"Ben gelin olmak istemiyorum" | Köy okulları ve çocukların görünmeyen dünyası…
Kars’ın Çerme köyünde, karlı bir sabah…
Bir çocuk okula geliyor. Saçı buz tutmuş.
Aynı sınıfta bir başka çocuk var; okuma yazma öğrenmek istemiyor. Çünkü biliyor ki ilkokuldan sonra okutulmayacak. “Ben gelin olmak istemiyorum” dediği an, bir öğretmenin mesleki sorumluluğu başka bir anlam kazanıyor.
Bir başka çocuk ise her yıl okul değiştiriyor. Babası çoban. Köyden köye gidiyor. Her seferinde yeni bir sınıf, yeni bir öğretmen...
İhsan Kartoğlu’nun Kronik Kitap’tan yayımlanan Buradayım Öğretmenim! kitabı, tam da bu gerçekliği gözler önüne seriyor. Eğitim sistemini teorik tartışmalarla değil, sınıfın içinden, çocuğun gözünden ve bir öğretmenin deneyimlerinden anlatıyor.
İhsan Kartoğlu ile online görüştük; köy öğretmenliğini, çocukların görünmeyen dünyasını, “öğrenemez” damgasını, çocuk gelin gerçeğini, öğretmen-veli ilişkisini ve bazen yalnızca “vazgeçmemenin” bir hayatı nasıl değiştirebildiğini konuştuk.
- Kars’ın Çerme köyünde ilkokul öğretmenisiniz. Köy okulunda öğretmenlik nasıl bir deneyim?
Aslen Rizeliyim. 7 yıl önce Kars’a öğretmen olarak atandım. O dönem Kars’ın başka bir okulundaydım. İşin gerçeği, öğretmen olma hayali olan bir insan değildim. Ne zaman ki mesleğe başladım, o zaman keyif aldım. Keyif aldıktan sonra da elimden geldiğince öğrencilerime faydalı olmaya çalıştım. O günden bugüne çocuklar için uğraşıyorum. Daha çok anı biriktiriyorum diyebilirim.
- Kitabınızı okuduktan sonra zihnimde hep aynı soru döndü. Her şeyin çözümü eğitim mi? Öyleyse nasıl bir eğitim olmalı?
Bu konuyu öğretmen arkadaşlarla ve müdürümle de sürekli konuşuyoruz. Bir gün okuldayken müdürüm bana şöyle bir soru sordu: “Biz geleceği yetiştiriyorsak, gelecekteki veliler de bizim öğrencilerimiz olacaksa, bunu eğitimle başarabiliyorsak, sence gelecekte toplumu şekillendirebilir miyiz?” Ben de kendisine şunu söyledim: “Değerli müdürüm, bizden önce de bu okul vardı. Bu okula bizden önce çok kıdemli, çok iyi öğretmenler geldi, görev yaptı. Siz bugünkü veli profilinden memnunsanız demek ki eğitim birçok şeyi düzeltiyor. Ama memnun değilseniz, demek ki bir yerde sorun var. O zaman onların düzeltemediğini biz nasıl düzelteceğiz?” Bunun üzerine bana, “Yani sen eğitimle bunların hallolamayacağını düşünüyorsun” dedi.
- Cevabınızı merak ettim…
Bizim ülke olarak bir karara ihtiyacımız var. Bu karar toplumsal bir karar olmalı. Mesela PISA sınavlarında Finlandiya’dan çok bahsediyoruz. Finlandiya bir dönem “bataklıklar ülkesi” olarak anılıyordu. Bugün eğitimde zirvedeyse bir şeyleri doğru yapmış demektir. Okuduğum kadarıyla orada bir karar alınmış: değişimin eğitimle olacağına hep birlikte inanmışlar. Bu sadece öğretmenlerin kararıyla olmuyor. “Biz çok önemliyiz” demek yetmiyor. Devlet politikaları, toplumun öğretmene ve eğitime bakışı… Hepsi birlikte hareket etmiş. Bizim de böyle bir karara ihtiyacımız var. Biliyorsunuz, yakın zamanda maalesef bir meslektaşımızı kaybettik. Bu hepimizi çok etkiledi. Hâlâ bunun etkisini taşıyoruz. Bu noktada sadece öğretmenlerin çabası yetmez. Politikaların düzelmesi, toplumun eğitime ve öğretmene güvenmesi gerekiyor. Değişimin eğitimle başlayacağına birlikte inanılması gerekiyor. Biz bir yere kadar getirebiliriz ama toplumdan topyekûn bir desteğe ihtiyacımız var.
