Davalı: Savaş, davacı: Edebiyat |
Benim felaket habercisi olmama gerek yok, felaket haberleri yıllardır birbiri ardı sıra geliyor. Ülkeler savaşlarla yıkıma uğruyor, düşünce ve ifade özgürlüklerinin baskı altına alındığı, demokrasinin saldırıya uğradığı toplumlar çoğalıyor, yeryüzü, iklim, biyoçeşitlilik ve doğal yaşam alanları ağır tehdit altında. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırıları sürerken, şimdi de İsrail ile ABD’nin Ortadoğu’yu cehenneme çevirişine tanık oluyoruz.
Geçen yazımda, kaç çocuğun, kaç kadının, kaç erkeğin öldüğünün ayırdında olmadan her gün, her akşam televizyon ekranlarında bir film dizisi gibi izlediğimiz savaşa karşı sırtımı şiire yaslamıştım. Oysa edebiyatın azımsanmayacak bir bölümü, bilebildiğimiz eski çağlardan bu yana savaşları konu almış, savaşın karşısına dikilmiştir. Gerçi savaş yüzyıllarca pek çok öyküde ve destanda soylu ve yurtsever bir uğraş olarak yüceltilip göklere çıkarılmış; savaşçılar romantik bir kahraman, savaş meydanları erkekliğin kanıtlandığı bir yer, savaşta can vermek bir ideal olarak görülmüş, ama zamanla savaşı yeren şiirler, öyküler, oyunlar, romanlar da boy atmıştır. Diyeceğim, savaşı ululayan yapıtlar ile savaşı yerden yere vuran yapıtlar arasında da bir “savaş” vardır neredeyse.
İlk ağızda, Homeros’un İlyada’sı geliyor aklıma. İlyada bir savaş güzellemesi midir, yoksa Troya Savaşı’nın yabanıllığını ve duygusal sarsıntılarını dizelere döken bir destan mı? Eski Yunan’ın en büyük komedya yazarı Aristophanes’in, tüm kadınların erkekler barış yapıncaya kadar cinsel greve gittikleri Lysistrata’sı bugün hâlâ güncelliğini koruyan savaş karşıtı bir oyun değil mi?
Günümüzün savaşları, örneğin Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi siperlerde verilmiyor ya da İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi elde süngü göğüs göğüse çarpışılmıyor. Bugün Ortadoğu’da olduğu gibi, yalnızca askeri üslere değil, sivil halkın üstüne de bombalar, füzeler yağdırılıyor. İnsanlar değil, bombalar, füzeler çarpışıyor sanki, oysa onları yapanlar da, atılmasına karar verenler de, ateşleyenler de insanlar.
Kuşkusuz, her savaşın bir nedeni vardır. Ulusların, ülkelerin, devletlerin çıkar çatışmaları barışçı yollardan çözülemeyince iş savaşa kalır. Ama bağımsızlık savaşlarının dışında, hemen her savaşın ardında büyük sermayenin, büyük devletlerin, sömürgecilerin, emperyalistlerin çıkarları yatar. Ne ki, ne tür bir savaş olursa olsun, çoğu zaman savaşan da, ölen de ülkelerin yoksulları, emekçileri olur. Ve yine, bir nokta gelir, savaşların vahşeti, dehşeti ve can alıcılığı insanların gözünde saçmalaşır, anlamsızlaşır. O saçmalık ve anlamsızlığın yol açtığı ruh yaralarını sarmak ve sağaltmak için de sanat ve edebiyat kolları sıvar.
Burada uzun uzadıya savaş felsefesine girecek değilim. Bugün, savaşı konu alan romanların beni en derinden etkileyenleri arasında kısa bir yolculuğa çıkacağım. Onlar kendi adlarına yeterince konuşuyorlar.
* * *
Erich Maria Remarque’ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanı 1929’da yayımlandığında, Birinci Dünya Savaşı biteli on yıldan fazla bir zaman olmuştu. Siper çatışmalarının bedenler ve ruhlar üstündeki yaraları sağalmamıştı. Üstelik, Almanya’nın savaştan sonra içine düştüğü siyasal ve ekonomik bunalımdan beslenen Nazi partisi küçüksenemeyecek bir güce dönüşmüştü. Nitekim, Naziler 1933’te iktidara geldiklerinde Remarque’ın tüm kitaplarını yasaklayacaklardı. Bu da çok beklenebilir bir şeydi, çünkü o güne dek Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kadar etkileyici bir savaş karşıtı roman yazılmamıştı.
