Sütün içindeki şeker: Göçü taşırmadan birlikte yaşamak mümkün mü? |
Meksika’da katıldığım göç toplantısında anlatılan eski bir hikâye, aslında bütün gün süren tartışmaların en güçlü metaforu oldu: Rivayete göre, İran’dan Hindistan’a göç eden Zerdüştler, Gujarat kıyılarına ulaştıklarında yerel hükümdardan yerleşmek için izin isterler. Hükümdar onlara ağzına kadar süt dolu bir kâse gönderir. Mesaj açıktır: “Ülkem dolu, size yer yok.” Bunun üzerine Zerdüşt rahip süte biraz şeker ekler. Süt taşmaz ama artık tadı değişmiştir. Verilen mesaj da en az kâse kadar açıktır: “Biz toplumunuza karışacağız ve onu daha tatlı hale getireceğiz.”
Zamanla Hindistan’daki bu İranlı Zerdüştler Parsiler olarak anılır. Hikâyenin tarihsel ayrıntıları tartışmalı olabilir; ama göç üzerine düşünmek için güçlü bir imge sunduğu kesin.
Bu hikâyeyi, Almanya’nın liberal siyasi geleneğine yakın Friedrich Naumann Foundation for Freedom’ın Meksika’da düzenlediği, Mexico and Türkiye Reshaping Global Migration / Meksika ve Türkiye Küresel Göçü Yeniden Şekillendirmek başlıklı toplantıda dinlemek elbette tesadüf değil. Salonda konuşulan mesele yalnızca Meksika ve Türkiye’nin göç deneyimlerini karşılaştırmak yerine daha temel sorulara cevap aramaktı: Göçü hep “yük”, “kriz”, “tehdit” ve “sınır yönetimi” diliyle mi konuşacağız? Ya da göçü ekonomik katılım, girişimcilik, yerel yönetimler ve birlikte yaşama kapasitesi üzerinden yeniden nasıl düşünebiliriz?
Meksika ve Türkiye ilk bakışta birbirinden çok farklı iki ülke gibi görünebilir. Coğrafyaları, tarihleri, göç rotaları ve siyasal bağlamları farklı ama ikisi de bugün artık yalnızca “geçiş ülkesi” ya da “kaynak ülke” olarak açıklanamayacak kadar karmaşık göç rejimlerinin içinde; hem göç veren, hem göç alan, hem transit, hem de giderek daha fazla yerleşim ülkesi haline gelen iki ülke…
Bu yüzden toplantının karşılaştırmalı çerçevesi önemli: Konferans, Meksika ve Türkiye’yi insan hareketliliği, ekonomik kapsayıcılık ve girişimcilik tartışmalarında iki deneyim alanı olarak ele alıyordu. Programda da ekonomik entegrasyon, kayıt dışılık, göçmen girişimciliği, yerel yönetimler, özel sektör ve Küresel Güney perspektifi öne çıkıyordu. Aslında bütün bu başlıklar aynı soruya bağlanıyor: Göçmenler geldikleri toplumda nasıl bir yer bulacak?
Bu soru kolay değil. Çünkü göçmenlerden sürekli uyum bekleniyor ama uyumun hangi koşullarda mümkün olduğu daha az konuşuluyor. Dil öğrenmek deniyor; ama dil kurslarına erişim sınırlı kalıyor. Çalışmak deniyor; ama çalışma izni süreçleri zor ve maliyetli olabiliyor. Girişimci olmaları bekleniyor; ama banka hesabı açmak, krediye erişmek, ruhsat almak, kayıtlı iş kurmak birçok göçmen için neredeyse imkânsız hale gelebiliyor. Sonra da aynı göçmenler “kayıt dışı çalışıyor”, “ucuz emek oluyor”,........