- Özel gereksinimli çocuklarla çalışma deneyiminiz var. “Öğrenemez” damgası vurulmuş çocuklarla da çalışıyorsunuz. Bu çocuklarla kurduğunuz ilişki nasıl ilerliyor, bu engeller nasıl aşılabiliyor?
Öncelikle benim kardeşim de özel bir çocuk. Doğum esnasında oksijensiz kaldığı için gelişimi akranlarına göre biraz daha geç oluyor. O yüzden bu çocuklara çok uzak değilim. Sınıfımda da bir özel öğrencimiz var. Çok tatlı bir çocuk. Ama bu sadece benim vazgeçmememle olmuyor. Az önce de söyledim, bütün parçaların çocuğu desteklemesi gerekiyor. Ben 22 öğrencinin öğretmeniyim. O öğrencimden de sorumluyum ama sınıfta sorumlu olduğum başka öğrenciler de var. O yüzden onunla her dakika birebir ilgilenemem. Desteklenmesi gerekiyor.
- Peki nasıl bir destek sistemi kurdunuz?
Öğretmen arkadaşlarla birlikte okulumuzda “Destek Eğitim Odası” açtık. Bu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın sağladığı bir uygulama. Orada bir meslektaşım öğrencimizle okuldan sonra birebir ilgilendi. Ben de derste yapılanları tekrar ettirdim. Birlikte üzerine gittik.
- Nasıl bir yol izlediniz?
Meslektaşım, özel gereksinimli çocuklar hakkında geniş araştırmalar yaptı. Ben daha çok destekleyen kısımdım. Bir gün öğretmenler odasına geldi ve “Ben destek eğitim odası açacağım, bu çocukların eğitim almasını istiyorum” dedi. Biz de çok mutlu olduk. Müdürümüzle birlikte odayı hemen açtık, kullanmaya başladı. İlk başta çocuklara normal şekilde harf öğretmeye çalışıyordu ama hiçbir değişim olmadı. Aylarca uğraştı, sonuç alamadı. Morali çok bozuldu. “Aylarca çalışıyorum ama hiçbir şey değişmedi” dedi. Ama pes etmedi. Bir gün yine geldi, “Ben karar verdim, farklı bir yöntem uygulayacağım” dedi. Açıkçası, hiçbirimiz o yöntemi tam bilmiyorduk. Akşamları gidip saatlerce çalıştı. Önce kendisi öğrendi, sonra çocuklara öğretti. Bir süre sonra çocuklar okumaya başladı. Ben de onun destek eğitim odasında uyguladığı yöntemi sınıfımda tekrar ettirdim. Meslektaşım tayin oldu, gitti ama ben aynı uygulamaya devam ediyorum. Çocuklarımız okuyor.
- Bir öğretmenin vazgeçmemesi, çocuğun kaderini değiştirebilir mi?
Bir hikâye vardır, denizyıldızı hikâyesi. Bir adam, sahilin kıyısına vuran denizyıldızlarını tek tek toplar, denize geri atar. Ona derler ki: “Neden uğraşıyorsun? Hepsini kurtaramazsın.” Adam da bir tanesini denize atarken cevap verir: “Bunun hayatını kurtardım.” Biz de öğretmen olarak o bir tane bile olsa o denizyıldızı için çabalıyoruz. Belki olur, belki olmaz. Ama en azından vicdanımız rahat. Diyoruz ki, “Elimizden geleni yaptık, çocuktan vazgeçmedik.” Bu yüzden vazgeçmeyeceğiz, devam edeceğiz.
