ın önsözünde Indiana Jones’tan bahsediyorsunuz. O yıllarda hepimizi değiştiren ve etkileyen bir filmdi. Merak ediyorum Indiana Jones arkeolojiye bakışınızı nasıl şekillendirdi? Mesleğe başlamanızda etkisi oldu mu?

Doğrusunu söylemek gerekirse, Indiana Jones arkeolojiye ilişkin merakımın oluşmasına neden olmuştu ama yine de arkeolog olmak gibi bir isteğim olmamıştı. Yıldız Üniversitesi’ndeki Mimarlık Tarihi dersleri yeniden bu merakımı deşti ve şansa beni çok etkileyecek bir arkeoloji ekibinin içine düşürdü.

- Ekibe girdiğinizde kaç yaşındaydınız?

17 ya da 18 yaşındaydım. Bugün geriye dönüp baktığımda, farklı bir kazı ekibiyle ya da başka bir dönem üzerine çalışmış olsaydım bu alandan uzaklaşabileceğimi düşünüyorum. Çok güçlü bir ekiple çalıştım. Türkiye’nin önemli arkeologlarından, Türkiye Bilimler Akademisi’nin kurucu üyelerinden Ufuk Esin’in ekibiydi. Ufuk Hanım, disiplinlerarası çalışmaya önem veren, sanatla ve edebiyatla yakın ilişkisi olan bir insandı. Ekip de benzer anlayışta insanlardan oluşuyordu. Bu ortam benim yönelimimi büyük ölçüde belirledi, entelektüel olarak geliştirdi.

- Kitabın ana konusundan başlarsak, arkeoloji neden var?

Geçmişle bugünü yaklaştırmak ve daha iyi bir yarın için. Ama bu sorunun cevabı her dönem ve herkes için farklı olacaktır. Örneğin, arkeoloji kim olduğumuzu anlamaya çalışan, uygarlaşma öyküsünün aparatı olarak ortaya çıkmıştı. Arkeolojinin hem toplum tarafından nasıl algılandığı hem de disiplinin kendini nasıl tanımladığı zaman içinde değişti. Aslında kitapta bu dönüşümü Türkiye ve Batı’yı birlikte tartışarak ele alıyorum. Ancak bunu Batı’yı idealize eden bir yerden yapmıyorum. Batı arkeolojisinin de başlangıcından bugüne uzanan ciddi sorunları ve tartışmaları var. Ancak Batı ile karşılaştırmada Türkiye’de arkeolojinin neden evrensel standartlara ulaşmakta zorlandığını anlatamaya çalışıyorum. Batı’daki kırılmaların neden tam anlamıyla bize tesir edemediğini, örneğin arkeolojinin sosyal bilimlerle kuramadığı ilişkinin nedenselliklerini sorguluyorum.

- Türkiye’de arkeolojiye neden yeterli imkân yaratılmıyor? Bu bir devlet politikası mı?

Aslında, arkeolojiye sağlanan imkân giderek artıyor; ancak bilimselliğe ilişkin gelişimsel düzlem ancak belirli bir kabul ve farkındalıkla gelişebilir. O farkındalığın önündeki engeller de Türkiye’deki kuruluş hikâyesiyle ilişkili. Arkeoloji, Cumhuriyet’in kurucu unsurlarından biri olarak konumlandı. Türk Tarih Tezi ve Alacahöyük kazıları bu yaklaşımın en belirgin örnekleri. Ancak bu yakın ilişki, disiplinin kendi konumunu sorgulayan bir bilinç üretmedi. Aksine, arkeoloji uzun süre devletin “ayrıcalıklı” bir alanı olarak, kapalı bir yapı içinde gelişti. Arkeologlar çoğu zaman kendilerini apolitik olarak tanımlasa da fiilen devletçi bir çerçevede varlıklarını sürdürdüler.

- Neden apolitik bir tavır?

Apolitik olma iddiası, çoğu zaman mevcut iktidar ilişkilerini görünmez kılan bir konfor alanı işlevi gördü. Kurumsal yapı da bu durumu pekiştiriyor elbette. Türkiye’de bir kazı yapabilmek doğrudan devlet iznine bağlı. Ekiplerin oluşumu dahi bu izin mekanizmasıyla belirleniyor. Bu yapı, alanın özerk gelişimini sınırlıyor. Bu nedenle mesele yalnızca teknik olanakların artması değil, arkeolojik bilginin nasıl üretildiğine dair eleştirel bir refleksin gelişip gelişmemesidir. Bu yapı içinde arkeoloji çoğu zaman veri üretimiyle sınırlı kaldı; bu verinin nasıl yorumlanacağına dair kuramsal tartışmalar ise ya ertelendi ya da ithal çerçevelerle sınırlı biçimde ele alındı. Bu durum yalnızca ulusal ölçekte bir sınırlılık yaratmakla kalmadı; Türkiye arkeolojisinin uluslararası kuramsal tartışmalara katkı üretme kapasitesini de zayıflattı. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, yalnızca daha fazla kazı yapmak ya da daha fazla veri üretmek değil; arkeolojinin kendi tarihsel konumunu sorgulayarak, gerçekten özerk ve eleştirel bir bilgi alanı haline gelip gelemeyeceğidir.

- Merak ettiğim bir diğer konu da ülkemizde arkeolojinin kuramsal ve bilimsel dönüşümleri yeterince yakalayamaması. Siz ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de arkeolojinin........

© T24