menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ekrem İmamoğlu: Cumhurbaşkanlığı adaylığım kesin biçimde devam etmektedir

61 12
yesterday

Diğer

12 Ocak 2026

Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu

Geride bıraktığımız 2025’in Türkiye açısından en dramatik siyasi gelişmelerinden biri kuşkusuz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanarak görevinden uzaklaştırılmasıydı. Dokuz ayı aşkındır Silivri’de… İstanbul’daki billboardlardan fotoğrafları indirildi, sosyal medya hesabına birçok kez Türkiye’den erişim engeli getirildi, unutulsun diye ne gerekiyorsa yapıldı, hâlâ yapılıyor. İktidar, CHP’ye dönük siyasi mühendislik hesaplarının bir unsurunun İmamoğlu’nun parti yönetimi tarafından kaderine terk edilmesi olduğunu gizleme gereği dahi duymadı çoğu kez. CHP Genel Başkanı Özgür Özel ise son kurultayda, ‘Gölge Kabine’sini Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’ne bağlayarak meydan okudu bir nevi.

Bütün bunlar olurken İmamoğlu, bütün başat kamusal tartışmalarda sözünü söylemeye devam etti. Geri plana çekilmeye niyeti olmadığını adeta her gün yeniden bir biçimde ortaya koyuyor. Günlük bazda söz söyleyen siyasetçilere mülakat teklifiyle gitmek çok sık tercih ettiğim bir şey değil. Ancak tam da bu zaman aralığında, yani duruşmalar başlamadan, Ekrem İmamoğlu ile belki daha sonra daha az konuşmaya fırsat bulacağı dış politika ve Kürt sorunu konusunda derinlemesine bir mülakat yapmanın arşive değerli bir metin bırakacağını düşündüm. Nitekim öyle de oldu.

Ekrem Bey’e yazarken (çünkü bu koşullar altında başka türlüsü mümkün değil), hayatımda kendisiyle ne dışardayken ne de içeri girdikten sonra hiç söyleşmediğimi fark ettim. Yüz yüze konuşabilseydik mutlaka ki bambaşka bir şey okurdunuz. Ancak kendisiyle bu ilk mülakatımda fark edeceksiniz ki kalemi de belagati kadar kuvvetli.

Yanıtlasa da aslında yanıtsız bıraktığı birkaç soru da olduğunu yakalar dikkatli okur. Zaten o konularda asıl yanıtları mahkemede vermek için hazırlık yaptığını kendisi de satır aralarında söylüyor.

Küresel düzenin geldiği yeri analiz ederken siyaset bilimci Samuel Huntington’ın ‘demokratikleşme dalgaları’ tezine yaptığı atıf dikkate değer. İmamoğlu’nun “Tarih bir sarkaç gibidir. Bugün bu sarkaç insan doğasının karanlık taraflarının ön planda olduğu bir yere doğru gidiyor. Biz ve bizim gibi düşünenler sayesinde sarkaç yakın bir zamanda mutlaka yön değiştirecek” sözleri sadece bir temenninin değil bir iddianın da tezahürü.

Özgür Özel ile yoldaşlığını tarif ederken İsmet Özel’in ‘Mataramda Tuzlu Su’ şiirine atıfta bulunmasını, karşı mahalleye taş olarak da yorumlayabiliriz pekâlâ.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a benzetilmesine yekten karşı çıkmasa da Erdoğan’ın kendisine tahammül edememesine -ki o da bunun böyle olduğuna inanıyor- aralarındaki benzerliklerin değil farklılıkların sebep olduğunu düşünüyor.

Çok manşet verdiği için arada kaynasın istemem. Kürt sorununun çözümü için kurduğu şu değerli cümle kendisine de partisine de yeri geldiğinde hatırlatılacaktır sanırım:

“Her vatandaşımızın dilinden kültürüne, inancından geleneklerine kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç, Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır.”

-CHP Genel Başkanı Özgür Özel dokuz aydır sizin partinin cumhurbaşkanı adayı olduğunuzu ısrarla söylemeye devam ediyor ancak bazı açıklamaları hukuken bunun mümkün olamayabileceğini gördüğünü ele veriyor. Alternatif senaryolara değindiği açıklamalardan birinde şunu söylemişti: “Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olamaması durumunda en kuvvetli aday olarak Mansur Yavaş görülüyor; anketlerde Erdoğan’ı geçiyor.” Siz de artık bir sonraki seçim için adaylığınızın zora girdiğini kabul etme noktasında mısınız? Bu soruyu siyasi bir dava örneği olarak Ergenekon davasının 6 yıl sürdüğünü hatırlatarak sormak isterim.