- Vazgeçmediğiniz çocuklardan biri de ailesinin işi nedeniyle devamlı okul değiştiren öğrenciniz. Sürekli yer değiştiren ailelerin çocukları eğitimde nasıl bir boşluğun içine düşüyor? Neler yaşıyorlar?
Bir önceki köy okulunda karşılaştığım bir öğrenciydi. Çok tatlı bir çocuktu. Babası çobandı. Kars’ta dışarıdan gelenler genelde çobanlık yapar, burada onlara “nahırcı” derler. O da nahırcı çocuğuydu. Bu çocuklar dönem dönem gelirler. En büyük dezavantajları, babalarının çalıştığı köyler sürekli değiştiği için onların da okullarını, arkadaşlarını, öğretmenlerini değiştirmeleri. Ben de çocukluğumda ilkokulda üç öğretmen değiştirmiş biriyim. O yüzden ne yaşadığını anlayabiliyorum. Kendimi onun yerine koyabiliyorum. Düşünün, üçüncü sınıftasınız ve beş okul değiştirmişsiniz. Her gittiğiniz yerde tam adapte oluyorsunuz, sonra ayrılıyorsunuz. Sürekli yeni bir başlangıç… Bu da çocuğu yalnızlaştırıyor. Benim öğrencim de kendini çok yalnız hissediyordu. Sürekli öğretmen ve okul değiştirdiği için, yazısından okumasına kadar zorlanıyordu. Ama kısa sürede onunla da güzel bir iletişim kurduk.
- Nasıl iletişim kurdunuz?
Öğretmenler pedagojik formasyon alıyor. Ama işin bir de pratiği var tabii. Sonuçta bu bizim mesleğimiz. Çocukların dilinden az çok anlıyoruz. Benim yaptığım şu: Bir, empati. İki, çocuklarla arkadaş olabilmek. Onlarla her şeyi konuşabiliyorum, sohbet edebiliyorum, dertlerini paylaşabiliyorum. Böyle olunca da çocuklar kendilerini öğretmenlerine yakın hissediyor. Ben de elimden geldiğince onların dertlerine koşmaya çalışıyorum.
- Aile içi sorunları size anlatıyorlar mı?
Her şeyi anlatıyorlar.
- Nereye kadar müdahil olabiliyorsunuz?
Şöyle… Bir öğrencim, babasının annesine şiddet uyguladığını gelip bana söylemişti. Bu tür durumlarda devletin bize verdiği yetkiler çerçevesinde gerekli idari süreçleri başlatabiliyoruz. Yetkilileri bilgilendiriyoruz. Ben de o zaman gerekli yerlere bildirdim. Sonrasında o konu bir daha gündeme gelmedi.
- Bir çocuğun gelip bunu size anlatması, size güvenmesi… Bu bağı nasıl kuruyorsunuz?
Kendini yakın hissetmesi lazım. Ben hep şunu söylüyorum: Bir çocuk öğretmenini kendine yakın hissederse ona birçok şeyi anlatır ve aradaki korkular ortadan kalkar. Çocuk öğretmenden korkarsa, çekinirse birçok şeyi anlatamaz ama içinden konuşmaya devam eder. Çocuklar her zaman konuşur, sadece bunu dile getirmezler. İşte o samimiyeti verdikten sonra bütün dertlerini, sıkıntılarını, içlerinden geçenleri size aktarıyorlar. O yüzden ben de diyorum ki, “Çocuklar içlerinden konuşacaklarına bunu dışa döksünler; biz de duyalım, yardımcı olalım.”
- Kitapta en etkilendiğim kısımlardan biri de “Ben gelin olmak istemiyorum” diyen öğrencinizdi. Okuma isteğine rağmen evlendirilmek istenen o kız çocuğu… Nasıl fark ettiniz, nasıl mücadele verdiniz aileye karşı?
