Bener Karaçor: Kitabımda cesaret güçten değil, kırılgan olduğunu bile bile geri adım atmayan insanların kararlılığından doğuyor
Bener Karaçor’un Düşbaz Yayıncılık tarafından yayımlanan Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar, Yarım Sonlar Atlas’ı serisinin ilk kitabı. İbrahim Selim’in YouTube programlarının baş editörü olarak tanınan Karaçor, bu kez büyülü gerçekliğin sınırlarında dolaşan bir romanla karşımızda.
Karaçor, büyülü gerçekçiliği “imkânsızı mümkün kılmak” olarak değil, “sıradan olanın içine küçük bir çatlak açmak” olarak tarif ediyor. Ona göre bu çatlak olmazsa gerçeklik “fazla düz” kalıyor. Romanda üç gözlü, kırmızı şapkalı kedi gibi mitolojik çağrışımları olan figürler de tam bu noktada devreye giriyor; rehber olmaktan çok, hikâyeye itiraz eden, sorgulayan bir akıl olarak.
Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar, mutlu son fikrini bilinçli biçimde dışarıda bırakıyor. Yazarın deyimiyle, “iyi hissettiren değil, yerini bulan” sonların peşine düşüyor. Anadolu mitolojisindeki gibi, kahraman ölse bile hikâye tamamlanıyor; çünkü önemli olan sonun büyüklüğü değil, karakterin kendi hakikatine sadık bir kapanışa varması.
Bener Karaçor’la bir araya geldik, Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar kitabını, bu büyülü ve tuhaf dünyanın nasıl kurulduğunu konuştuk…
Bener Karaçor (solda) ve Ebru D. Dedeoğlu
- Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar ilk romanın. Yayımlandığı ilk gün listelerde bir numara oldu. Nasıl hissediyorsun?
Öncelikle şunu söyleyeyim: İlk romanımın yayımlandığı gün listelerde bir numara olması hâlâ bana biraz gerçek dışı geliyor. Çok teşekkür ederim. Bu, insanın hem gururunu okşuyor hem de omzuna ciddi bir sorumluluk koyuyor. Heyecanlıyım, minnettarım ve biraz da şaşkınım.
"Yeni bir alın yazısı dışında her şeyi yazıyorum"
- Editör, senarist, metin yazarı... Seni yakından tanımak istiyorum. Hadi anlat bize, Bener Karaçor kim?
Ben kimim? Öncelikle bu soruyu insanları irite etmeden cevap verebilen insanlara hayran biriyim. Ankara’da doğdum, tek çocuğum. Bu bilgi ileride önemli olacak. On yıl bankacılık yaptım. Hâlâ düşündükçe mideme kramp girer. Sonra yazmaya geçtim. 2019’da iki senaryo yazdım. Hayatımı bu işten kazanabileceğime karar verip istifa ettim. Hayat mucizelerle (?) dolu olduğu için benim şansıma yüzyılda bir olan bir durum yaşandı: pandemi. Kariyer yapmak istediğim sektör kapandı. Ama yukarıda araya sıkıştırdığım tek çocuk olma hali o dönemde işime yaradı. Yalnız kalmaya, kendi kendimi oyalamaya ve kafamın içinde yaşamaya zaten alışkındım. Şu an hayatımı sadece yazarak kazanıyorum. Program editörlüğü yapıyorum, senaryo, podcast, lansman ve reklam metinleri yazıyorum. Şimdi de bir kitap yazdım. Özetle yeni bir alın yazısı dışında her şeyi yazıyorum.
- Romanı okurken, farklı düşündüğünü, üstelik komik bir tarafın olduğunu hissettim…
Farklı düşünüyor muyum bilmiyorum. Ama çocukluğumun bunda payı var. 90’larda büyüdüm. Evet, bir 90’lar güzellemesi daha. Ama analog bir dünyaya doğup dijitale adım atmak gerçekten insana farklı bir perspektif kazandırıyor. Bilgi sınırlıydı. Beklemek zorundaydık. Beklerken de hayal kuruyorduk. Can sıkıntısı bir kriz değil, oyun alanıydı. Gerçek dediğimiz şey daha esnekti. Her şey bu kadar ölçülebilir, bu kadar net değildi. Hayat senin uydurma gerçekliğine de yer açıyordu. Sanırım bu yüzden her şeyin mümkün olabileceğine inanarak büyüdüm. Çünkü benim kafamda mümkündü. Romanımda da gerçekliği olduğu gibi kabul etmek yerine onunla biraz oynadım. Çünkü bana hâlâ tek katmanlı bir dünya fikri yeterli gelmiyor.
- O zaman o klasik soruyu soruyorum: Romanın başkahramanı Atlas sen misin?
Ve evet. Atlas benim. Ama tamamen değil.
- Peki kitabın ilk cümlesi benim yıllardır üzerine düşündüğüm bir soru: “Siz hiç intihar etmeyi düşündünüz mü?” Çok insani ve korkutucu. Sanki kendimize bile itiraf edemediğimiz düşüncelerle dans ediyorsun. Romanın kurgusunu nasıl oluşturdun?
O cümleyi bir itiraf olarak değil, bir dürüstlük alanı olarak düşündüm. En korktuğum şey, romantik bir jest gibi okunmasıydı. O yüzden meseleyi büyütmek değil, yerli yerine koymak istedim. O düşüncenin ne kadar insani ve ne kadar eşik bir hal olduğunu göstermek istedim. Roman bir eşiğin aşılmasıyla başlıyor. Atlas o kararı vermiş, o sınırı geçmiş. Biz onun son bilinç anlarına tanıklık ediyoruz. Beden susmaya yaklaşırken zihin hâlâ çalışıyor. Ve o zihin, bize dönüp soruyor: “Siz hiç bu eşiği geçmeyi düşündünüz mü?” Ama hikâye o sınırda kalmıyor. Roman biraz da ölümle burun buruna gelmiş bir zihnin başka hayatlara alan açmasının hikâyesi. Bedeni susmaya yaklaşırken, kurduğu dünyalar ondan bağımsız bir şekilde var olmaya başlıyor. İnsanlık olarak bir ölümsüzlük idealimiz var. Bunu yalnızca bedenle sınırlamak zorunda olmadığımızı da aslında yüzyıllardır biliyoruz. Atlas’ın yaşadığı şey yeni bir keşif değil; o eşiğe gelince bunu bir kez daha fark etmek. Kendi sonuna yaklaşırken bizden bağımsız yaşamaya devam eden bir şey bırakabilmek… Belki de ölümsüzlüğe en çok orada yaklaşıyoruz. Romanın kalbi de tam orada atıyor.
"Dünya tek bir mantıkla işlemiyor, hayat beni bu konuda fazlasıyla ikna etti"
- Karbon Başlangıçlar’da dünya tek bir mantıkla işlemiyor. Başarısız intihar girişimi, ölüm, pek de parlak olmayan yazarlık kariyeri, masal, hastalık, çocukluk aynı düzlemde duruyor. Merak ediyorum, bize gerçek diye sunulan........