Öncelikle bir meselenin altını çizerek başlamak isterim: Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’deki en şeffaf, gördüklerini söyleyen, söylediklerini hisseden ve milletimize karşı en açık olan siyasi partidir. Yani biz hiçbir şeyi “ele vermeyiz”, ülkemiz için bildiğimizi ve gördüğümüzü milletimizle her daim paylaşırız.

Diploma davası, hukuk tarihimizin gördüğü en büyük kara lekelerden biridir. Devlet kontenjan açıyor; belgelerimi eksiksiz ibraz ediyor ve yatay geçiş hakkı kazanıyorum. Bırakın lisansı, aynı üniversitede yüksek lisans bile yapıyorum. Bütün bunları yaparken devletin kurumlarına ve adaletine güvendim ben. 19 yaşında bir genç olarak, devletin ilanına, evraklarına ve onayına güvenmeyip kime güvenelim Allah aşkına? Biz devleti hep güvenilir bildik; vatandaşını, gencini, yaşlısını korur kollar diye öğrendik. Fakat maalesef ki bugün bir avuç muhteris, devletimizin yargısını, kurumlarını istismar ederek 35 yıllık diplomamı almaya çalışıyor. Anlaşılan o ki Cumhurbaşkanı adayı olduğunuzda, helal olan haram edilmek isteniyor. Bu kumpas, net bir kara lekedir. Yalnız benim haklarım değil, devletin yargısının ve kurumlarının şeref ve namusu, güvenilirliği de söz konusudur. Biz inşallah siyasi tarihimize ve hukukî değerlerimize bu kara lekenin sürülmesine izin vermeyeceğiz.

Adaylık meselesine gelince, ben kendi irademle değil, 15,5 milyon vatandaşımızın iradesiyle Cumhurbaşkanı adayı oldum. Yetkiyi millet verir, millet alır. Diploma davası henüz sonuçlanmamıştır. Adaylığım kesin bir biçimde devam etmektedir. Ancak sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet Halk Partisi, milletin iktidarını kurmak için milletimize karşı üzerine düşen vazifeyi yapacaktır. Onlarla yol arkadaşlığı yapmaktan onur duyduğum Sayın Genel Başkanım Özgür Özel ve Sayın Başkan’ım Mansur Yavaş, Türkiye’nin önemli değerleri. Cumhuriyet Halk Partisi, birçok Cumhurbaşkanı adayı çıkarabilecek kalitede ve kalibrede bir partidir. İnanın bizim kim aday olacak gibi bir endişemiz yok! Fakat iktidardakilerin Anayasa'mızdaki dönem şartını nasıl aşacağını çok merak ediyorum. Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı.

400 milletvekili hülyasına kapılırlarsa, çok beklerler. Milletin önüne referandum sandığının koyulacağı günü heyecanla ve hevesle beklediğimizi bilsinler. Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür.

-Hakkınızdaki davaların sanıldığı kadar uzun sürmediği ve aklandığınız varsayımıyla devam edelim… 2028 seçimlerine (ya da olası bir 2027 seçimine) Erdoğan’a karşı yarışan bir aday olarak girebildiğiniz senaryonun gerçek olduğunu düşünelim. Seçim kampanyanızda halka somut vaat olarak 3 şeyin sözünü verecek olsanız, onlar ne olurdu? Ve bu 2 (3) vaadi ne kadarlık bir zaman dilimi içinde başarma sözünü verirdiniz?

Öncelikle şunu belirtmeme izin verin: 2023 seçimlerinde alınan sonuç üzerine, partimden ve yakın çalışma ekibimden arkadaşlarımla beraber işlerin eskisi gibi yürümesine seyirci kalmamaya ve hızla bir sonraki seçimler için kapsamlı bir hazırlık yapmaya karar verdik. Bu çerçevede, bir yandan partimizi 2028 seçimlerine hazırlamak için adımlar attık, bir yandan da Türkiye’nin bütün temel sorunlarının röntgenini çekip, bu sorunları çözüme kavuşturmak için politika önerileri geliştirmeye başladık. Partide attığımız adımların sonucunu biliyorsunuz: Yönetim değişikliğinin ardından 2024 yerel seçimlerinde açık ara birinci parti olduk ve güvenilir bütün kamuoyu yoklamalarına göre birinci parti olmaya devam ediyoruz. Türkiye’nin nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin çalışmamızsa 2023 seçimlerinden hemen sonra başladı. Yüzlerce uzman ve akademisyenle bir araya gelerek Türkiye’nin sorunlarına kalıcı çözümler getirecek öneri ve projeler geliştirdik. Çalışmalarımız Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi çatısı altında devam ediyor. Demek istediğim, 2023’ten beri çalışıyoruz. Türkiye’nin sorunlarını, nasıl yönetilmesi gerektiğini biliyoruz. Türkiye’yi yönetmeye hazırız. Sadece seçimleri bekliyoruz.