Bir öğrencim vardı. Okuma yazma bilmiyordu. Sınıfa da biraz geç almıştım. Ona öğretmek için uğraştım. Hatta “Sen okulda kal, ben sana harf öğreteyim” dedim. Kurs açmadan, kendi isteğimle ilgilenmek istedim. Ama bunu kabul etmedi. Velisini aradım. “Çocuk okuma yazma bilmiyor, kazanmamız lazım, kursa gelsin” dedim. Bana “İstemiyor” dedi. Ben de zorlamadım. Bir yıl sonra İYEP kursu açtık. Sadece o öğrencim için değil, diğer öğrencilerle birlikte. “Belki bu sefer katılır” dedim. Onu da dahil ettim. Ama yine istekli değildi. En son veliyi çağırdım. “Neden böyle?” diye sordum. Yine “İstemiyor” dediler. Bir gün sınıfa girdim. Çocuklara şunu söyledim: “Siz okumazsanız ne olacağınızı az çok biliyorum. Bu köyde kalırsınız. Özellikle kız öğrenciler küçük yaşta evlendirilir. Ben sizin bir yerlere gelmenizi istiyorum.” O öğrencim çok içerledi. Teneffüste yanıma geldi ve çok sert bir şekilde, “Ben gelin olmak istemiyorum” dedi. Ben de şaşırdım. “Ben sana gelin olacaksın demedim” dedim. Dedi ki: “Beni okutmak istemiyorlar. Ortaokuldan sonra okutmayacaklar. O yüzden okuma yazma öğrenmek istemiyorum. Zaten okumayacağım ki, niye öğreneyim?” Çok üzüldüm. Çünkü ben ailesiyle konuştuğumda bana, “Okumak istemiyor” demişlerdi. Ona şunu söyledim: “Her ne olursa olsun ben buradayım. Sen okuyacaksın. Gerekirse burs bulurum. Yeter ki sen oku, ben senin yanındayım.” O gün ikna oldu. Sonrasında kursa geldi, okuma yazmayı öğrendi. Şu an dördüncü sınıfta ve en gayretli öğrencilerimizden biri.
- Aile bu karar karşısında ne yaptı?
Aile böyle bir şeyi kabul etmedi. “Okutmayacağız” demedi. Ama süreci takip ediyorum. Merak etmeyin, gözüm üzerlerinde.
- Kitapta da anlattığınız gibi şehir okullarıyla köy okulları arasında ciddi bir fark var. Bu fark tam olarak nerede ortaya çıkıyor?
Köydeki çocuklar ister istemez velilerinden destek göremiyorlar. Burada velileri suçlamak için söylemiyorum çünkü onların da çok yoğun tempoları var. Babaları genelde evde değiller, birçoğu gurbette. Aile yapısı değişiyor tabii. Çok çocuklu aileler var ama az çocuklu olanlar da var. Ama burada temel problem şu: Babalar inşaatçı olduğu için Kars’ta kışın inşaat olmuyor. İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlere gidiyorlar ve aylarca gelmiyorlar. Annelerin birçok sorumluluğu var. Büyükanne, büyükbaba aynı evde kalıyor. Onların bakımı, ahır işleri, ev işleri, yeri geliyor tarım, bahçe, kaz işleri… Derken anneler çok yoğun oluyor. Çocuk zorlandığı bir durumda annesinden babasından destek alamıyor. Bu yüzden şehirdeki akranlarına göre zorlanması çok normal.
- Diğer yandan da şehir çocuklarına kıyasla doğanın içinde akranlarıyla oynuyorlar. Daha sosyal değiller mi?
Evet. çocuklar burada çok sosyaller aslında. Köyün bir avantajı bu ve onlar da bunu sürekli söylüyor. Şehirlerde çocuklar beton binaların arasında hayatlarını sürdürürken bizim çocuklarımız çimenlerin arasında koşuyor, top oynuyor, ip atlıyor, bisiklet sürüyorlar. Köyde kendilerini daha güvende hissediyorlar. Ama tabii her yerde bir zorluk, bir kolaylık var. Burada da çok soğuk bir hava var, çok sert bir iklim var. Mesela; bir öğrencim okula gelirken baktım, karlı yollardan gelmiş, her tarafı simsiyah. Sadece burada bir beyazlık vardı saçının bir kısmında. Saçı donmuştu. Bir tuhaf oldum. “Bekle, seni çekmem lazım” dedim. “Öğretmenim ne oldu?” dedi. “Seni çekeceğim, sana göstermem lazım” dedim. Gösterdim, o da şaşırdı saçının donmasına. Ben de bunu sosyal medyada paylaştım. İnsanlar da çok etkilendi. Yani bu çocuklar zorlu şartlara rağmen burada hayata tutunmaya, eğitim almaya çalışıyorlar.