Bence, bu romanın aradan yüz yıla yakın bir zaman geçmesine karşın hâlâ etkileyiciliğini yitirmemesinin en önemli nedenlerinin başında, Alman askerlerinin siperlerdeki umarsızlığını, geçmişleri de gelecekleri de yokmuşcasına soğukkanlı bir gerçekçilikle anlatması gelir. Kitabın, dönemin konuşmalarında sık sık geçen sıradan bir ifadeyi aktaran adı da, savaşta her gün yaşanan dehşeti çok sıradan bir olaymış gibi yansıtır. Remarque, yalnızca gerçekçiliğiyle sıkı sıkıya bağlı kalışıyla değil, dönemin egemen değerlerini umursamayışıyla da milliyetçi edebiyattan kesinkes ayrılır; yalnızca iki yüz sayfalık bir romanda, Paul Bäumer ve arkadaşlarının yaşadığı korku ve düşkırıklığını, bir kuşağın yok oluşunu gözler önüne sererken savaşın tüm insanlar üstündeki yıkıcı etkilerini okurlara da yaşatır, Birinci Dünya Boğazlaşması’nın siperlerdeki cehennemini olanca ürkünçlüğüyle yansıtır.
Yayımlanışından bir yıl sonra Türkçeye Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adıyla çevrilen roman bugüne kadar kırk milyondan fazla sattı, üç kez de sinemaya uyarlandı.
* * *
Remarque’ın romanının ilk büyük savaşı keskin bir gerçekçilikle anlatmasına karşılık, Jaroslav Hašek’in Aslan Asker Şvayk’ı büyük devletlerin bu kapışmasına keskin bir mizahla yaklaşır. Savaşı tüm acımasızlığı, anlamsızlığı ve saçmalığıyla yerden yere vuran bu yergi başyapıtı, kızılca kıyametin koptuğu bir dönemde yalnızca savaş çığırtkanlığını, militarizmi, devlet buyurganlığını değil, ordu bürokrasisini ve insanın insana ettiği zulmü de kimi zaman inceden inceye, kimileyin amansızca alaya alan bir kara mizah klasiğidir.
Edebiyatın yarattığı en unutulmaz karakterlerden biri olan Şvayk, akıllı mıdır, ahmak mı, saftiriğin teki midir, yoksa şeytana külahını ters giydiren bir açıkgöz mü? Cepheden cepheye sürüklenen Şvayk’ın başına gelenleri okudukça, içine düştüğü zorluklardan kurtulmak için aptala yattığını fark ederiz. Çoğu kez lastikli laflar eder, bazen söylediği sözlerden birkaç anlam çıkabilir, bazen de hiçbir anlam çıkmaz. Ama üstlerine verdiği yanıtlarda ve davranışlarında her zaman bir alaycılık, olup bitenin ayırdında bir hınzırlık vardır. Şvayk, dev bürokrasi aygıtının çarklarından, savaşın acımasızlıklarından yakasını sıyırmaya çabalayan “sıradan küçük insan”dan başkası değildir. Herkesten “kahramanlık” beklenen bir ortamda bir karşıkahramandır.
* * *
Joseph Heller, savaş karşıtı kara mizahın başyapıtları arasında sayılan Catch-22 adlı romanı için, “Aslan Asker Şvayk’ı okumasaydım bu kitabı yazamazdım,” demişti. ABD’de 1961’de yayımlandıktan sonra bizde önce Şike, daha sonra Madde 22 adlarıyla çevrilen kitap bugün hâlâ türünün en önemli yapıtlarından biri.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Akdeniz’deki bir hava üssünde görevli Yüzbaşı John Yossarian’ın sağ kalmak için verdiği zorlu savaşımın anlatıldığı roman, savaşın saçmalıklarını ortaya seriyor, ABD ordusu içindeki anlamsızlıkları açığa vuruyordu. Bu yüzden de, Amerikan Kütüphane Derneği’nce okullara girmesi yasak kitaplar listesine alınmış, ancak bu yasak sonradan yargıtay kararıyla kaldırılmıştı.
On milyondan fazla satan kitap, 1970’te Mike Nichols tarafından beyazperdeye uyarlanmış, 1973’teki televizyon dizisinde Yossarian’ı Richard Dreyfuss oynamış, 2019’da da yapımcılığını George Clooney’nin üstlendiği altı bölümlük bir diziye aktarılmıştı.
* * *
Almanya’da Nazi döneminde yetişmiş, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış kuşağın edebiyattaki sözcüsü sayılan Günter Grass’ın 1959’da yayımlanan Teneke Trampet’i, bazı eleştirmenlerce Avrupa büyülü gerçekçiliğinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak nitelenir. Kimileri büyülü gerçekçi diye nitelese de, farklı biçemlerin iç içe örüldüğü bir romandır Teneke Trampet.
