Bin bombaya bir hayku…

Borges, eşi María Kodama’yla birlikte çıktığı yolculuklarda gönül gözü ve düş gücüyle gördüğü şehirleri, yöreleri anlattığı Atlas adlı kitabında, Japonya’nın Şinto tanrılarından geçilmeyen İzumo kentine vardığında, bize bir öykü aktarır:

Tanrılar gökyüzünden insancıkları seyrediyorlardır. Üzgündürler, ama ne kadar üzgün olduklarını belli etmiyorlardır. Derken içlerinden biri der ki:

“Günler, belki de yüzyıllar önce, burada toplanarak Japonya’yı ve dünyayı yarattık. Balıklar, denizler, gökkuşağının yedi rengi, bitki ve hayvan soyları boy atıp gelişti. İnsanların sırtına çok fazla yük binmesin diye onlara döl döş verdik, çocuklar verdik, çoğul günü ve tekil geceyi verdik. Sonra, çok değişik şeyleri deneyip yaşayabilme armağanını bağışladık onlara. (…) Oysa nasıl aygıtları, sabanı, anahtarı, çiçekdürbününü yarattıysa kılıcı ve savaş sanatını da öyle yaratmış olan insanoğlu, şimdi de tarihe son verebilecek görünmez bir silah yarattı. Gelin, bu anlamsız eylem gerçekleşmeden, insanları yok edelim…”

Hepsi de kara düşüncelere dalmışken, başka bir tanrı dinginliğini yitirmeden der ki:

“Haklısın, dediklerine bir sözüm yok. İnsanoğlu düşünüp taşınıp bu tüyler ürpertici silahı yarattı, ama bir şey daha yaptı, on yedi hecenin kuşattığı bir boşluğu dolduran bambaşka bir şey daha yarattı.”

Tanrı, bunu dedikten sonra on yedi heceyi tekdüze bir sesle okur.

Sonunda, tanrıların en yücesi yargısını verir: İnsanlar yaşasın.

Böylece, insan soyunu kurtaran, bir hayku olur…

* * *

Borges’in anlattığı bu ufacık öyküde, insanın iki yüzü karşı karşıyadır: atom bombasını yapan insan ile şiiri yaratan insan; yok edici insan ile var edici insan.

Bugünlerde bu güzel mavi gökyüzünün altında füzeler, bombalar yeryüzüne, kentlere, evlere yağadursun, on yedinci, on sekizinci yüzyıllardan seslenen hayku ustalarından dizeler okuyayım.

Diyelim, hayatı boyunca yaşadığı acılar yüzünden olsa gerek, şiirlerini hep güçsüzlerin, umarsızların durduğu yerden yazan Kobayaşi İssa’dan:

“Ne kadar tuhaf / yaşıyor olmak / kiraz çiçeklerinin altında.”

Ya da:

“Sakın unutma: / cehennemin çatısında yürüyoruz / çiçekleri seyrederek.”

Ya da:

“Uyan uykudan, koca kedi, / esneyip gerin, / yürü salına salına sevilmek için.”

Şair ve ressam Yosa Buson’un sözcüklerle çizdiği resimler:

“Serçe türküye durmuş, / minicik ağzı / aralık.”

Ya da:

“Beyaz / erik çiçeklerinin arasından / söküyor şafak.”

Ya da:

“Şafakta / karabataklardan kurtulan balıklar / yüzüyor sığlıklarda.”

En büyük hayku ustasından, küçük şeylerde saklı umutları açığa vurmayı seven Matsuo Başo’dan üç dize:

“Kalk kelebek / geç oldu / yolumuz uzun.”

Ya da:

“Eskil sessiz gölet… / Atladı kurbağa cup diye! / Sessizlik gene.”

Borges’in anlattığı öyküye bakılırsa, insanlık var oluşunu bu yalın sözlerde gizlenen güzelliğe borçlu. Bin bombaya bir hayku! Yerinde duramayan, kaçkın an’ı duraklatıp resmeden bir hayku!

Matsuo Başo’dan bir hayku

* * *

Eski Japon ozanlarının anlık betimleri arasında gezinirken, birden mısralarından hüznü hiç eksik etmeyen İranlı şair Furuğ Ferruhzad düşüyor aklıma Makbule Aras Eivazi’nin Türkçesinden. Furuğ’un kırık mısraları şimdilerde Tahran’ın, Tebriz’in yıkık sokaklarında yankılanıyor mudur?

“yine tarayabilecek miyim saçlarımı rüzgârda / yine menekşe dikebilecek miyim bahçelere / ve sardunyaları / pencerenin ardındaki gökyüzüne dizebilecek miyim? / dans edebilecek miyim yine kadehler üzerinde / acaba yine kapının zili bir ses beklemeye sürükleyecek mi beni?”

Televizyon kanallarında İranlıların Arap olmadığını, Farsçanın Arapça olmadığını yeni öğrenen cahillere bakakalmışken, Furuğ’un sesiyle ayılıyorum.

* * *

Neden her savaşta okullara bombalar düşer, diye düşünürken, nedense Enis Batur’un düzyazı şiiri geçiyor aklımdan:

“Çocuklar deliriyor bütün bahçelerde ve kömür atıyoruz belleğimize, geçmişin kapalı zarfından çıkarmak için anlamsızlıkları, unuttuğumuz renkleri ve sabahın yorgun körlüğünü, gözümüzü uyandıran ve uyaran etimizi, bahçeye çıkarken tahta parmaklıklı bir düş-kapıdan.

Çocuklar deliriyor bütün bahçelerde, yüzleri dövmeli ve kolları kopuk; kopuk kolları çoğalıyor o anlaşılmaz coğrafyasında usumuzun ve yükseliyor her bir yanlarına dolanan dolaması ateşin, yakarak, korkutarak!”

* * *

Zaman makinesi, her nasılsa, Ömer Hayyam ile Carl Sandburg’ün yollarını kesiştirmiş. Hayyam, “Dünyada olan biteni ben de görmedeyim; / Haksızları hep baş köşelerde görmedeyim; / Fesuphanallah! Nereye bakarsam bakayım / Kendi mutsuzluğumu her yerde görmedeyim” diyecek olmuş. Sandburg de çevresine şöyle bir göz gezdirmiş, “Bir gün biri bir savaş çıkarır ve kimse gitmezse ne olur? / Hayat zil takıp oynar ve yeniden sonsuza kadar kendisi olur” diye karşılık vermiş…

                                               ***

ABD ve İsrail’in dört bir yana saldırıları, İran’da yıllardır Mollaların ağır baskıları altında yaşayan halkın umarsız ikircikliği karşısında bugün sırtımı şiire yasladım. Beni sağaltsın diye…


© T24