- Okul ile ev arasını yürüyerek gidip geliyorlar değil mi?
Evet, yürüyerek geliyorlar. Kar, tipi, yağmurlu havalarda bazı veliler traktörlerin arkasına çocukları doldurup getiriyorlar. Böyle sahneler oluyor. Doğal bir ortam, güzel bir ortam. Veliler belki eğitim sürecinde çok aktif rol alamıyorlar. İşlerinden dolayı çok yoğunlar ve yoruluyorlar. Ama bir bakıma öğretmenler bu konuda biraz şanslı. En azından bizim işimize çok karışmıyorlar. Biz de çocukları daha rahat şekillendirebiliyoruz. Büyük şehirlerde veliler sınıf kapısında beklerken, bizde öyle bir durum yok. Velinin baskısını çok hissetmiyoruz. Buradaki veli profili böyle. Dezavantajları var, avantajları var. Geçinip gidiyoruz.
- Çocukları doğum günlerinde şehre götürüyorsunuz. 20 çocuk 20 doğum günü… Çok güzel bir fikir… Çocuklar çok mutlu oluyorlardır…
20 öğrenci mi? Keşke 20 öğrenci olsa (gülüyor). Önceden okuttuğum öğrencilerimi de hâlâ götürmeye devam ediyorum. Yılda yaklaşık 40 doğum günü kutluyorum. İşin ilginç tarafı, ben kendi doğum günümü kutlamayı hiç sevmem. Ama öğrencilerimin doğum gününü kutlamaktan çok büyük keyif alıyorum. Çocuklar doğum günleri yaklaştığında hemen yanıma gelirler ya da ararlar. “Öğretmenim doğum günüme bir hafta kaldı” derler. Ertesi gün “Altı gün kaldı.” Böyle geriye doğru sayarlar (gülüyor). Onlar da çok heyecanlanıyor. Şehir merkezine gidip istedikleri gibi eğleneceklerini biliyorlar. Biz de velilerden izin alıyoruz. Çocukları alıp Kars şehir merkezine götürüyorum. Ne istiyorlarsa yapıyoruz. Kıyafet alışverişi yapıyoruz, oyuncak alıyoruz. Bir kafeye gidip pastasını kesiyoruz.
- Kendi imkânlarınızla mı yapıyorsunuz?
Dönem dönem kendi cebimden karşıladığım oluyor tabii ki. Bazen de sağ olsun, sosyal medyadan takip eden insanlar destek oluyor. “Hocam bir çocuğun doğum günü benden” diyenler oluyor. Ben de onları kırmıyorum. İletişim kurarak çocukların doğum gününü kutluyoruz.
- Peki ya sonra? Okulu bırakan çocuklar oluyor mu?
Hayır. Hiçbir öğrencim okulu bırakmadı. En büyük öğrencilerim şu an lise 2’de. Hâlâ görüşüyorum.
- En zorlu koşullarda bile bir çocuğun kalbine ya da zihnine giren o sihirli sözcükler neler?