Öyküyü, 1950’lerde bir akıl hastanesinde yatan otuz üç yaşındaki Oskar Matzerath’ın ağzından dinleriz. Oskar, 1923’te Danzig kentinde doğmuştur, hem de her nasılsa yetişkin bir insanın düşünme ve algı yetisiyle. Üç yaşına geldiğinde bir karar verir: daha fazla büyümeyecektir. Savaş öncesi ve savaş sonrası Avrupa’nın kargaşalı toplumsal-siyasal ortamını yansıtan bir sürü gerçeküstü olay yaşayacak, pek çok trajik olaya tanık olacak, olup bitenlere tepkisini attığı tiz çığlıklarla camları paramparça ederek gösterecektir. Üçüncü yaşgününde armağan edilmiş olan oyuncak teneke trampetiyle çevresinde yaşananlara “teneke çalacaktır”. Teneke trampet, Oskar’ın, etrafını saran uygitsincilikler, beyhudelikler, derin acılar ve kayıtsızlıklar karşısında zıvanadan çıkışının bir simgesi gibidir.
Naziler, Alman toplumunun aklına nasıl girmişlerdir, Alman yurttaşlarına onca vahşeti nasıl uygulatabilmişlerdir? Onca insan yaşanan bütün o dehşete karşın olup biteni bile bile nasıl görmezden gelmiştir? Grass, roman boyunca, bütün o insanlar adına bu sorularla hesaplaşır.
* * *
Hiroşima’ya atom bombası 6 Ağustos 1945 günü atılmıştı. Koca şehir o güne kadar bir kente atılan ilk atom bombasıyla yok edilmişti. Daha önce uzun süre savaş muhabirliği yapmış olan John Hersey’nin Hiroşima adlı yapıtı ise yaklaşık bir yıl sonra, 1946’da yayımlanmıştı. Metin ilk önce ünlü New Yorker dergisinde yayımlandı. Bütün bir sayısını bu metne ayıran sayı, gazete bayilerinde birkaç saat içinde tükendi. Hiroşima iki ay sonra da kitaplaştı, bugüne kadar aralıksız baskıda kaldı, üç milyondan fazla sattı.
Hiroşima, bir roman sayılmaz, ama bence bir gazetecilik başyapıtıdır. O gün Hiroşima kentinde yaşananları, patlamadan kurtulanların tanıklıklarından yola çıkarak nesnel bir yaklaşımla anlatır.
Günümüzde gazeteler ve dergilerdeki her söyleşiye yanlış bir alışkanlıkla “röportaj” deniyor. Oysa röportaj denince ben, Yaşar Kemal’in 1950’lerde Cumhuriyet gazetesinde çıkan ve daha sonra Bu Diyar Baştanbaşa adlı kitapta bir araya getirilen yazılarını, Fikret Otyam’ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu insanlarını konu alan ve Gide Gide başlığı altında bir dizi kitapta topladığı fotoröportajlarını, Ara Güler’in Kumkapı Ermeni Balıkçıları ile yaptığı fotoröportajları anımsarım.
Hersey’nin Hiroşima’sı da bu anlamda gerçek bir röportajdır. Yüz otuz beş bin kişinin öldüğü, binlerce insanın sakat kaldığı, tarihteki en büyük “insan yapımı” yıkımdan hayatta kalan altı kişinin ağzından o günü anlatır.
Bir hekim, genç bir cerrah, bir terzi kadın, biri Protestan biri Katolik iki rahip ve fabrikada çalışan genç bir kadın. Tam da bombanın Hiroşima’ya atıldığı saat 8:15’te ne yapıyorlardı, neler gördüler, neler duyumsadılar?
Kitabın yayımlanması, nükleer savaş tartışmalarını, nükleer silahların geleceğini bir anda gündeme getirmişti. Ama Hersey, gazetecilik görevini eksik bırakmamış, kitabın basılmasından kırk yıl sonra yeniden Hiroşima kentine giderek öykülerini aktardığı insanları bulmuştu; geçmişe nasıl baktıklarını, hayatlarını nasıl sürdürdüklerini anlatarak kitabına yeni bir bölüm eklemişti.
Hiroşima, bugün artık, insanlığın vicdanını allak bullak eden ölümsüz bir klasik. İnsanların tepesine bırakılan her bomba, Hiroşima’yı ve Hiroşima’yı aklıma getirir.
* * *
Luis Puenzo, 1985’te çektiği Resmi Tarih adlı filmde, Arjantin’deki askeri diktatörlük sırasında uygulanan işkence ve zulmü, bir yasadışı evlat edinme öyküsü üstünden anlatır. Varlıklı bir ailenin evlat edindiği kız çocuğunun, hapiste öldürülen kadınlardan birinin çocuğu olduğu ve el altından bu aileye satıldığı ortaya çıkar. Film boyunca tek bir işkence ya da baskı sahnesi görmeyiz, ama Videla diktatörlüğünün acımasızlığını iliklerimize kadar hissederiz.