İktidara geldiğimiz ilk günden itibaren tabii ki iktidarın en çok mağdur ettiklerini, özellikle dar gelirlileri, emeklileri, gençleri ve kadınları biraz olsun rahatlatacak adımları atacağız. Ancak herkesin şundan emin olmasını isterim; Türkiye’nin zamanını, sorunlarımıza yalnızca pansuman yapmak için değil, kalıcı biçimde çözmek için harcayacağız. Sorunuza bu açıdan cevap verecek olursam, acilen ele almamız gereken, köklü reformlar yaparak kalıcı çözümler geliştirmemiz gereken alanların ilk üçüne adaleti, ekonomiyi ve eğitimi koyarım.

Bu çerçevede, iktidara geldiğimiz ilk günden, hatta ilk saatten itibaren, bu ülkede adaleti yeniden tesis etmek, yargımızı yeniden bağımsız ve tarafsız kılmak için harekete geçeceğiz. İktidara geldiğimiz ilk gün, yapacağım ilk konuşmada, hâkim ve savcılarımıza seslenip, şunları söyleyeceğim: “Hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne sahip çıkıyoruz. Kararlarınızı alırken, kanunlardan ve vicdanınızdan başka bir referansınız olmasın!” Konuşmakla kalmayacağız elbette. Yargıyı bağımsız, adaleti erişilebilir kılmak için HSK’nın yapısını değiştirecek, davalar devam ederken hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesine son vereceğiz.

Ülkemizin en derin problemi yoksulluktur. Milletimizin hiçbir ferdi açlık sınırı altında yaşamayı hak etmiyor. Yine iktidara geldiğimiz ilk günden itibaren, emeklilerimizin, asgari ücretlilerimizin ve hiçbir ailenin açlık sınırı altında kalmayacağı bir vatandaşlık geliri programını oluşturmak için çalışmaya başlayacağız.

Yine iktidara geldiğimiz ilk günden itibaren sanayiyi yeniden refahın, istihdamın ve kalkınmanın omurgası yapmak, üretim ekonomisini canlandırmak için çalışacağız. Üretimi sadece canlandırmak için değil, yenilikçi kılmak için de gayret edeceğiz. Başta sanayi olmak üzere ekonominin bütün sektörlerini yenilikçi, verimli ve sürdürülebilir kılmak için Bilim, Teknoloji ve Yenilik Başkanlığı’nı, Türkiye Ulusal Kalkınma Fonu’nu ve Türkiye Atılım Ofisi’ni kuracağız.

Bugün herkes şunu kabul ediyor; dünyanın mevcut durumunda bilgi olmadan, bilim olmadan ülkeler, devletler güçlü ve dayanıklı olamıyor. Buradan hareketle iktidara gelir gelmez el atacağımız alanların ilk sırasında eğitim olacak. Eğitimde vaadimiz şu: Türkiye’nin her yerinde nitelikli eğitimi parasız, parasız eğitimi nitelikli yapacak, çocuklarımıza kaliteli, parasız ve bilginin yanında beceri kazandıran bir eğitim vereceğiz. Eğitimi ideolojik kavga sahası olarak görmeyeceğiz. Devlet okullarını yeniden ülkenin en iyi okulları yapacağız.

-Hep demokratik, çoğulcu, kişisel hak ve özgürlükleri önceleyen bir yönetim anlayışınız olduğuna vurgu yaptığınız için sormak istiyorum. Değerlerin uluslararası düzeyde geçer akçe olduğu ön kabulüyle bir siyaset önermek ahlâken doğru yer olmakla birlikte bir biçimde 2020’lerin realitesiyle çelişmiyor mu?