Aslında bu sihirli kelimeleri kendi öğretmenlerime ve arkadaşlarıma borçluyum. Bir öğretmen kendi öğrencilik yıllarını hatırlıyorsa, öğrencisini de anlayabilir. Çünkü biz de bu yollardan geçtik, o sıralarda oturduk. O mavi önlüğü ben de giydim. Benim ilkokuldan bir fotoğrafım var. Yakın zamanda öğretmenim gönderdi, saklamış sağ olsun. Onu çıkarıp masama koydum. Kendime şunu hatırlatmak için: “Sen de ilkokuldaydın.” Ne zaman yorulsam, üzülsem, çocuklara kızacak gibi olsam o fotoğrafa bakıyorum ve diyorum ki: “Tamam İhsan, sakin ol. Sen de bu yollardan geçtin, sen de hata yaptın.” O yüzden çocuklara empatiyle yaklaşmaya çalışıyorum. Benim dönemimde çok sihirli söz yoktu açıkçası. Üç öğretmen değiştirmiştim. Mesela bir öğretmenim, sınıfta çok ağır sözler söylerdi. O sözleri duyduğumda tüylerim diken diken olurdu. Sınıfın ortasında o durumu yaşamak istemezdim. Şimdi kendi öğretmenimden böyle bir şey gördüysem, aynısını bir öğrencime yapamam. Çünkü o da aynı şeyi hissedecek. Hayat boyu o sözleri taşıyacak. Emin olun, “bir çocuğun kalbine giden yol, öğretmenin kullandığı kelimelerden geçiyor.” Biz nasıl hatırlanacağımızı o kelimelerle belirliyoruz. Çocuklar bizi iyi hatırlayacaksa bu kullandığımız sözlerle olacak. Kötü hatırlayacaksa da yine bizim sözlerimiz yüzünden olacak. Bu yüzden ben de kendi çocukluğumu düşündüğüm için öğrencilerime iyi, güzel sözler söylemeye gayret ediyorum.
- Okulda öğretmen-veli ilişkisine gelelim. Köyde bu denge nasıl kuruluyor? Öğretmen, öğrenci ve veli arasındaki ilişki sizce nasıl işlemeli?
Bana göre bu üç ayaklı bir sehpa. Bir ayağı öğretmen, bir ayağı veli, bir ayağı da öğrenci. Bu üç ayaktan biri aksadığında sehpa sallanır. Eğitim de aynı şekilde sallanır. O yüzden velilerle ilişkiyi güçlü kurmak gerekiyor. Ama belli bir mesafede de kalmak lazım. Her şey dozunda güzel.
- Velilerle aranız nasıl?
Velilerimizle iyi bir ilişkimiz olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne olursa olsun gelip birçok problemi benimle konuşabiliyorlar. Saygı da duyduklarını hissediyorum. Köylerde veliler öğretmene karşı daha saygılı oluyor diyebilirim. Tabii genelleme yapmak doğru değil ama burada saygıda kusur etmiyorlar. Kimse sırf öğretmen olduğumuz için bize saygı duymaz. O saygıyı biz davranışlarımızla kazanırız. Veliler öğretmenleri evlerine davet eder, kapılarını açar. Ama karşılarında aynı yaklaşımı görmezlerse o kapı kapanır. Velileri eğitimin içine katmak gerekiyor. Destek olamıyorlarsa bile en azından öğretmene güvenmeleri gerekir. Ben velilere hep şunu söylüyorum: “Ben sizi savunacağım, siz de evde beni savunun.” Çünkü çocuklar bazen bu durumu kullanabiliyor. Öğretmenle veliyi birbirine karşı kullanmaya başladıklarında ne ödev yapılır ne ders çalışılır. O yüzden öğretmenle veli arasında güçlü bir bağ olması gerekiyor.
- Son olarak, bu röportajı okuyan biri, bir çocuğun hayatına dokunmak istiyorsa ne yapabilir?
Sosyal medyada aktif olduğum için okulumuzun birçok ihtiyacını destek veren insanlarla birlikte karşıladık. Şu an köy okulumuza gelseniz, “Bu imkânlar birçok kolejde yok” diyebilirsiniz. Sınıflarımız yenilendi, daha modern bir ortamda eğitim veriyoruz. Bu da zaman içinde, insanların ve yöneticilerimizin desteğiyle oldu. Kendi okulum özelinde şu an büyük bir ihtiyacımız yok. Ama bu, başka yerlerde ihtiyaç olmadığı anlamına gelmiyor. Bana ulaşan, destek olmak isteyen herkese şunu söylüyorum: “Ne yapmak istiyorsanız, sizi mutlaka doğru yere yönlendiririm.” Sadece Kars’ta değil, Türkiye’nin farklı yerlerinde birçok meslektaşımla iletişim halindeyim. İhtiyaçları olan okulları, çocukları biliyorum. Bir çocuğu sevindirmek isteyen, bir okula katkı sunmak isteyen herkesi doğru insanlarla buluşturabilirim.