Heinrich Böll’ün, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden dört yıl sonra yayımlanan Trenin Tam Saatiydi adlı novellasında da, savaş dolaylı biçimde, genç bir Alman askerinin öyküsü üstünden anlatılır. Kitapta tek bir savaş sahnesi bile yoktur. Ama savaşı olanca sarsıcılığıyla duyumsarız. Böll, anlamsız yere ölüme giden askerlerin alınyazısını konu alan bu yapıtında, doğrudan savaşı anlatmak yerine, katılmak zorunda bırakıldığı savaşı gönülsüz sürdüren piyade eri Andreas’ın korkularını, sanrılarını yansıtmayı seçer.
Andreas, Alman ordusunun bütün cephelerde çökmeye başladığı günlerde Doğu cephesine gönderilir. Askeri tren yol alırken, kesin olarak ölüme gittiği saplantısına kapılır. Yolda öbür askerlerle yakın dostluklar kurduktan sonra istasyonlardan birinde iner. Polonyalı bir genç kızla tanışır. Aralarındaki ilişki gerçek bir sevgiye dönüşürken umudu da yanı sıra getirir. Ancak ölüm hâlâ kapıda beklemektedir…
* * *
Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş adlı romanı Türkiye’de ilk kez E Yayınları’nca yayımlanmış, pek çok ülkede olduğu gibi bizde de çok büyük bir okur kitlesi bulmuştu. İkinci Dünya Savaşı günlerinde Polonya’da ailesinden koparıldıktan sonra köy köy dolaşmak zorunda kalan küçük bir çocuğun yürek burkan, dahası yüreklere dehşet salan öyküsünü anlatan bu romanda da savaşın dolaysız görünümünden çok, savaşın yol açtığı ortamın vahşetini izleriz.
Küçük çocuğun bir ara yanında kaldığı bir kuş avcısı bir kuşu sürüsünden alıp parlak renklere boyar; kuş sürüye geri döndüğünde öbür kuşlar onu tanımaz, kendilerinden biri olarak görmedikleri için de paramparça ederler. “Boyalı kuş”, toplumdan dışlanmışlığın, “öteki” ya da “başkası” olmanın metaforudur; çocuğun esmer (Yahudi ya da Roman) olduğu için savaş sırasında Polonyalı köylüler tarafından “farklı” olarak algılanışının simgesidir. Oradan oraya savrulan çocuk şiddet görür, zorbalığa ve tecavüze uğrar.
Kosinski’nin Boyalı Kuş’u da, savaşı dolaysızca betimlemez, savaşın yabanıllığını insanlarda uyandırdığı derin etkiler, insanların içindeki karanlığı, önyargıları ortaya çıkarışı, masumiyetin yitirilişi üstünden açığa vurur.
Roman, yayımlandığı dönemde, özellikle Polonyalı köylülerin küçük çocuğa davranışları konusunda tartışma yaratmış, Polonyalıların Kosinski’yi kınamalarına yol açmıştı. Nitekim, Boyalı Kuş’u 2019’da beyazperdeye uyarlayan Çek yönetmen Václav Marhoul, bu tartışmalardan kaçınmak için, filmde Lehçe yerine, farklı Slav dillerini konuşanların birbirlerini kolayca anlayabilmesi için tasarlanmış yapay bir dil olan interslavik dilini kullanmıştı.
* * *
ABD edebiyatının en muhalif yazarlarından Norman Mailer’ın Çıplak ve Ölü adlı romanı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Güney Pasifik’te Anopopei adında kurgusal bir adada geçer. ABD birlikleri Filipinler’e ilerleyebilmek için Japon kuvvetlerini bu adadan söküp atacak bir harekâta girişir. Bu harekâta katılan bir müfrezenin başından geçenlere odaklanan romanda, zaman zaman geriye dönüşlerle karakterlerin geçmiş hayatları da gündeme gelir. Askerler, bir yandan geçmişlerini anımsarken, bir yandan da savaşın korkunç baskısı altında birbirlerine hayvan gibi davranırlar. Karakterler, argonun ağır bastığı çok sert bir gerçekçi anlatımla, bütün ruh halleriyle önümüzden geçerler.
1948’de, Mailer yirmi beş yaşındayken yayımlanan Çıplak ve Ölü, yazarın ilk romanı olmasına karşın başyapıtı olarak kabul edilmiştir. Konformizmi, uygitsinciliği ABD toplumundaki “kötücül bir ur” olarak gören, insanın gerçek kimliğinin toplum kurallarına karşı çıkmasıyla oluştuğuna inanan Mailer’ın hayat felsefesi, bu romandaki karakterlerin ürkünç bir savaş ortamında kapana kısıldıkları ruh dünyalarında dile gelir.
* * *
İşte, insan doğasının savaştaki hallerini keşfe çıkan, savaşın insan davranışlarını nasıl etkilediğine odaklanan sekiz yapıt. Bu sekiz sayısı sonsuzca çoğalacak gibi görünüyor.