Amerikalı siyaset bilimci Huntington’ın ünlü bir teorisi vardır: “Demokrasi Dalgaları”. Deniz suyunun belli sürelerle çekilmesi ve sonra kıyıya vurmasına benzer dünyanın demokrasi serüveni. Buna göre dünyada üç demokrasi dalgasına karşılık iki ters dalga yaşanmış. Birinci demokrasi dalgası Amerikan ve Fransız ihtilâlleriyle; peşi sıra gelen ilk ters dalga ise İtalya’da Mussolini’nin iktidara gelmesiyle devam etmiş.

İkinci demokrasi dalgası İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden 1945-1960 döneminde yaşanmış; bunu takip eden ters dalga ise askerî yönetimlerin iktidara oturduğu yıllar olarak tanımlanmış. Huntington üçüncü demokrasi dalgasının ise 1974 Portekiz devrimiyle başladığını iddia etmiş 1991 yılında yayınladığı kitabında. Ancak kitapta üçüncü ters dalgadan söz etmemiş. Çünkü ona göre küresel süreç, demokrasinin önündeki tüm engelleri kaldıracak, ekonomik piyasa serbestleşecek ve insanlar özgürleşecekti. Ancak böyle olamadı. Bana göre bizim şu anda yaşadığımız, demokrasinin üçüncü ters dalgası. Küresel düzlemde bakalım. 2010’ların başındaki Arap Baharı, Avrupa’nın tam ortasında yaşanan ve yaklaşık 4 senedir süren fiilî savaş, küresel göç krizi, Brexit süreci, İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım ve savaşın Lübnan, İran ve hatta Suriye’ye uzanması, ABD’nin tarihî boyunca bu kadar öngörülemez bir şekilde yönetilmesi... Ve elbette Türkiye’nin her geçen gün demokrasiden ve bununla ilişkili olarak insan haklarından, hukuk devletinden, şeffaflıktan uzaklaşması... Uluslararası indekslerde karnemiz her geçen gün daha da kötüleşiyor.

Ülkemiz her gün farklı bir operasyonla uyanıyor. Binlerce kişi siyasi sebeplerle içeride tutuluyor. Bir Cumhurbaşkanı adayı olarak tam 10 aydır iftiracıların yalan beyanlarıyla, kumpaslarla ve telaşla hazırlanmış, gerçeklikten ve hukuktan uzak bir iddianameyle tutsak edilmiş durumdayım. Sayın Selahattin Demirtaş tam 10 yıldır cezaevinde tutuluyor. Ülkemizde bu yönetimin zulmüne maruz kalmayan bir kesim kaldı mı acaba?

Tüm bu karamsar tabloya rağmen ben umutsuz değilim. Aksine, tünelin ucundaki ışığı görüyorum. Her bir ters demokrasi dalgası sonunda bir demokrasi dalgası da yaşanmış dünyada. Elbet demokrasiyi, çoğulculuğu, kişi hak ve özgürlüklerini önceleyen yönetimler söz sahibi olacaklar. Değişim uzak değil!

Evet, 2020’lerin realitesi, bu değerleri savunmak olmayabilir. Ancak siyaset, toplumu şekillendirir. Bizim temel hedefimiz, demokratik, insan haklarına dayalı, sosyal bir hukuk devletinin varlığını sağlamak. Bu nedenle birleştirici, kucaklayıcı söylemlerde bulunmak, kutuplaştırmamak, her ne şart altında olursa olsun insan hak ve özgürlüklerinden vazgeçmemektir bizim aslî vazifemiz. Hayalimizdeki Türkiye’yi hep birlikte kuracağız. Adaletli ve eşit bir toplum için birlikte karar verip birlikte çalışacağız. Türkiye, dünyadaki yeni demokrasi dalgasının öncülerinden olacak.

-20. yüzyılın ikinci yarısından son döneme kadar kendisini ‘değer siyaseti’nin beşiği olarak konumlandıran Avrupa Birliği dahi sert bir realizme teslim olmuşken ve değerlerini geri plana atmışken aktif savaşların ortasında kalan Türkiye, değer siyasetiyle güvenliğini sağlamayı becerebilir mi?

Haklısınız. Uluslararası sistemin bugün geldiği noktada, diplomasi ve değerler oldukça yara almış durumda. Uluslararası hukukun yıpratıldığı, askeri gücün çok daha rahat bir şekilde uygulandığı bir dönemi yaşıyor, bunun sonuçlarını Ukrayna’da, Filistin’de ve Venezuela’da görüyoruz. Büyük güçlerin kontrolündeki Birleşmiş Milletler etkisiz hale getirilmiş durumda. Hak, hukuk ve adaleti en çok savunagelen Avrupa devletleri ise kendi içinde bölünmüş ve bu gidişatı değiştirecek siyasi irade, vizyon ve askeri kapasiteden yoksun durumda.

Peki bu şartlar altında biz neden değer siyasetini, demokrasiyi, adaleti ve hukukun üstünlüğünü savunuyoruz?

Öncelikle şuradan başlayalım: Güçlü devlet, hazır ordu ve etkili dış politika olmadan yapılan değer siyaseti, güzel sözlerden öteye geçememe tehdidiyle karşılaşır. Değerleriyle öne çıkan milletler güçlü olmak zorundadır. Aynı zamanda, değer siyaseti bir vitrin değil; güvenlikle doğrudan ilgili bir yaklaşımdır. İnsan onurunun ayaklar altına alındığı, hakların çiğnendiği, ekonomik kalkınmanın sağlanamadığı, adalet duygusunun ortadan kalktığı bir yerde istikrar ve güvenlik sağlanabilir mi? İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan sistemin temel varsayımı bunun mümkün olamayacağı yönündeydi. Peki bu varsayımı değiştirmemiz için bugün bir neden var mı? Bence hayır. Tarihin belirli dönemlerinde gücü olanlar olmayanlara zulüm edebilmiştir. Bugün de hem Türkiye’de hem dünyada böyle bir dönemden geçiyoruz. Tarih bir sarkaç gibidir. Bugün bu sarkaç insan doğasının karanlık taraflarının ön planda olduğu bir yere doğru gidiyor. Biz ve bizim gibi düşünenler sayesinde sarkaç yakın bir zamanda mutlaka yön değiştirecek ve aklın, bilimin, insanlığın en yüce değerlerinin ön plana geçtiği bir çağı yeniden hep beraber inşa edeceğiz. Buna yürekten inanıyorum.

Bu nedenle, Türkiye değer siyasetiyle hem güvenliğini hem saygınlığını hem de etki alanını artırabilir. Ama bu siyaseti içerde savunma sanayii, istihbarat, siber güvenlik, kritik altyapı direnci, afet ve enerji güvenliğini geliştirerek takviye etmeliyiz. Bu kapasite yoksa “değer” siyaseti sadece söylemde kalır. Ayrıca, içeride barış ve demokrasinin güçlenmesi kutuplaşmayı azaltır, toplumsal dayanıklılığı artırır. Milleti bir bütün olarak birbirlerine kenetlenen ülkeler ise başarılı olur. Benim temel tezim şu; artık dayanıklılık çağındayız ve ülkemizin dayanıklılığını artırmalıyız.

Unutulmaması gerekir ki büyük güçler dâhil, hiçbir ülke güvenliğini tek başına sağlayamaz. Türkiye’nin coğrafyası ittifaklar ve ortaklıkları daha da kritik hale getirmiştir. Değer siyaseti ortaklık ve ittifak kurmayı kolaylaştırır; mevcut ortaklar arasındaki güveni artırır. Tüm olumsuzluklara rağmen, aynı anda olumsuz gidişatı dengelemek isteyen aktörler de sahadadır. Yapmamız gereken, uluslararası örgütler içinde kurala ve hukuka dayalı düzeni ayakta tutmak isteyen ülkelerle uzun soluklu bir ortak tutum ve dil oluşturmak. Güvenlik dilini hukuk, öngörülebilirlik, iç barış ve demokratik değerlerle birleştirmek. Bu birleşim, değer siyasetine gerçek ağırlığını kazandıracaktır. İnanıyorum ki Türkiye dünyada değer siyasetinin ve uluslararası hukuka sahip çıkmanın öncüsü konumundaki ülkelerden olacaktır. Değer siyaseti ile oluşacak meşru zemin, toplum nezdindeki siyasete, kurumlara, yargıya ve bütün devlet organizasyonuna olan güveni de arttırır. Bu güvenin tesis edilmediği her ülkenin çok büyük bir risk altında olduğunu unutmayalım. Türkiye’nin toplumsal yapısı, çeşitliliği ve jeopolitik konumuyla, en kalıcı ve güçlü güvenlik politikalarını değer siyaseti ile inşa edeceği en esaslı gerçektir.

-Hem CHP hem de aslında AKP iktidarı, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği hâlâ mümkünmüş gibi mesajlar vermeye devam ediyor. Ancak hepimiz biliyoruz ki gelinen noktada bu pek mümkün görünmüyor. Diyelim ki sizin umut ettiğiniz gibi CHP iktidara geldi ve hızla Türkiye’yi üyelik rotasına geri soktu… 2030’larda hâlâ AB’nin bir anlamı olacak mı ki CHP’nin hâlâ en öne çıkan siyasi argümanı bu?

Evet, Türkiye’nin üyelik müzakereleri fiilen dondu. Bu doğru. Ama Türkiye hukuken ve kurumsal olarak hâlâ tam üyelik sürecinin içinde. Aday ülke statüsü devam ediyor. Müzakere çerçevesi duruyor. Gümrük Birliği ve yoğun sektör entegrasyonu zaten işliyor. Bu uzun yolculuktan vazgeçmek bize ne kazandırır? Vazgeçmek, Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle ilişkilerindeki önemli bir maniveladan kendi eliyle vazgeçmesi olur. Üyelik hedefini bir çıpa olarak düşünmek gerekir. Hukukun üstünlüğü, kurum kalitesi, piyasa güveni, yatırım ortamı, eğitim ve bilim ekosistemi. Bunların hepsi bizim gerçekleştirmemiz gereken reformlar. AB rotası bunları ölçülebilir bir standart setine bağlıyor. Bir de şu gerçek var; ülkemizin ekonomisi fiilen Avrupa ile bağlı. En büyük ticaret ortağı, yatırım kaynağı, teknoloji ve standart ekosistemi Avrupa. Finansman maliyeti, ihracatın kompozisyonu, üretim zincirleri, şirketlerin uyum yükü... “AB bitti” demek kolay. Ama AB’nin ürettiği standartlara uyum ihtiyacı bitmiyor. Dolayısıyla AB yolculuğu, bizim için kalkınma politikalarımızı destekleyen, demokrasi ve hukuk vizyonumuzla uyumlu, bize ekonomik ve diplomatik açıdan daha geniş bir oyun alanı ve imkanlar sağlayan bir süreç. Bu nedenle, bizim için AB’ye tam üyelik hedefi devam ediyor. Ben de ülkemizde yaşadığımız tüm sıkıntılara rağmen, AB ile ilişkilerimizin ilerletilmesinin karşılıklı yarar sağlayacağını düşünüyorum. Bu görüşlerimi yakın bir zamanda benimle Silivri’de görüşen AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’a hem sözlü hem de yazılı olarak ilettim.

İkincisi, AB elbette Soğuk Savaş sonrası AB değil. O dönem bitti. Genişleme coşkusu, sınırsız serbestleşme iyimserliği, güvenliğin arka plana itildiği refahın arttığı yıllar geri gelmiyor. Bu anlamda “eski AB” artık yok. Ama “AB’nin anlamı bitti” demek başka bir iddia. Bu görüşe katıldığımı söyleyemem. Bugünün AB’si daha jeopolitik, daha güvenlik odaklı, daha seçici, daha regülasyoncu. Avrupa da dünyanın yeni durumunda yeni bir güvenlik konsepti geliştirmeye çalışıyor. Türkiye’nin bu yeni konseptin bir parçası olarak da Avrupa'yla güçlü bir ilişki kurması gerektiğini düşünüyoruz. Sadece AB üzerinden değil yeni güvenlik ihtiyaçları üzerinden Avrupa'yla yakın olmalıyız. AB, iklim politikaları, dijital kurallar, rekabet hukuku, tedarik zinciri güvenliği, sınırda karbon düzenlemesi, devlet yardımları, savunma sanayi işbirliği gibi alanlarda oyun kurucu olmaya çalışıyor. Bu kurallar sadece AB içinde kalmıyor. Türkiye’nin ihracatı, sermaye akımları, sanayi standartları ve şirket uyumu doğrudan etkileniyor. AB siyasi açıdan etkin olamasa bile regülasyon üretme kapasitesi bitmiyor. Türkiye’nin de bu regülasyon alanının içinde kalması menfaatlerimizle uyumludur.

Bu yüzden, AB’nin değiştiği gerçeğinin bilinciyle, Türkiye de bu değişen Avrupa’yla ilişki düzenini yeniden kurmalı. Hedefimiz sadece kapıdan içeri girmek değil, kuralların oluştuğu masada olmak. AB ile birçok alanda oldukça faydalı ve Türkiye menfaatine........

© T24